Sema ve Semavat – 04 – Varlık ile ilişki (1)

KONUYA GİRİŞ:

Yüce Allah Kur’an’da hem yaratılan her bir varlık hem de resuller aracılığıyla insanlığa ulaştırdığı vahiylerindeki her bir kelime, her bir cümle için “ayet” kavramını kullanmaktadır. Buna göre varlıklar için “yaratılan ayetler”, resuller aracığıyla insanlara ulaştırılan vahiyler için “gönderilen ayetler” tabirini kullanmak yanlış olmayacaktır.

Her ikisi de yapı olarak farklı karakterde olmasından dolayı “ayet” olarak adlandırılmasına rağmen, farklı yaklaşım biçimlerini gerekli kılmaktadır. Kur’an karşımızda kelimelerden ve cümlelerden oluşmuş bir metin olarak dururken varlık ayetleri, bizzat asli halleriyle karşımızda durmaktadır. Fakat farklı yapılarda olmasına rağmen her iki ayeti de anlama yolu, bizzat ayetlerin kendisini incelemek ve anlamaya çalışmaktır. Varlık ayetleri asli halleriyle karşımızda durduğu için o varlıkları inceleme biçimimiz ile gönderilen ayetleri inceleme biçimimiz sadece inceleme araçları yönünden birbirinden farklılık arz etmektedir.

Basit bir şekilde “bir varlığı veya bir anlamı gösteren işaret” anlamını verebileceğimiz ayet kelimesi, anlatılmak istenen şeyin kendisi değil, anlatılmak istenen varlığı veya bir anlamı gösteren işarettir. Yaratılan ayetleri, bir varlığı gösteren işaretler olarak tanımlarsak, gönderilen ayetleri de bir anlamı gösteren işaretler olarak tanımlamak doğru olacaktır. Yaratılan ayetlerin her biri somut varlıklar olarak karşımızda dururken, gönderilen ayetlerin her biri ses dizimi, kelime, cümle olarak somut anlamları işaret eden soyut varlıklar olarak karşımızda durmaktadır. Evet kelimeler ve cümleler, kast edilen anlamın soyut ifade biçimleridir.

Yaratılan ayetler ile gönderilen ayetleri anlamak için geliştireceğimiz yaklaşım biçimlerimizin farklı olması gerektiğini az önce belirtmiştik. Her şeyden önce gönderilen ayetler işaret, kelime ve cümlelerden oluşmuş somut anlamı işaret eden şeylerdir. Bu yüzden gönderilen ayetleri incelemek isteyenlerin ayetlerin gönderildiği dilin kelime ve cümle bilgisine asgari düzeyde sahip olmaları şarttır. Aslında bu durum sadece gönderilen ayetlerle alakalı bir durum değildir. Herhangi bir dilin kelimeleri ve cümleleri üzerinde araştırma yapan herkesin o dili en azından asgari düzeyde bilmesi şarttır. Yoksa İngilizce bilmeyen birinin İngilizceyi, Rusça bilmeyen birinin Rusçayı, Çince bilmeyen birinin Çinceyi araştırması, o dile ait soyut kelimelerin kast ettiği somut manalarla ilişkisini tam olarak tespit edebilmesi mümkün değildir. Yani, hangi dilde olursa olsun, herhangi birinin o dile ait kelimeler üzerinden somut bir sonuca gidebilmesi ancak o dili bilmesi durumunda olabilecek bir şeydir.

Fakat, Yüce Allah’ın yarattığı varlıkları incelemek, en azından asgari düzeyde bilgi sahibi olmak için insanın sahip olduğu akıl dışında ekstra bir donanıma ihtiyaç yoktur. Her insanın sahip olduğu akıl, varlıkları doğru anlamaya yetecek düzeydedir. Bunun için yapılması gereken tek şey varlıkların farkına varmak ve varlıklar hakkındaki bilgilere bizzat varlıkların kendisi üzerinden ulaşmaktır. Her insanın akıl yoluyla varlıklar hakkında edineceği asgari düzeydeki bu bilgi, onu o varlıkların alimi yapmayacaktır ama kişinin o varlıkla doğru bir ilişki kurmasına yetecektir.

İnsanın anatomik yapısı, içinde yaşadığı varlıkla tezat oluşturacak şekilde değildir. Tam tersi insanın anatomik yapısı ile varlıklar tam bir uyum içindedir. İnsana bir göz yapısı verilmiştir ve varlık da o göz yapısının görebileceği şekilde dizayn edilmiştir. İnsana bir akciğer verilmiştir ve varlık da insanın yaşamasını sağlayan akciğerin ihtiyaç duyduğu şekilde dizayn edilmiştir. Yani varlığın yapısıyla insanın yapısı tam bir uyum içindedir. Hatta insanın atmosfer dışında nefes almaya, gıda edinmeye, ayaklarını bir yere basmaya uygun ortamların bulunmaması bile insanın anatomik yapısıyla uyumludur. Çünkü atmosfer dışındaki varlıkların tamamı, atmosfer altında yaşayan insanın anatomik yapısının ihtiyaç duyduğu şeyleri hazırlayacak ve devamlılığını sağlayacak uygun ortamın oluşması için küçük veya büyük roller oynamaktadır. Mesela; insanın güneşe gidip onun üzerinde koloni kurması mümkün değildir ama güneşin yapısı, izlediği rota, dünyaya olan uzaklığı, oluşturduğu çekme ve itme kuvveti, ışınlarının dünyaya ulaşma zamanı ve ulaşma biçimi insanın atmosfer altında yaşamak için ihtiyaç duyduğu şeyler için olmazsa olmaz konumdadır. Tabiri caizse uzay düzleminde bulunan varlıkların tamamı el birliği içinde belli bir anatomik yapıda yaratılmış insanın anatomisinin ihtiyaç duyduğu şeyleri oluşturmak için çalışmaktadır.

Biraz önce Kur’an’ın yaratılan her bir varlığı “ayet” olarak isimlendirdiğini, ayet kelimesinin ise başka bir varlığı veya anlamı gösteren işaretler olduğunu belirtmiştik. Bu durumda insanın anatomisi ile akıl almaz boyutlarda uyumlu olan yaratılmış ayetler neyi veya kimi gösteren işaretlerdir (ayetlerdir)? sorusu elzem bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır…

Ayet olan bu yaratılmış varlıkların gösterdiği anlam; varlıkların insana hizmet etmesi midir? Yani her biri bir işaret olan varlıklara baktığımızda anlamamız veya görmemiz gereken işaret, varlıkların insana hizmet eden şuursuz yaratıklar olduğu mudur? Yoksa görmemiz gereken işaret, o varlıkları insanın anatomik yapısı ile uyumlu hale getirip insana hizmet ettireni mi göstermektedir? Daha da açık bir ifade ile soracak olursak, işaretler varlıkların kendisinde bulunan özellikleri mi yoksa o özellikleri onlara vereni mi işaret etmektedir?

Bakara 2/164

اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır (DİB meali).

Araf 7/54

اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًاۙ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ۜ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُۜ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ

Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan ve Arş’a kurulan, geceyi, kendisini durmadan takip eden gündüze katan, güneşi, ayı ve bütün yıldızları da buyruğuna tabi olarak yaratan Allah’tır. Dikkat edin, yaratmak da, emretmek de yalnız O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı yücedir (DİB meali).

Rad 13/2

اَللّٰهُ الَّذ۪ي رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ كُلٌّ يَجْر۪ي لِاَجَلٍ مُسَمًّىۜ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَٓاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ

Allah, gökleri gördüğünüz herhangi bir direk olmadan yükselten, sonra Arş’a kurulan, güneşi ve ayı buyruğu altına alandır. Bunların hepsi belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. O, her işi (hakkıyla) düzenler, yürütür, âyetleri ayrı ayrı açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız (DİB meali).

Bunlar ve daha onlarca ayet, varlıkların “o varlıkları insanın hizmetine veren kişiyi” gösteren işaretler olduğunu göstermektedir. Yani her bir varlığın içinde, o varlıkları insan anatomisi ile uyumlu hale getiren kişiyi işaret etme potansiyeli vardır. Kur’an’ın tamamında, insanın varlıklardaki bu potansiyeli görmesi veya anlaması için gerekli olan tek şeyin “akletmek” olduğu onlarca kez vurgulanmaktadır.

Varlık ayetlerinden bahseden Kur’an’ın içine serpiştirilmiş birçok gönderilen ayet, “bakmazlar mı? görmezler mi? bakmaz mısın? görmüyorlar mı?” hitabıyla başlamaktadır. Bu hitap bahse konu olan yaratılmış ayetlerin bilginlerine veya alimlerine değil asgari akla sahip olan herkesedir. Çünkü varlıkların bizzat kendisine yerleştirilmiş “yaratıcıyı gösteren işaret olma” potansiyelini görmek için ilim sahibi olmak değil akıl sahibi olmak yeterlidir. Bu, ayet olan varlıklardan asgari olarak anlaşılması gereken şeydir ve varlıklar hakkında kimi nasıl işaret ettiğinin detaylı bilgisine ulaşmak bu asgari zeminde olmak zorundadır. Varlıkları Yüce Allah’ı işaret eden işaretler olarak görmeyen ama buna rağmen varlıklar hakkında detaylı bilgi sahibi olmak için varlıkları inceleyen her yaklaşım biçimi, varlıklar hakkında yüzde yüz doğru bilgi edinse bile elde edilen o bilgiler asla doğruya (hak/gerçek) hizmet etmeyecek, sahte bir varlık anlayışının ayartıcı bilgileri olarak kalacaktır.

Mesela; Gözü ve aklı olan her bir insan güneşin her gün aynı şeyleri yaptığını rahatlıkla gözlemleyebilir. Güneşin ışınlarının dünyadaki hayatın devamı için çok gerekli olduğunu da gözlemleyebilir. Güneş olmadan dünya gezegeni üzerinde herhangi bir canlının yaşayamayacağını da rahatlıkla gözlemleyebilir. Bunları gözlemleyen birinin tüm bu oluşumların kendi başına olmadığını, mutlaka bir idare edicisi olduğu bilgisine ulaşmaması için taş kalpli olması gerekmektedir. Kaldı ki şu varlığın neresine bakılırsa bakılsın tüm bunların tesadüf eseri olduğuna ve tesadüf eseri varlığını devam ettirdiğine inanması da söz konusu olamaz.

İşte her insan, bu asgari bilgileri sadece gözünü ve aklını kullanarak elde edebilir. Ama güneş ışınlarının belli bir eğimle ve belli bir süratle dünyaya (8 dakikada) ulaştığı, bir güneş ışığının oluşması için fotonların güneşin merkezinde bir buçuk milyon yıl önce oluşmaya başladığı, güneşin merkezindeki ısının 5 milyon derece olduğu bilgisini elde etmesi için, konunun uzmanı olması gerekmektedir. Kur’an’ın yüzlerce ayetinde insanın dikkatine sunulan yaratılan ayetlerdeki kullanılan üslup veya sunum biçimi konunun uzmanlarına değil, görebilen ve akledebilen her kişiyi muhatap almaktadır. Konu hakkında uzmanlaşmış kişiler de dahil olmak kaydıyla her aklı olanın bilgilerini derinleştireceği asgari zemin, yaratılan ayetlerin her birinin kendilerini yaratana işaret ettiğidir. Bu zemin, varlıkları anlamanın ve onlarla doğru ilişki kurmanın olmazsa olmaz şartıdır.

Bu arada bir karışıklığı önlemek için insanlık tarihinin gelişimi ile ilgili de birkaç söz etmek gerekmektedir. Çünkü hem varlık üzerinde herhangi bir yaratıcının tasarrufunun bulunmadığı söyleyen “seküler bakış açısı” hem de son zamanlarda seküler bilimin gelişmesi karşısında ezilen sözde ilahiyatçılar, geçmişteki insanların vahşi, bilgisiz, cahil, tabiat olaylarını anlamayan, anlamadığı için güneşe, aya, taşa, tahtaya tapınanlar olarak göstermektedir. Yani onlara göre ilk insanlar mesela tepelerinde gördükleri güneşin, ayın, yıldızların birer gök cismi mi yoksa tanrı mı olduklarını ayırt edemeyecek cehalette oldukları için onları ilah olarak kabul etmiş ve onlara tapınmışlardır. Nitekim arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkarılan her buluntu bu ön kabul üzerinden bir okumaya tabi tutulmuş ve tüm dünyada okutulan tarih ilmi bu çerçeve üzerinden oluşturulmuştur.

Bu söyleme balıklama dalan geçmiş ve günümüz çağdaş uleması bile bu bakış açısı üzerinden beşer – insan kelimelerini “beşer, insanın insan olmadan önceki hali” şeklinde okumuştur. Yani onlara göre de insanı Yaratan Yüce Allah, ilk önceleri onların hayvanlar gibi yaşamalarına müsaade etmiş, onları yaratıp dünya denen gezegene salıvermiştir. İşte onlara göre tüm insanlığın bugünkü çağdaş gelişimi bu zemin üzerinden olmuştur.

Hemen belirtelim ki insanlığın gelişimini böyle bir düzleme oturtanların Kur’an ile hiçbir alakaları bulunmamaktadır. Yani bu bakış açısı Kur’an’ın bakış açısı değildir. İlk insanların akıl kapasiteleri ile günümüz insanına verilen akıl kapasiteleri arasında zerre kadar fark söz konusu değildir. Yüce Allah ilk yarattığı insan ile son yaratacağı insan arasında ne anatomik açıdan ne de akıl kapasitesi açısından hiçbir farklı yaratmada bulunmamıştır ve bulunmayacaktır.

Ahzab 33/72

اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُۜ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًاۙ

Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir (DİB meali).

Bu ayetin noktalanması, harekelenmesi ve verilen mealler üzerinde ciddi bir çalışma gerekse de ayetin insan denilen türün tamamını muhatap aldığı açıktır. Bu ayet cahil, vahşi, bilgisiz bir türden bahsetmemektedir veya ilk insan türü hariç de dememektedir. Ayette tekil olarak geçen الْاِنْسَانُۜ (el-insan) kelimesi tek bir ferdi bile dışarıda kalmayacak şekilde tüm insan türünü kapsayan bir kelimedir. Bu demektir ki ilk insan da son insan da bu ayette bahsedilen şeylerin muhatabıdır.

İnfitar 82/6-7-8

يَٓا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَر۪يمِۙ

اَلَّذ۪ي خَلَقَكَ فَسَوّٰيكَ فَعَدَلَكَۙ

ف۪ٓي اَيِّ صُورَةٍ مَا شَٓاءَ رَكَّبَكَۜ

6,7,8; Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı? (DİB meali).

“Ey insan” hitabıyla başlayan bu ayetler belli bir dönemdeki sınırlı sayıdaki insan kitlesini değil, tek bir ferdi dahi dışarıda kalmadan tüm insan türünü muhatap almaktadır.

Enam 6/128

وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَم۪يعًاۚ يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ قَدِ اسْتَكْثَرْتُمْ مِنَ الْاِنْسِۚ وَقَالَ اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمْ مِنَ الْاِنْسِ رَبَّنَا اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ وَبَلَغْنَٓا اَجَلَنَا الَّذ۪ٓي اَجَّلْتَ لَنَاۜ قَالَ النَّارُ مَثْوٰيكُمْ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّ رَبَّكَ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ

Onların hepsini bir araya toplayacağı gün şöyle diyecektir: “Ey cin topluluğu! İnsanlardan pek çoğunu saptırıp aranıza kattınız.” Onların insanlardan olan dostları, “Ey Rabbimiz! Bizler birbirimizden yararlandık ve bize belirlediğin süremizin sonuna ulaştık” diyecekler. Allah da diyecek ki: “Allah’ın diledikleri (affettikleri) hariç, içinde ebedî kalmak üzere duracağınız yer ateştir.” Ey Muhammed! Şüphesiz senin Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir. (DİB meali)

Meallere göre ahiretten bir sahne gösteren bu ayetteki “ey cin ve insan topluluğu” hitabı hiçbir istisna getirmemiş, insan türünün hiçbir ferdini dışarıda bırakmamıştır.

Zariyat 51/56

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. (DİB meali)

Bu ayetin kapsamına ilk insan da son insan da dahildir. Eğer ilk insanlar varlığı tanıyacak bir bilgiden yoksun halde, güneşin tapınılacak bir varlık olmadığını bilmeyecek durumda yaratılmış ve bilinmezliklerle dolu gezegene salıverilmiş olsaydı, en azından o ilk insanların bu ayetin kapsamı dışında tutulması lazımdı. Varlıkları daha var etmeden belli bir ilke doğrultusunda yaratan Yüce Allah bu ayette insan türünün herhangi bir ferdini kulluktan muaf tutmamıştır.

Kıyame 75/36

اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًىۜ

İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder (DİB meali).

Eğer Yüce Allah ilk insanı yaratmış ve başıboş, bilgisiz, korumasız, vahşi bir şekilde gezegene salmış olsaydı “insan kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder” sözü boş bir söz olurdu. Çünkü bu durumda iş zan olmaktan çıkmış gerçek olmuş demektir. Bu ayet “insan” derken sadece belli bir kitleyi değil, birincisi ve sonuncusu ile tüm insan türünü muhatap almaktadır.

İnsanın yaratılış süreci bu yazının konusu değildir. Fakat şu bilinmelidir ki; insan denilen türün başlangıcının cehalet, vahşilik, belirsizlik, başıboşluk üzerine temellendirilmesi mümkün olamaz. Özellikle çağdaş ulemanın (!) insanın yaratılış sürecini seküler bilimin anlattığı şekilde resmetmesi onların yenilmişlik psikolojinden başka bir şeyi yansıtmamaktadır. Allah dilerse insanın yaratılışı hususunda yapacağımız başka bir çalışmada bu detaylıca ele alınacaktır.

Konumuza tekrar dönecek olursak, insan türü akıl kapasitesi açısından varlığa bakınca, her bir varlığın bir yaratıcıyı işaret ettiğini görecek, anlayacak, akledecek potansiyele her zaman sahip olmuştur. Güneşin veya Allah dışındaki herhangi bir varlığın tapılacak şeyler olmadığı bilgisi insana hem resuller aracılığıyla hem de resullerden önce mütemadiyen verilmiştir. İnsan türü güneşin, ayın, yıldızların veya başka şeylerin Yüce Allah’ı gösteren ayetler oldukları, tapınılacak ilahlar olmadığı bilgisini sadece son resul olan Muhammed aracılığıyla öğrenmemiştir. Her bir resul varlığı doğru tanıtan ilkelerle gelmiş ve hepsi de varlığı doğru tanımlayacak akıl kapasitesinin insana doğuştan verildiğini bildirmiştir. Kaldı ki güneşin, ayın, yıldızların veya Allah dışında kalan varlıklardan hiçbirinin tapınılacak ilahlar olmadığını anlamak için herhangi bir resule veya herhangi bir ilahi vahye ihtiyaç yoktur. Bunu anlamak için varlığa bakmak, baktığını görmek, gördüğünü akletmek yeterlidir. Sırf bu bile Allah’tan başka tapınılacak ilah olamayacağını kavramaya fazlasıyla yeterlidir. Zaten varlık ayetlerini doğru okuyamayanların, gönderilen ayetleri çok iyi Arapça bilgisi olsa bile anlaması mümkün değildir. Çünkü Kur’an, varlığı, insanın baktığında gördüğü şekilden başka bir şekilde anlatmamaktadır. Çünkü varlık ayetleri, Kur’an’ın anlattığının dışında bir durumda değildir. Yoksa güneşin, ayın, yıldızların yerdeki ve gökteki varlıkların insanın yaşamasına uygun bir şekilde musahhar kılındığının bilgisi Kur’an’a bakılarak değil varlığa bakılarak anlaşılacak bir bilgidir. Allah’tan başka ilah olamayacağı bilgisi gizli kapaklı, devasa araştırmalar gerektiren bir bilgi değildir. Her bir akıllı bireyin bu bilgiye ulaşması için sonsuz sayıdaki varlığa gören gözlerle, gördüğünü anlayan akılla bakması yeterlidir.

Kur’an tüm özellikleri ile zaten insan olarak yaratılan insanı, insan yapmak için değil onun insan kalması, öz benliğine kazınan değerleri kaybetmemesi için bir öğretidir. Evet Kur’an insan olarak yaratılan varlığın yaratılıştan kendisine yüklenen değeri kaybetmemesi için değerler sistemidir. Yoksa yalanın, hırsızlığın, arsızlığın, kullara kul olmanın vs kötü olduğu kesinlikle her insan tarafından bilinmektedir. Yalanın kötü bir şey olduğunu öğretmek için bir resule veya herhangi bir ilahi öğretiye ihtiyaç yoktur. Ama yaşadığı hayatta yalanla doğruluk arasında seçim yapmak zorunda kalan insanın ne olursa olsun doğru olanı seçmesini sağlamak için kesinlikle bir resule, ilahi bir öğretiye, hiçbir durumda kendisinde bir eksilme olmayacak ilahi bir değerler sistemine ihtiyacı vardır. İnsanı yalan söylemekten, arsızlık, hırsızlık, aptallık, vurdumduymazlık, bencillik vs yapmaktan alıkoyacak, bu tür şeylerin bir seçenek olmadığını öğretecek bir öğretiye kesinlikle ihtiyacı vardır. 

İşte varlık ayetleri ile gönderilen ayetlere yaklaşım biçimi de tam burada farklılaşmaktadır. Varlık ayetleri kesinlikle Allah’tan başka ilah olmadığını işaret etmektedir ama bu bilgiyi bir yaşam biçimi haline getirmenin yolunu varlık ayetlerinden öğrenmek mümkün değildir. İşte gönderilen ayetler varlık ayetleri üzerinden farkına varılan bu bilginin, yaşam biçimi olarak bir değere dönüşmesini sağlayan öğretidir. Varlık ayetleri insana farkına varılan bilginin akıl düzlemi içerisinde kodlanması gereken koordinatlarını vermez, veremez çünkü böyle bir kapasiteleri yoktur. İşte bu koordinatlar gönderilen ayetler üzerinden insana verilmektedir.

Tam burada şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır. Varlık ayetleri veya gönderilen ayetlerin her ikisi de biri diğerini referans gösteren iki bilgi kaynağıdır. Fakat her iki bilgi kaynağı da insanın araştırmakla veya okumakla sonuna gelebileceği, her yönüyle kuşatabileceği, en ince detayına kadar nüfuz edebileceği yapıda değildir. İnsan türü o bilgileri kuşatan değil o bilgiler tarafından kuşatılan bir varlıktır. O halde insanın okumakla sonuna kadar nüfuz edemeyeceği gönderilen ayetlerden ve araştırmakla her zerresine nüfuz edemeyeceği yaratılan ayetlerden elde edeceği bilgilerle ilişkisi nasıl olmalıdır! Yani karşısında hiçbir zaman sonuna kadar kuşatamayacağı bir kitap ve hiçbir zaman her zerresine nüfuz edemeyeceği iki ayet bulunan insan bunlardan elde ettiği bilgilere karşı nasıl bir tavır takınacaktır.

Kur’an, Allah tarafından yaratılan insana bu iki bilgi kaynağı hakkında ilah olacak kadar bilgi sahibi olmasını değil, insan kalmasını sağlayacak asgari bilgiler edinmesini şart koşmuştur. Bilgi seviyesinin alt sınırını bu şekilde belirleyen Kur’an üst sınırı belirlememiştir.

Kaf 50/6

اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ

Üstlerindeki göğe bakmazlar mı? Onu nasıl bina ettik, nasıl donattık! Onda hiçbir düzensizlik ve eksiklik yoktur. (DİB meali)

Mesela bu ayette, bakmakla elde edilecek bilginin alt sınırı belirlenmiştir ama üst sınırı belirlenmemiştir. Bu ayetlerle muhatap olan bizler ne yapmalıyız? Göğe bakıp onun nasıl bina edildiğini ve nasıl donatıldığını, düzensizlik ve eksiklik olmadığını anladıktan sonra bakmayacak onu incelemeyi kesecek miyiz? Kaldı ki göğün nasıl bina edildiği bilgisi bile araştırmakla sonu getirilemeyecek, incelemekle her zerresine nüfuz edilemeyecek niteliktedir. Bu durumda biz sadece ayette bahsedilen hususlardaki bilgileri elde ettikten sonra nasıl olsa sonunu getiremeyiz diyerek araştırma ve incelemeyi kesecek miyiz?

Elbette ki ayetlerden böyle bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Zaten ayet, göğe bakmakla elde edilecek bilginin alt sınırını çizmiştir. Üst sınır ise sonu asla getirilemeyecek durumdadır. Herhangi bir varlığın veya herhangi bir gönderilmiş ayetin nihai bilgisini kavramak en azından kavranan hususta Yüce Allah kadar bilgi sahibi olmak anlamına gelecektir ki hiçbir şekilde bunun olabilmesi mümkün değildir. Varlık ayetleri hakkındaki asgari bilgileri elde etmek her insanın mutlaka yapması gereken bir şeydir ama bu bilgileri çoğaltmak, daha da derinine inmek her insanın mutlaka yapması gereken bir zorunluluk değildir. Yani yukarıdaki ayete göre “göğün nasıl bina edildiği, nasıl süslendiği, nasıl eksiksiz ve gediksiz yaratıldığını anlamak için sadece bakmak, baktığını görmek ve gördüğünü akıl edecek potansiyele sahip olmak yeterlidir ve bu zorunludur. Fakat bunları gördükten sonra elde edilen bilginin derinine inmek mutlaka yapılması gereken bir şey değildir. Asgari düzeyde elde edilmesi zorunlu olan bu bilgi her bir insanı gökler hakkında birer astro fizikçi yapmak için değil, varlık ile doğru ve düzeyli bir ilişki kurmak içindir. Görülmesi zorunlu olan şeyleri gören insanın elde ettiği bilgiyi derinleştirip astro fizikçi olması ne yasaklanmıştır ne de yerilmiştir. Tam tersi insan türü bu yönde teşvik edilmiştir. Yukarıdaki ve benzeri ayetlerde bahsedilen konuların hepsi “görülebilen” konumundadır. Bilgide derinleşmek ise görünenin ötesine geçmektir. Mesela, güneş ışıklarının dünyayı ısıttığı ve aydınlattığı görülebilen bilgilerdir fakat güneş ışıklarının belli bir eğim ve belli bir sürede dünyaya ulaşması ise görünenin, görünmeyen kısmıdır.

İnsan türü, ayetler hakkında ne kadar çok ve ne kadar derin bilgi sahibi olursa olsun, o bilgi daima sınırlı bir bilgi olarak kalacaktır. O halde bilgisi devamlı gelişen ve artan insanın ayetlere karşı geliştireceği tavır; bir şey hakkında sonsuz bilgiyi elde etmesi şeklinde değil, elde ettiği sınırlı bilgiyi doğru konumlandırma şeklinde olmalıdır.

Varlıklar hakkında bilgi edinmek ilk insanla başlayan bir serüvendir ve son insana kadar da devam edecektir. Mevcut akıl yapısında yaratılan insanın, varlıkları araştırmadan geçip gitmesi, onlar hakkında görünenin ötesine geçip daha fazla bilgi edinmeden sadece seyretmesi insanın yaratılış yapısına ters bir durumdur. Yani aktif akla sahip bir yapıda yaratılmış insan türünün, etrafındaki varlığa bigâne kalması fıtratına aykırıdır. İnsanın varlıklar hakkındaki bilgi edinmesi ise öncesi ile sıkı bağları olan bir süreçtir. Mesela, günümüzde sesten çok daha hızlı uçan uçakları yapan insanın, bu uçakları yapmak için gerekli bilgiye son asırda erişmemiştir. Bu uçakların yapılabilmesi ilk insanla başlayan bilgiyi biriktirme ve aktarma serüveninin son halidir. Yani o uçakları yaptıran bilgi, tüm insanlık tarafından tarih boyunca biriktirilen bilgilerdir.

Görünenden veya görünenin ötesine geçerek elde edilen bilgiler tıpkı tuğla tuğla örülen bir bina gibi tarih içinde gelişerek şekillenmektedir. Şekillenen bu bilgiler üzerinden elde edilen her yeni icat ya bilginin tuğla tuğla doğru bir bina yapılması ya da tüm tuğlaların yanlış döşenerek sonucunda yıkım getirecek gayri meşru bir yapının ortaya çıkması şeklinde tezahür edecektir. Varlığa gören gözlerle bakan her insan, tarih boyunca aktarılarak gelen bilgiler kullanılarak yapılan her bir eşyaya, bilginin doğru sonuçlanıp sonuçlanmadığı sorgulamasıyla bakmak zorunda olduğu gibi o eşyaya karşı geliştireceği tavrın da bu sorgulama sonucunda olması zorunludur. İcat edilen her yeni eşya “fayda” üzerinden değil varlıkla uyumu açısından değerlendirilmelidir.

Gelinen teknoloji çağına bu açıdan bakıldığında insan türü, hiçbir dönemde olmadığı kadar bilgi ve bu bilgiler üzerinden icat ettiği akıl almaz teknolojik aletlere sahip durumdadır. Günümüz teknoloji çağının bilgilerinin hiçbiri geçmişte elde edilen bilgilerden bağımsız değildir. Sahip olunan teknolojiler, aletler, gemiler, uzay araçları, otomobiller, bilgisayarlar, devasa şehirler, bulutları delip geçen gökdelenler ve daha birçok şeyin ortaya çıkması, insan türünün varlıklar hakkında tarih boyunca biriktirdiği bilgilerin sonucudur. Bu sonuca fayda açısından baktığımızda hakikaten insan tarihte hiç olmadığı kadar fayda sahibidir ama bu faydanın insana mutluluk getirmediği, doğal düzeni alabildiğine bozduğu, havayı, denizleri kirlettiği, tüm varlıkların ortak mirası olan tabiata zarar verdiği reddedilemez bir gerçektir. Sanayi devriminin başladığı zamanlardan günümüze uzanan birkaç yüzyılda insan türü sadece fayda uğruna yaşadığı gezegeni yaşanılamaz hale getirmiş, bitki ve hayvan türlerinin birçoğunun soyunu kurutmuş, milyonlarca insanın kolayca öldürüldüğü savaşlar çıkarmış, kendi kendisini yenileme kapasitesinde olan tabiatı işlevini yerine getiremez hale getirmiştir. Bu gelişmişlik, açlığı bitirmemiş tam tersi açlığı evrensel bir olgu olarak görmeye başlamıştır. İnsanın vahşi bir iştahla meşru gördüğü fayda onu daha çok kullara kul etmiş dahası eşyanın kölesi haline getirmiştir. Dünyanın kaynaklarını tüketen insanın zararı, insanlığı sadece içimizdeki beyinsizlere değil tüm insanlara isabet edecek dehşet bir yıkımın eşiğine getirmiştir. Gelinen bu son durum tarih boyunca elde edilen bilgi binasının tuğlalarının yanlış örüldüğünü göstermeye yeterlidir. Bugünü yaşayan her bir çağdaş insanın doğa ile doğru ilişkiler kurduğu dönemlere ait nostaljik özlemi de bundan kaynaklanmaktadır. Günümüz çağdaş insanı bir yanda gözlerden uzak bir nehir kenarında, tahtadan yapılmış bir baraka özlemi çekerken, diğer yanda son model arabalara binerek, gelişmiş cep telefonları kullanarak, devasa metropollerin otobanlarında sürdüğü yaşamı sırtında bir yük gibi taşımaktadır. İnsanlığın biriktirdiği bilgi günümüz insanını kırılması mümkün olmayan bir tüketim döngüsüne mahkûm etmiştir. Teknolojik gelişmişliğin insan türünü bir düzene sokmadığı, ondaki adalet duygusunu geliştirmediği, varlığa karşı daha sorumlu davranışlar içine sokmadığı, kendi türüne karşı daha merhametli yapmadığı apaçık ortadadır. Öyle ise bu kadar gelişmişliğin, bu akıl almaz teknolojilerin meşru bir yanı yoktur.

Gelinen şu teknoloji çağında, sahip olunan her bir teknoloji insan türünü tüketime daha bağımlı hale getirmekte ve bağımlı hale geldikçe daha da vahşileşen bir insan tipi ortaya çıkmaktadır. Güneş ile dünya arasındaki mesafeyi ölçebilmek, güneşin merkezindeki ısının derecesini tespit etmek, ışığı oluşturan fotonların saniyede 299 bin km hızla hareket edebildiğini bilmek insan türünü, görünen varlığın görünmeyen tarafları ile ilgili daha da duyarsız yapmıştır.

İşte bu durum, varlık ayetleri üzerinden elde edilen sınırlı bilginin en başta doğru konuşlandırılmadığını, ilk tuğlanın doğru yerleştirilmediğini, ondan sonra yerleştirilen tuğlaların da yanlış konulan ilk tuğlanın yanlışını tekrar ettiğini göstermektedir. Bundan sonrasında elde edilecek bilgilerin de bu yanlışı devam ettireceği aşikardır.

İnsanın bu yanlışı görebilmesi için varlık ayetlerindeki bilgilerin son sınırına gelmesi gerekmemektedir. Kaldı ki bu gidişatla görüp görebileceği nihai bilgi, günahlı günahsız her insanın mutlaka etkisini hissedeceği dehşet bir yıkımdan başka bir şey olmayacaktır. Hakkında görünenin ötesinde bilgi edinilmiş her bir varlık ayeti bu durumu haykırmaktadır.

Nasıl ki yaratılan ayetleri inceleyerek elde edilen bilgilerin doğru konuşlandırılıp konuşlandırılmadığını sorgulamak bir gereklilik hatta bir zorunluluk ise gönderilen ayetleri inceleme sonucunda oluşturulmuş devasa müktesebatın bilgilerinin doğru konuşlandırılıp konuşlandırılmadığını sorgulamak da bir zorunluluktur. Çünkü ne varlık ayetlerinin ne de gönderilen ayetlerin yapısı ön kabuller üzerinden anlaşılmaya müsait değildir. Hele geçmiş ulema eliyle üretilmiş çerçevesiz bilgiler üzerinden Kur’an ayetlerine şekil vermek hiçbir aklın kabul edebileceği bir şey değildir.

Her iki ayeti anlama çabasında bulunan insanın hareket noktası kesinlikle her iki ayetin de tek bir ilah tarafından insanların erişimine açık hale getirildiğinin bilinmesidir. Yani Kur’an ayetlerini gönderen ilah ile her bir varlığı yaratan ilah aynıdır. Dolayısıyla bu iki ayetin kendi içinde birinin diğeriyle çelişiyor olması mümkün değildir. Yani ne Kur’an varlıkla ne de varlık Kur’an ile çelişmez, çelişemez. Bu bilgi bile tek satır Kur’an okumadan sadece varlıkları gözlemlemeyle elde edilecek bilgidir. İnsanın sayısını kuşatamayacağı kadar çok varlığı, birbiriyle çelişmeden muhteşem bir düzen ve uyum içerisinde yaratanın, bu müthiş düzenle çelişecek şekilde kelimeler, cümleler kurması mümkün değildir. Aslında sırf bu bile Kur’an’a bakınca varlığı, varlığa bakınca Kur’an’ı anlayacağımızın güvencesini vermeye yeterlidir.

Yaratılan ayetlerle gönderilen ayetler arasındaki en belirgin fark, birinin somut diğerinin soyut olmasıdır. Çünkü hiçbir kelime asıl değil asıl olanı işaret etmektedir. Bu yönüyle Kur’an ayetleri işaretlerin işareti yani ayetleri gösteren ayetlerdir. Çünkü Kur’an ayetleri kelimelerden ve cümlelerden oluşmuştur. Böyle olduğu için Kur’an’a iman vardır ama güneşe, aya, yıldıza, buluta veya herhangi bir varlık ayetine iman yoktur. Çünkü görünen varlığa iman etmek diye bir şey olmasının anlamı yoktur. Bu durumda Kur’an’a iman demek, varlığın onun söylediği gibi olduğuna iman etmek demek anlamına gelecektir.

Biraz önce Kur’an ayetlerinin, varlık ayetlerinin akıl düzleminde hangi koordinatlara konumlandırılması gerektiğini öğreten bir öğreti olduğunu söyledik. Kur’an’ın bunu yapmasının tek bir yolu vardır. O da Kur’an’ın, varlık ayetleri hakkında verdiği bilgilerin hem varlık ayetlerinin görünen kısmı hem de görünen üzerinden ulaşılan görünmeyen kısmı ile çelişmemesi durumunda mümkündür. Eğer Kur’an herhangi bir ayetinde varlık ayetini referans gösteriyorsa ve referans gösterdiği varlık ayetleri kendisinin söylediğinden başka ise bu durumda Kur’an’ın hiçbir inandırıcılığı kalmayacaktır.

İşte bu çerçeveden, konumuz olan Sema ve Semavat kavramlarının Kur’an’da nasıl anlatıldığına ve varlık düzleminde bu kavramların karşılıklarının neler olduğuna baktığımızda, arada bir çelişkinin ve uyumsuzluğun olduğu gün gibi aşikardır. Çünkü Kur’an, baktığımızda gördüğümüz göğün bir tane değil yedi tane olduğunu söylemektedir. Yapmamız gereken şey bu çelişkinin varlığı ve Kur’an ayetlerini doğru anlamayan bizden mi, ulema tarafından oluşturulan müktesebattan mı yoksa bizzat Kur’an’ın kendisinden mi kaynaklandığını tespit etmektir.

Yüce Allah’ın gönderdiği ayetler hakkında içine girilecek her anlama çabası öncelikle Kur’an’ın kelimelere yüklediği anlamların varlıktaki karşılığını tanımlamakla başlar. Kur’an, her ne yolla gelmiş olursa olsun bugün karşımızda yazılı bir metin olarak durmaktadır. Yani kelimeler ve cümlelerden oluşmuş bir metindir. Kur’an ayetlerinde kullanılan işaretler kelime ve cümle olduğu için haliyle kullanılan bir dil ve bu dilin bağlı bulunduğu kurallar manzumesi (gramer) var demektir. Hemen belirtelim ki; hangi dilde olursa olsun, herhangi bir yazılı metnin veya söylenen herhangi bir sözün kuralsız olması mümkün değildir. Fakat sırf gramer, söylenen sözün gerçeğe mutabık olup olmadığını ortaya koymaya veya o sözün doğru bir söz olup olmadığını göstermeye yetmemektedir. Aynı zamanda o sözün varlıktaki karşılığıyla yüzde yüz bir uyumda olması gerekmektedir. Bu dediğimizi daha anlaşılır kılmak için şu ayeti misal getirelim.

Nuh 71/15

اَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللّٰهُ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۙ

‘Görmediniz mi, Allah yedi göğü tabaka tabaka nasıl yaratmıştır? (DİB meali)

Gramer açısından bu ayetin failini, mef’ulünü veya hal ögelerini tespit etmek başka bir şeydir ayetin söylediklerinin varlıktaki karşılığını tespit etmek başka bir şeydir. Biraz empati yaparak kendimizi Nuh’un bu sözü söylediği muhataplar olarak görelim. Nuh son derece düzgün gramer yapısına sahip bir cümle kurmuştur ama bu düzgün cümle Nuh’un söylediklerini anladığımız anlamına gelmemektedir. Nuh açıkça kavmine Yüce Allah’ın gökleri yedi tabaka halinde yarattığını görüp görmediklerini veya en baştaki fiili “ef’alu kulub” olarak kabul edersek anlayıp anlamadıklarını hem de azarlama üslubu ile sormaktadır. Bugün insanlık olarak Nuh kavminin yerine bu soruya biz cevap verecek olursak “elbette görmedik ve elbette anlamadık” şeklinde olmak zorundadır. Çünkü baktığımız gök yedi tabaka halinde olmadığı gibi, gök’ün nasıl yaratıldığını da bilmemekteyiz. Geldiğimiz uzay çağında bile gök’ün yani uzay düzleminin nasıl yaratıldığı ile ilgili bugün insanlığın elinde “teorilerden” başka bir şey yoktur. Kaldı ki o teoriler de her sıradan insan tarafından değil, astro fizikçilerin son derece gelişmiş teknolojiler kullanarak oluşturduğu nazariyelerdir. Oysa Nuh kavminin astro fizikçilerine değil hepsine birden seslenmiştir.

Daha önceki bölümlerde müfessir ve ulemanın, biri diğeri üstünde yedi tabaka halindeki gökleri, içinde yıldızların da bulunduğu semayı birinci kat sema, diğer altı kat semanın ise bunların da ötesinde olduğu şeklinde açıkladığı çeşit çeşit görüşleri alıntılanmıştı. Bu şekilde tanımlanan yedi göklerin insan tarafından görülmesi asla mümkün değildir. Kaldı ki yaşadığımız uzay çağının tüm teknolojik imkanlarına rağmen tespit edilen uzay düzlemi sadece bir tanedir.

Bu durumda kavmine ‘görmediniz mi, Allah yedi göğü tabaka tabaka nasıl yaratmıştır? (DİB meali) diye haykıran Nuh, kavminden asla göremeyecekleri bir şeyi görmelerini mi söylemiş olmaktadır?

Ulemadan alıntılanan o yedi gökler tanımlamalarının hepsine göre de insan türünün, bakınca biri diğeri üzerinde yedi tane gök tabakası görmesi mümkün değildir. Müfessir ve ulemanın dediklerini bir kenara bırakacak olursak, mevcut çevirilere göre yukarıya aldığımız ayet göklerin yedi tabaka halinde olduğunu dahası her aklı olan insanın bakınca bunu göreceği veya anlayacağı bir halde olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda, varlık ayetlerini referans alan bu ayete göre yapmamız gereken şey, varlığı referans eden bu ayetin söylediği şeyin varlıktaki karşılığını bulmaktır… Daha öncede söylemiştik, bu tespitin astro fizikçiler düzeyinde değil gözü ve aklı olan her insan düzeyinde olması zorunludur. Oysa ne sıradan akıl düzeyinde ne de astro fizikçi akıl düzeyinde göklerin yedi tabaka olduğunun tespiti mümkün değildir.  

Kur’an’ın herhangi bir konuda verdiği haberin inandırıcılığı, o haberin insan aklı tarafından anlaşılır şekilde olması durumunda ancak mümkündür. İnsanın künhüne vakıf olamadığı bir habere inanması istense bile mümkün değildir. Kur’an, göklerin biri diğeri üzerine bina edilmiş yedi tabaka halinde olduğu haberini vermişse, bu habere inanmak zorunludur. Kur’an’ın verdiği haberlerden birçoğu; görülmesi, üzerinde inceleme yapılması asla mümkün olmayan türden haberlerdir. Mesela Kur’an, geçmişte Âdem diye birinin yaşadığını, resul seçildiğini, resul olduğu halde yasaklanan bir şeyi yaptığını ve onunla ilgili daha birçok haberi vermektedir. Kur’an’ın verdiği bu haberi bizim başka kaynaklarla doğrulamamız mümkün değildir… Ya da Kur’an her doğan insanın mutlaka öleceğini, öldükten sonra ise bu hayatta yaptıklarının veya yapması gerekirken yapmadıklarının hesabını vereceğini haber vermektedir. Bu haberi başka kaynaklarla doğrulamanın, öldükten sonra gerçekten Kur’an’ın haber verdiği şeylerin olup olmadığını anlamanın bir yolu yoktur. Bu habere ya inanırsınız ya da inkâr edersiniz. Sonuçta her doğanın öleceği kesin bilgidir. Dileyen, ölür ve Kur’an’ın verdiği haberlerin gerçek olup olmadığını görür. Bu tür haberlerin direk olarak iman konusu olduğu aşikardır. Kaldı ki Kur’an, bu olayların doğruluğunu anlamak için bizi başka bir kaynağa yönlendirmemektedir. Tam tersi başka kaynakları dışlayıp sadece ayetlere inanmamızı söylemektedir.

Fakat konu varlık ayetlerine gelince durum değişmektedir. Kur’an, varlık ayetleri için bizden o varlık ayetlerine bakmamızı, gezip görmemizi, üzerinde düşünmemizi ve söylenenin varlıktaki karşılığının onun söylediği gibi olup olmadığını anlamamızı istemektedir. Dahası imanın bunları anladıktan sonra olması gerektiğinin altını çizmektedir.

Nuh 71/15

اَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللّٰهُ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۙ

Görmediniz mi, Allah yedi göğü tabaka tabaka nasıl yaratmıştır? (DİB meali)

Bu ayette kavmini göklere bakmaya ya da anlamaya yönlendiren Nuh, göklerin yedi tabaka halinde olduğu haberini onlara verirken, onlardan asla anlayamayacakları veya göremeyecekleri bir şeyi değil, görüp, anladıktan sonra inanmaları gereken bir şeyi referans etmiştir. Şu hâlde Kur’an’ın, varlık ayetlerini dayanak kabul ettiği ettiği her söyleminin, mutlaka tabiattaki karşılıklarının anlaşılması gerekmektedir. Bu ayetler karşısında “ben bilmem, Kur’an’ın söylediklerinin tabiatta karşılıklarının olması benim için önemli değil, o ne demişse ben ona iman ederim” türü yaklaşımlar, ayetlere iman etmek değil, aslında iman etmemektedir. Çünkü zaten ayetlerin bizzat kendisi bize “bak, anla ve sonra iman et” demektedir. Ayetin bak dediğine bakmamak, anla dediğini anlamamak ayetlerin dediğini değil demediğini yapmaktır.

İşte bu durumda ayetin bak veya anla dediği “gök’e baktığımızda onun ayette haber verildiği gibi yedi tabaka halinde değil tek bir düzlem halinde olduğunu görmekteyiz. Gökleri atmosfer tabakaları olarak tanımlamak asla doğru değildir çünkü ara katmanlar da sayıldığında atmosfer tabakaları yedi değil 5 kattır. Kaldı ki sayısı kaç olursa olsun atmosfer tabakalarını gözle tespit etmenin de imkânı yoktur. Gökleri, aralarına deniz girmiş yedi kıta olarak tanımlamak da doğru değildir çünkü onlar da bakınca görülecek durumda değildir.

Şu hâlde Kur’an’ın سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًا (seb’a semavatin tibaka) dediği yerin varlıktaki karşılığı nedir? Kur’an’ın bizzat kendisinin referans göstererek verdiği bu haberin doğruluğu nasıl anlaşılacaktır? Bunu önceki bölümlerde bazı ulemanın “göklerin yedi tabaka oluşu ileride teknolojisi bugünden çok daha gelişmiş insanlar tarafından ortaya çıkarılacağı” şeklinde ifade etmek ise saçmalıktan başka bir şey değildir. Çünkü ayetlerdeki söylem, teknoloji sahibi insanları değil asgari akla sahip insanları muhatap almaktadır.

Daha önceki bölümlerde İslam uleması tarafından aktarılan, “yedi gökler” hakkında getirilmiş tanımlamaların hiçbirinin tabiatta karşılıkları yoktur. Son durumda işin içinden çıkamayan ulema yedi sayısına garip bir kutsallık yükleyerek, yedi sayısının bildiğimiz manada bir sayıyı ifade etmediğini, kesretten kinaye olarak çokluğu ifade ettiğini söylediklerini de aktarmıştık. Fakat bu yorum da hem varlık ayetleri ile hem de Kur’an ayetleri ile çelişen bir yorumdur. Sayı ister 7 ister 700 isterse 7000 olsun, baktığımızda gördüğümüz şey tabaka halindeki gökler değil, uzaydaki yıldızlar, gezegenler, nebulalar, galaksiler ve diğer gök cisimleridir. Bu göğe ait cisimlerin, “gökler” olarak adlandırılması tuhaflıktan başka bir şey değildir. Çünkü ne kelimenin böyle bir anlamı vardır ne de bu anlamın tabiatta bir karşılığı…

Olaya bu yönden baktığımızda sema ve semavat konusunda sahih bir bilgiye ulaşmamız mümkün değildir ve kavmine ‘görmediniz mi, Allah yedi göğü tabaka tabaka nasıl yaratmıştır? (DİB meali) diyen Nuh’un gerçekte neyi kast ettiğini, kavminden neye bakmalarını istediğini tam olarak anlamlandırmak mümkün değildir. Söz konusu çıkmaz sadece bu ayetle de sınırlı değildir.

Enbiya 21/30

اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَاۜ وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ

İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı? (DİB meali)

Mesela bu ayete yakından bakalım. Daha önceki bölümlerde de ifade ettiğimiz gibi, اَوَلَمْ يَرَ “görmediler mi” şeklinde bir soru ile başlayan ayetlerdeki sorular, bilinmeyen bir konuda bilgi almak için cevap bekleyen sorular değildir. Bu sorular “nasıl görmezler, nasıl bilmezler” şeklinde azarlama ifade eden sorulardır. Bu ayette muhatap alınanlar da kafirlerin astro fizikçileri değil, her bir bireydir.

Ayetin sorduğu soruyu anlamaya çalışalım, “kafirler gökler ile yer bitişikken bizim onları ayırdığımızı görmediler mi?”

Ne ilmen ne aklen ne de fiziken kafirlerin yerlerin ve göklerin bitişikken ayrıldıklarını görmüş olmaları mümkün değildir. Bu soruya muhatap olan her bir kafir rahatlıkla “elbette görmedim ve görmem de mümkün değil” cevabını verecektir. Ayetin sonuna dikkat edilirse “hala inanmayacaklar mı” şeklinde bittiği görülecektir. Yani ayete göre muhatap alınan kafilerin, sayısının yedi olduğunu diğer ayetlerden öğrendiğimiz “göklere bakmış olmaları, onların yer ile bitişik durumda olduğunu ve ayrıldıklarını görmüş” olmaları ve bunun üzerine iman etmeleri gerekmektedir.

Birkaç kere belirttik ama tekrar belirmemizde fayda vardır. Bu ayetin astro fizikçilerin geliştirdiği nazariyeler üzerinden açıklamaya ve güya daha anlaşılır kılmak için tefsir edilmeye kalkışılması ayeti bile bile çarpıtmaktan başka bir anlama gelmeyecektir. Çünkü ayetin muahabı herkestir. Ayetin ne dediğini anlamak için astro fizikçi olmak değil, göz ve akıl sahibi olmak yeterlidir…

Aslında bu ayeti anlamadaki daha da büyük sorun, insanı yaratan ve onun neyi görüp görmediğini bilen Yüce Allah’ın kafirlere, asla ulaşamayacakları bir şeyi “Görmüyorlar mı?” şeklinde sormuş olmasıdır. Yüce Allah kafirlerin göklerin ve yerin bir zamanlar bitişikken sonradan ayrıldığını göremeyeceklerini bilmemekte midir ki böyle bir soruyu hem de azarlama üslubu ile sormaktadır? Kaldı ki aşağıdaki ayet ile yukarıdaki ayet birlikte okunduğunda çok daha karmaşık bir durum ortaya çıkmaktadır.

Kehf 18/51

مَٓا اَشْهَدْتُهُمْ خَلْقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَا خَلْقَ اَنْفُسِهِمْۖ وَمَا كُنْتُ مُتَّخِذَ الْمُضِلّ۪ينَ عَضُدًا

Oysa Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurdum. Saptıranları hiçbir işte asla yardımcı da edinmedim (DİB meali).

Bu ayette göklerin ve yerin yaratılmasına kimseyi şahit kılmadığını söyleyen Yüce Allah, enbiya suresindeki ayette muhatap aldığı kafirler sanki göklerin ve yerin bitişik olduğuna şahit olmuşlar gibi soru sormakta üstelik “nasıl bilmezsiniz, nasıl görmezsiniz” diyerek azarlamaktadır…

Semavat ve ard’dan bahseden Kur’an ayetlerinin belki de en dikkat çekicilerinden biri de şu ayettir.

Hac 22/18

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَٓابُّ وَكَث۪يرٌ مِنَ النَّاسِۜ وَكَث۪يرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُۜ وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍۜ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ

Görmedin mi ki şüphesiz, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde etmektedir. Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah, kimi alçaltırsa ona saygınlık kazandıracak hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. (DİB meali)

Bu ayetin gökler ve yerler hakkında verdiği haberlerin doğruluğunun anlaşılması görmekle olacaktır. Çünkü bu ayet de Kur’an’daki birçok ayet gibi “görmedin mi” diye başlamaktadır. Bu ayette geçen مَنْ (men) kelimelerin akıllı varlıkları gösteren ismi mevsuller olduğu, biraz gramer bilgisine sahip olan herkes tarafından bilinmektedir. Şu hâlde ayet “göklerde ve yerde bulunan akıllı varlıkların ve insanların birçoğunun Yüce Allah’a secde etmekte olduğunu haber vermektedir. Buna göre “göklerde de” akıllı varlıklar vardır ve biz onların secde halinde olduklarını görmekteyiz… Oysa göklerin neresi olduğunu dahi henüz bilmemekteyiz ve dahası yeryüzünde bulunan akıllı varlıkların ve insanların birçoğu da Yüce Allah’a secde etmemektedir. Yani gördüklerimizle, ayetlerin “görmedin mi” dedikleri arasında açık bir çelişki bulunmaktadır. Evet görmedik ve görmüyoruz.

Şimdilik sadece dikkat çekmekle yetindiğimiz bu açık çelişkilerin içinden nasıl çıkılacaktır?..

Ramazan DEMİR

Beğendiyseniz başkalarına da ulaştırın!

3 yorum

  1. Merhaba Ramazan Bey,

    Bu durumda bir arkadaşın daha önce dediği gibi konu gökkuşağına doğru mu gidiyor? Görüyoruz evet ama bu da saçma, yani gökkuşağının nasıl olduğu zaman ve gözlemle biliniyor, bu nasıl sarsıcı bir etki yapacak?

    Yazılarınızda genelde Dünya’dan gezegen olarak bahsetmeniz bir ön kabul mu yoksa bilerek bir kullanım mıdır? Yer, yeryüzü, dünya olarak kullanmak yerine çoğu meal yerküre, gezegen olarak kullanıyor. Bu da bir tahrif olabilir mi?

    Selamlar

  2. Siz bu konuda bir sonuca ulastınızda, öncesinde okuyucuya bir alt yapı mı vermeye çalışıyorsunuz,ya da çözümsüz kaldınızda hâla araştırma safhasında mısınız?

  3. Selam, Masanobu Fukuoka’nın Ekin Sapı Devrimi ve Doğal Tarım’ın Yolu Felsefesi ve Uygulaması adlı kitapları okumanız lazım. Bakış açınızı değiştirecek ve Kuran çalışmalarınıza da yardımcı olacak diye düşünüyorum.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*