Sema ve Semavat – 03

Günümüz veya geçmiş müfessirler, hangi yola veya hangi bilgi kaynağına başvurmuş olurlarsa olsunlar, Kur’an’a yaklaşım biçimlerinde rivayet, dirayet veya bilimsel tefsir gibi hangi metodu izlemiş olurlarsa olsunlar Kur’an’ın inişinden bu yana yazılan onca kitaba, oluşturulan devasa müktesebata rağmen Kur’an’da geçen “seb’a semavat” ifadelerinin neyi ya da nereleri ifade ettiği anlaşılmamış bir gerçek olarak hala durmaktadır. Tarih boyunca Kur’an’ı daha anlaşılır kılma adına yapılan tüm açıklamalar konunun anlaşılmasına zerre kadar yardım etmediği gibi, getirilen her açıklama, anlamanın önünde engel olmaktan başka bir işe yaramamıştır. Tarih boyunca başvurulan kozmoloji ilminin bilgileri de konuya açıklık getirmeye yetmemiş tam tersi konuyu Kur’an’da sunulan düzeyden çok daha başka ortamlara sürükleyerek Kur’an’a iman etmek isteyen sıradan insanı gündeminden çıkarıp, soğuk ilmi tartışmaların, uzun ve anlaşılmaz kozmik açıklamaların nesnesi haline getirmiştir.

Her şeyden önce Kur’an; buraya kadar “yedi gökler” ifadesi hakkında özetlemeye çalıştığımız görüşlerin hepsiyle daha konunun en başında çelişmektedir. Çünkü Kur’an, birçok ayette konuyu astro fizikçilerin değil, sıradan insanların dikkatine sunmuştur.

Fussilet 41/53

سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪

Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi? (DİB meali)

Neml 27/93

وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ سَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ فَتَعْرِفُونَهَاۜ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

De ki: “Hamd Allah’a mahsustur. O, âyetlerini size gösterecek ve siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (DİB meali)

Bu ayetlerde “ayetleri afakta ve kendi nefislerinde göstereceğiz” hitabı ile “ayetlerini size gösterecek” hitabı sadece muhatap alınan topluluğun içindeki astro fizikçiler değil, aklı olan herkestir. Bu ayetlerde “Allah ayetlerini onların içindeki astro fizikçilere gösterecek, onlarda sıradan insanlara anlatacak” denilmemiştir.

Nuh 71/15

اَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللّٰهُ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۙ

‘Görmediniz mi, Allah yedi göğü tabaka tabaka nasıl yaratmıştır? (DİB meali)

Enbiya 21/30

اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَاۜ وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ

İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı? (DİB meali)

Müfessirlerin sürekli görüşlerine temel aldıkları bu ayetler kafirlerin içindeki astro fizikçilere değil tamamına seslenerek ve üstelik kınama üslubuyla “görmediniz mi, görmediler mi?” demektedir. Seb’a semavat hakkında az önce görüşlerini yukarıya alıntıladığımız müfessirlerin hiçbiri ayetin “görmediniz mi, görmediler mi” şeklinde başladığını dikkate almamış, sanki konu sadece astro fizikçilerin konusuymuşcasına ne kadar kozmik nazariye varsa hepsini ayetlerin açıklaması olarak tefsirlerine almışlardır. Kur’an’da 188 defa geçen semavat kelimelerinin 180 tanesi السَّمٰوَاتِ şeklinde “marife” olarak gelmiştir. Bir kelimenin marife gelme sebebini herkesten çok daha iyi bilen müfessirler, gökleri bilinmezliklerin kucağına atmakta hiçbir beis görmedikleri gibi “marife” olan bir kelime nasıl bilinmez? gibi bir soru sorma zahmetine bile katlanmamışlardır. Bu haliyle bile içinden çıkılmaz bir halde olan konu, müfessirlerin yedi göklerin yaratılması meselesinde söyledikleri ile daha da içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir. 

YEDİ GÖKLERİN YARATILMASI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLER

Göklerin yaratılması ile ilgili müfessirlerin neler söylediğine geçmeden hemen belirtelim ki, hem Bakara 29 hem de Fussilet 12 ayetlerini açıklayan ulema, semavatın (göklerin)’mı yoksa Ard’ın (yeryüzünün)’mı önce yaratıldığı hususunda da ihtilaflıdırlar. Müfessirlerin içine düştükleri ihtilaf kendi aralarında ya da kozmoloji ilmi ile onlar arasındaki bir ihtilaf değil Kur’an ile müfessirler arasındaki bir ihtilaftır. Çünkü birazdan aktaracağımız o ayetlerde Kur’an bir şey demekte onlar ise bambaşka bir şey demektedirler. O ayetlerde müfessirlerin hepsi bir seçim yapmak zorunda kalmışlardır. Ya Kur’an’ın dediğini olduğu gibi anlayıp türlü zahmetlerle oluşturdukları fikirlerinin yanlış olduğunu kabul edip meseleye yeni baştan başlayacaklardır ya da Kur’an’ın kelimelerine hiç olmayan manalar vererek Kur’an’ı kendi görüşlerine uyduracaklardır…

Ne yazık ki hiçbiri seçimini Kur’an’dan yana yapmamıştır!..

Fussilet 41/12

فَقَضٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَاَوْحٰى ف۪ي كُلِّ سَمَٓاءٍ اَمْرَهَاۜ وَزَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَۗ وَحِفْظًاۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ

Böylece onları, iki günde (iki evrede) yedi gök olarak yarattı ve her göğe kendi işini bildirdi. En yakın göğü kandillerle süsledik ve onu koruduk. İşte bu, mutlak güç sahibi ve hakkıyla bilen Allah’ın takdiridir. (DİB meali)

Bakara 2/29

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟

Yeryüzünde ne varsa hepsini siz (insanların faydasına) yaratan, sonra göğe yönelip de onları yedi gök halinde düzenleyen O (Allah)’dır. O her şeyi hakkıyla bilenidir. (Razi tefsiri meali)

Müfessirlerin hepsi yukarıdaki bu iki ayete DİB mealinde olduğu gibi mana vermişlerdir. Fakat ayetlere verilen bu manalar kozmoloji ilmi üzerinden oluşturulan “yedi gökler” açıklamalarını yerle bir eden ifadeler taşımaktadır. Şöyle ki; her iki ayette de öncelik ve sonralık bildiren ثُمَّ (sümme) edatı bulunmaktadır. Bu edat, kendisinden önce anlatılan şeylerin önce, kendisinden sonra anlatılanların ise sonra olduğunu ifade eden ve kesinlikle sıralama bildiren bir edattır. Fakat bu edatın yukarıdaki ayetlerde olması gerektiği gibi öncelik – sonralık şeklinde bir sıralama bildirmesi durumunda sema, semavat ve ard hakkındaki kurguların hepsi yerle bir olmaktadır. Çünkü edatın öncelik ve sonralık bildirmesi durumunda yeryüzü ve ondaki her şeyin yaratılmasının sema ve semavat’tın (en azından) düzenlenmesinden önce olduğu gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. Meselenin daha da anlaşılması için Fussilet 41/12 ayetini önceki ayetlerle birlikte okumak gerekmektedir.

Fussilet 41/9-10

قُلْ اَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذ۪ي خَلَقَ الْاَرْضَ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُٓ اَنْدَادًاۜ ذٰلِكَ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۚ

De ki: “Siz mi yeri iki günde (iki evrede) yaratanı inkâr ediyor ve O’na ortaklar koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.” (DİB meali)

وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ مِنْ فَوْقِهَا وَبَارَكَ ف۪يهَا وَقَدَّرَ ف۪يهَٓا اَقْوَاتَهَا ف۪ٓي اَرْبَعَةِ اَيَّامٍۜ سَوَٓاءً لِلسَّٓائِل۪ينَ

O, dört gün içinde (dört evrede), yeryüzünde yükselen sabit dağlar yarattı, orada bolluk ve bereket meydana getirdi ve orada rızık arayanların ihtiyaçlarına uygun olarak rızıklar takdir etti. (DİB meali)

Bu ayetlere verilen meallere göre yeryüzü (yani üzerinde yaşadığımız gezegen) iki günde yaratılmış, dört günde yeryüzündeki dağlar, bolluk ve bereket meydana getirilmiş, ihtiyaç duyacaklar için rızıkların hepsi takdir edilmiştir. Takdir edilmelidir ki burada herhangi bir istisna yapılmadığı için anlatılanlardan yaratılanların insan dışındaki varlıkların tamamı olması gerekmektedir. Yani nehirler, bitkiler, hayvanlar gibi varlıklar en azından rızık olarak adlandırılan her şey yaratılmıştır.

Fussilet 41/11

ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًاۜ قَالَتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ

Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de, “İsteyerek geldik” dediler. (DİB meali)

Sonra ifadesiyle başlayan bu ayet ise yeryüzündeki varlıklar yaratıldığı sırada sema yani dünya gezegenin de üzerinde bulunduğu uzay düzlemi henüz oluşumunu tamamlamamıştır ve “duman” halindedir. İşte tam burada şu soru çıkmaktadır. Kendisi de uzay düzleminde bir cisim olan yeryüzü gezegeni ve üzerindeki her şey duman halinde yani düzenlenmemiş, bugün gördüğümüz durumda olmayan bir sema’da nasıl var olabilmişlerdir? Dahası bu durum bir sonraki ayette daha da karmaşık hale gelmiştir.

Fussilet 41/12

فَقَضٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَاَوْحٰى ف۪ي كُلِّ سَمَٓاءٍ اَمْرَهَاۜ وَزَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَۗ وَحِفْظًاۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ

Böylece onları, iki günde (iki evrede) yedi gök olarak yarattı ve her göğe kendi işini bildirdi. En yakın göğü kandillerle süsledik ve onu koruduk. İşte bu, mutlak güç sahibi ve hakkıyla bilen Allah’ın takdiridir. (DİB meali)

Bu ayette geçenالسَّمَٓاءَ الدُّنْيَا  (es-semae’d dünya) ifadesi tüm müfessirler tarafından başımızı kaldırdığımızda gördüğümüz uzay düzlemi olarak anlaşılmıştır. Ayete verilen meale göre “yıldızların oluşumu” bile dünya gezegeni ve insan dışında üzerindeki her şeyin yaratılmasından sonra olmuş olmaktadır. Bu nasıl olmaktadır? Oysa bilindiği kadarıyla üzerinde yaşadığımız dünya gezegeninin hem var olması hem de varlığına devam etmesi uzay düzlemindeki yıldızlara bağımlı olmasından dolayıdır. Önce onların var olması sonra yeryüzü ve içindekilerinin yaratılması gerekmektedir. Bu çelişkiyi fark eden müfessirler kendilerini zor duruma sokan ve Kur’an’da geçtiği diğer yerlerin tamamında öncelik ve sonralık bildiren ثُمَّ (sümme) edatı hakkında şunu söylemişlerdir.

“Cenabı Hakk’ın هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِAllah yeryüzünde olan her şeyi sizin için yarattı. Sonra semaya yöneldi…” ayeti yeryüzünün ve yerdekilerin yaratılmasının, gökyüzünün yaratılmasından önce olduğuna delalet eder. Yerdeki şeylerin yaratılması ise ancak, yeryüzünün yayılmasından sonra mümkün olur. Buna göre ayet, göğün yaratılmasından önce yeryüzünün yayılmış olmasını gerektirir. Bu durumda bir tenakuz (çelişki) ortaya çıkar. Buna şöyle cevap veririz: Allah’ın: وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَاۜ  “Yeryüzünü bundan sonra yaydı” (Naziat 30) ayeti, göğün yaratılışının, yeryüzünün yaratılışından önce olmasını gerektirir, ama göğün düzenlenmesinin yeryüzünün yaratılmasından önce olmasını gerektirmez. Buna göre de böyle bir tenakuz (çelişki) kalmaz.

Biri şöyle diyebilir: Allah’ın: ءَاَنْتُمْ اَشَدُّ خَلْقًا اَمِ السَّمَٓاءُۜ بَنٰيهَا۠ (Naziat 27) رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوّٰيهَاۙ (Naziat 28) “Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa göğü yaratmak mı? O göğün boyunu yükseltti, derken ona bir nizam verdi” ayeti, gökyüzünün yaratılıp, düzene koyulmasının, yeryüzünün döşenmesinden önce olduğunu gösterir. Ne var ki yerin döşenmesi, yerin yaratılmasından ayrılmayan bir husustu. Buna göre göğün yaratılıp düzenlenmesi, yeryüzünden öncedir. Bu durumda mesele geri gelir.

En doğru cevap şudur: ثُمَّ (sümme) lafzı, bu ayette tertibi (sıralamayı) göstermez, sadece nimetleri saymak için getirilmiştir.[1]

İstisnasız müfessirlerin hepsi Razi gibi düşünmektedirler. Hepsine göre kesinlikle sıralama bildirmesi gereken ve Kur’an’da geçtiği 379 yerde hep sıralama bildiren ثُمَّ (sümme) edatı, bu iki ayette sıralama bildirmemektedir. Peki hakikaten bu edatın Razi’nin dediği gibi sıralama bildirmeme gibi bir işlevi var mıdır? Baktığımız onlarca gramer kitabının hiçbirinde bu edatın öncelik ve sonralık bildirmenin dışında (Razi’nin dediği gibi) bir anlama sahip olduğuna rastlamadık. Razi’nin bu edat hakkında söylediği “ ثُمَّ (sümme) lafzı, bu ayette tertibi (sıralamayı) göstermez” açıklaması gramer temelli bir açıklama değil, yedi gökler hakkında en başından beri söylenenlerin zorlaması ile ortaya çıkan bir açıklamadır. Çünkü bu edata “sonra” anlamı verilmesi durumunda “yedi gökler” hakkında bin bir zahmetle oluşturulan devasa müktesebat çökecektir. Razi burada müktesebat uğruna edata bambaşka bir mana vermeyi seçmiştir. Oysa tek başına bu edat bile müfessirlerin “sema, semavat ve ard” kavramları hakkında yanlış yolda olduğunu göstermeye yeterli delildir.

Bu ayetlerde geçen ثُمَّ (sümme) edatına tıpkı Razi gibi anlam veren Kurtubi’nin “yedi göklerin” birbiri üzerine tabaka tabaka kurulmuş halde olduğunu, her tabaka arasında da beş yüzer yıllık mesafe olduğunu bir rivayet üzerinden tanımladığını önceki dosyad aktarmıştık. Tüm söylemlerinde daha yedi göğün nereler olduğunu bile açıkça söyleyemeyen Kurtubi; iş nereleri olduğunu bilmediği semavatın yaratılmasına gelince inanılmaz derecede net bilgiler vermektedir!

“Böylece onları yedi gök olmak üzere iki günde yarattı (Fussilet 41/12)Yani onları tamamladı ve bitirdi. Onları sağlamlaştırdı, muhkem kıldı diye açıklanmıştır.

“İki günde” yani yeri yarattığı dört günün dışında iki günde. Böylece göklerle yerin yaratılması altı günde tamamlanmış olmaktadır. Nitekim Yüce Allah daha önce el-Araf suresinde açıklandığı gibi “gökleri ve yeri altı günde yarattı” (7/54) diye buyurmaktadır.

Mücahid dedi ki: Bu altı günün bir günü sizin saymakta olduğunuz bin yıl gibidir. Abdullah b. Selam’dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir. Allah yeri iki günde yarattı. Orada gıdaları da iki günde takdir etti, gökleri de iki günde yarattı. Yeri pazar ve pazartesi gününde yarattı, gıdalarını orada salı ve çarşamba günleri takdir etti, gökleri de perşembe ve cuma günleri yarattı. Cuma gününün son anında da Yüce Allah Âdem’i acelece yarattı. İşte kıyametin içinde kalkacağı son saatte budur. Yüce Allah’ın yaratmış olduğu bütün canlılar – insanlarla cinler müstesna – cuma günü mutlaka korkar ve dehşete kapılırlar.

Tefsir bilginleri bunu kabul etmişlerdir. Ancak Müslim’in rivayet ettiği Ebu Hureyre yoluyla gelen hadiste şöyle denilmektedir; “Resulullah (sav) elimi tuttu ve: “Allah toprağı cumartesi günü yarattı…” diyerek hadisi zikretmektedir.[2]

Kurtubi’nin henüz duman halindeki bir gökyüzünde, henüz düzenlenmemiş yedi göklerde ve henüz düzenlenen yeryüzünde neyi ölçü alarak her biri bin yıl tutan haftanın günlerini pazar, pazartesi, palı, çarşamba, perşembe, cuma ve cumartesi olarak tanımladığı bir sır değildir. Bu ifadeleri Yahudilerden aldığı gün gibi aşikardır.

Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde hareket ediyordu. 

Tanrı, “Işık olsun” diye buyurdu ve ışık oldu. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı. Işığa “Gündüz”, karanlığa “Gece” adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu. 

Tanrı, “Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın” diye buyurdu. Ve öyle oldu. Tanrı gök kubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı. Kubbeye “Gök” adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu. 

Tanrı, “Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün” diye buyurdu ve öyle oldu. Kuru alana “Kara”, toplanan sulara “Deniz” adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. 

Tanrı, “Yeryüzü bitkiler, tohum veren otlar, türüne göre tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları üretsin” diye buyurdu ve öyle oldu. Yeryüzü bitkiler, türüne göre tohum veren otlar, tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları yetiştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve üçüncü gün oluştu. 

Tanrı şöyle buyurdu: “Gök kubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri, mevsimleri, günleri, yılları göstersin.” Ve öyle oldu.  Tanrı büyüğü gündüze, küçüğü geceye egemen olacak iki büyük ışığı ve yıldızları yarattı.  Yeryüzünü aydınlatmak, gündüze ve geceye egemen olmak, ışığı karanlıktan ayırmak için onları gök kubbeye yerleştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.  Akşam oldu, sabah oldu ve dördüncü gün oluştu. 

Tanrı, “Sular canlı yaratıklarla dolup taşsın, yeryüzünün üzerinde, gökte kuşlar uçuşsun” diye buyurdu. Tanrı büyük deniz canavarlarını, sularda kaynaşan canlıları ve uçan çeşitli varlıkları yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü. Tanrı, “Verimli olun, çoğalın, denizleri doldurun, yeryüzünde kuşlar çoğalsın” diyerek onları kutsadı. Akşam oldu, sabah oldu ve beşinci gün oluştu. 

Tanrı, “Yeryüzü çeşit çeşit canlı yaratık, evcil ve yabanıl hayvan, sürüngen türetsin” diye buyurdu. Ve öyle oldu. Tanrı çeşit çeşit yabanıl hayvan, evcil hayvan, sürüngen yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü. 

Tanrı, “Kendi suretimizde, kendimize benzer insan yaratalım” dedi, “Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.”

Tanrı insanı kendi suretinde yarattı, onu Tanrı’nın suretinde yarattı. Onları erkek ve dişi olarak yarattı. Onları kutsayarak, “Verimli olun, çoğalın” dedi, “Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun. İşte yeryüzünde tohum veren her otu, tohumu meyvesinde bulunan her meyve ağacını size veriyorum. Bunlar size yiyecek olacak. Yabanıl hayvanlara, gökteki kuşlara, sürüngenlere –soluk alıp veren bütün hayvanlara– yiyecek olarak yeşil otları veriyorum.” Ve öyle oldu. Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve altıncı gün oluştu.

Gök ve yer bütün öğeleriyle tamamlandı. Yedinci güne gelindiğinde Tanrı yapmakta olduğu işi bitirdi. Yaptığı işten o gün dinlendi. Yedinci günü kutsadı. Onu kutsal bir gün olarak belirledi. Çünkü Tanrı o gün yaptığı, yarattığı bütün işi bitirip dinlendi. 

Göğün ve yerin yaratılış öyküsü: RAB Tanrı göğü ve yeri yarattığında, yeryüzünde yabanıl bir fidan, bir ot bile bitmemişti. Çünkü RAB Tanrı henüz yeryüzüne yağmur göndermemişti. Toprağı işleyecek insan da yoktu. Yerden yükselen buhar bütün toprakları suluyordu. RAB Tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Âdem yaşayan varlık oldu.[3]

Yahudilerin hezeyanlarını tefsir adı altında Kur’an’a giydirmeye çalışan bu sözde Kur’an’i anlayış, daha yedi göklerin neresi olduğu hakkında net bir şey söyleyemezken, onların hangi günlerde nasıl yaratıldığını tespit edecek dakikliği sergilemektedir. “Gökleri ve yeri altı günde yarattı” ifadelerinde geçen “yevm” kelimesini her biri bin yıl süren altı gün olarak tanımlayan Kurtubi, her şeye rağmen bu bin yıllık dönemleri haftanın günleri üzerinden tanımlamakta bir beis görmemiştir. Hem Kur’an’da geçen yevm kelimelerini bin yıl olarak tanımlamak hem de o bin yıllara haftanın günlerinin isimlerini vermek nasıl bir savrulmadır anlaşılır gibi değildir. İsrailiyatı (aslında Yahudiliği) başvurulacak temel kaynak olarak gören bu anlayışı Allah’a havale ediyoruz.

Kurtubi de dahil eski – yeni müfessirlerin tamamı “gökleri ve yeri altı günde yarattı” ifadelerinde geçen “yevm” kelimelerini, bildiğimiz manada 24 saatlik gün olarak değil, evre, etap olarak anlamışlardır. Zamanının kozmoloji ilmine vakıf olan Razi, tefsirinde Araf 7/54 ayeti bağlamında geçen “altı gün” ile ilgili önce soruları ortaya koymuş, sonrada bu soruları kendi zaviyesinden cevaplamıştır.

MEZKÛR YEDİ SUAL ve RAZİ’NİN CEVAPLARI

Birisi şöyle diyerek bir soru sorabilir: “Bir şeylerin altı günde yaratılmış olmasını, yaratıcıyı ispat için bir delil kılmak imkansızdır!” Bunu birkaç yönde açıklayabiliriz…

  1. Sonradan var olan bu şeylerin, bir yaratıcının varlığına delâlet ediş yönü ya onların sonradan meydana gelişleri ya onların mümkin oluşları ya da bu ikisinin toplamıdır. Onların altı günde veya tek günde meydana gelişlerinin, bu hususta kesinlikle bir manası yoktur.
  2. Akıl, bütün bu hallerin hadis (sonradan) olmalarının caiz (mümkin) olduğuna delalet eder. Bu böyle olunca, bu durumda bu sonradan oluşun, altı günde meydana geldiğine, ancak bir muhbir-i sadıkın (doğru bir habercinin) verdiği haberlerle kesin olarak hükmetmek mümkün olur. Bu ise, hür ve irade sahibi bir ilahın varlığını bilmeye dayanır. Binâenaleyh biz bunu, yaratıcının ispatı için bir mukaddime yaparsak, o zaman devr-i fasid gerekir.
  3. Göklerin ve yerin bir defada yaratılmaları, altı günde meydana gelmelerinden daha fazla Allah’ın kudretinin ve ilminin mükemmelliğine delâlet eder. Anlattığımız üç husus, bu şekilde sabit olunca deriz ki: Yaratıcının varlığına delalet eden şeyi ispat hususunda Cenab-ı Hakk’ın, gökleri ile yeri altı günde yaratmış olduğunu zikretmesinin hikmeti nedir?
  4. Allah Teâlâ’nın burada, sadece göklerin ve yerin yaratılışını zikretmekle yetinip, diğer varlıkların yaratılışından bahsetmeyişinin sebebi nedir?
  5. Gün, geceden ancak güneşin doğuşu ve batışı ile ayrılır. Binâenaleyh güneş ve ay yaratılmazdan önce “günlerin” olduğu nasıl düşünülebilir?
  6. Allah Teâlâ “Ve bizim emrimiz, birdir, bir göz kırpması gibidir” (Kamer 50) buyurmuştur. Bu adeta, O’nun “gökleri ve yeri altı günde yaratan…” buyruğuna zıt gibidir.
  7. Allah Teâlâ, gökleri ve yeri birbirini izleyen bir zaman içinde yaratmıştır. Öyleyse, onları yaratma işini altı günle kayıtlamanın hikmeti nedir?

Biz deriz ki: Biz ehl-i sünnet ve’l cemaatin mezhebine göre, bütün bu sorular hakkında verilecek cevap, gayet kolay ve açıktır. Çünkü Allah Teâlâ, istediğini yapar, dilediği hükmü verir. Yaptığı hiçbir şey hususunda O’na itiraz edilemez. O’nun yaptığı hiçbir şey için, (tarafımızdan) “neden, niçin?” diye sorulamaz.

“Razi, böyle dedikten sonra soruların cevabını da vermiştir, onları aktarmaya devam edeceğiz. Fakat ortaya haklı sorular koyduktan sonra cevaplara yukarıda söylediği gibi “Çünkü Allah Teâlâ, istediğini yapar, dilediği hükmü verir. Yaptığı hiçbir şey hususunda O’na itiraz edilemez. O’nun yaptığı hiçbir şey için, (tarafımızdan) “neden, niçin?” diye sorulamaz” şeklinde bir cümleyle başlamak hem soruları hem de cevapları anlamsız, boş ve kötü niyetli sorular haline getirmektedir. Kaldı ki bu soruların hiçbiri (haşa) Allah’ı sorgulama çabaları değil, O’nun bahsettiği, resuller aracılığıyla bize ulaştırdığı vahiyleri anlama çabalarıdır. Soruların cevaplarına böyle bir paragrafla başlayan Razi, cevabı çok kolay dediği yukarıdaki yedi soruyu şu şekilde yanıtlamıştır.”

Birinci soruya şöyle cevap veririz: Allah Teâlâ, Tevrat’ın baş kısmında, gökleri ve yeri altı günde yarattığını bildirmektedir. Araplar, Yahudilerle temas halindeydiler. Görünen odur ki, onlar bunu o Yahudilerden duymuşlardır. Bu sebeple de Cenab-ı Hakk sanki “putlara ve heykellere tapmakla meşgul olmayın. Çünkü sizin rabbiniz, bilgili olan insanlardan, alabildiğine geniş ve büyük olan bu gökleri ve yeri altı günde yarattığını duyduğunuz zattır” demek istemiştir.

Altı gün yerine bir defada yaratmak daha büyük delil olurdu.[4]

Üçüncü soruya şöyle cevap veririz: Bundan maksat şudur: Hak Teâlâ, her ne kadar bütün şeyleri bir anda yaratmaya kâdir ise de O her şeye muayyen bir sınır ve zaman tayin etmiştir. Binâenaleyh O, o şeyleri varlık alemine, ancak bu tarzda sokar. O, kendisine itaat edenlere mükafatlarını o anda ulaştırmaya, günahkarlara da cezalarını, aynı anda yetiştirmeye kadir ise de ancak ne var ki O, bu iki şeyi belirli ve muayyen bir zaman erteler. Bu erteleme işi, Allah Teâlâ’nın kullarını ihmal ettiğinden dolayı değil, aksine daha öncede bahsettiğimiz gibi, O’nun her şeyi, meşietinin önceliğinden dolayı muayyen bir vakte tahsis etmesinden dolayıdır. Binâenaleyh o şey, o vakitten ayrılıp onun dışına çıkamaz. İşte bu hususa, O’nun Kaf suresinde, önce “biz bunlardan evvel nice nesilleri helak ettik ki, onlar kuvvetçe kendilerinden daha güçlü idiler. (Öyle ki ölümden kurtulmak için) memleketlerde delikler aramışlardı. (Fakat) kaçıp kurtulmaya bir (çare) var mıydı? Şüphesiz bunda aklı olan yahut kendisi huzur içinde olarak kulak veren kimseler için elbette bir öğüt vardır” (Kaf 36-37) buyurup, sonra da “Andolsun ki biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan şeyleri altı günde yaratmışızdır. Bize hiçbir yorgunluk da dokunmamıştır. (Öyleyse) sende söyledikleri her şeye karşı sabret” (Kaf 38-39) buyurması da delâlet eder. Böylece Cenab-ı Hakk onlara, kendisine şirk koşan ve peygamberlerini tekzib edip yalanlayan kimselerden olmak üzere, Arapların müşrik olanlarından daha güçlü kuvvetli olanları da helak ettiğini haber vermiştir. Ancak ne var ki, kendisinde bulunan bir maslahat ve faydadan ötürü, o müşriklere mühlet vermişti. Bu tıpkı, Cenab-ı Hakk’ın gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları, mühlet tanıma hususunda kendisine ârız olan bir yorgunluk söz konusu olmaksızın, ard arda altı günde yaratması gibidir. Allah Teâlâ bu yolla, alemi aynı anda değil yavaş yavaş yarattığını beyan edince, bundan sonra “şirk ve yalanları konusunda ne derlerse sen sabret. Onarın cezalandırılması hususunda acele etme. Bilakis, Allah’a tevekkül ve işleri O’na havale et” buyurmuştur. Bu, müfessirlerin söylemiş olduğu şu sözün manasınadır. Allah Teâlâ, sırf kullarına işleri hususunda yumuşaklığı ve sabrı öğretmek, bir de sevap ve cezanın gecikmesinin mükellefi, işleri ihmal etmeye sürüklenmemesi için, alemi altı günde yaratmıştır. Alimler arasında, bu hususta bundan başka şu iki izahı yapanlar da bulunmaktadır.

Birinci İzah: Bir şey, bir anda yaratılıp, sonra da yaratılma ve meydana getirme işi kesilince, belki insanların kalbine, bu işin tesadüf olarak meydana geldiği fikri gelebilir. Ama, eşya maslahat ev hikmete uygun olarak ard arda, peş peşe meydana geldiğinde bu onların kadim, hâkim, kadir ve rahim olan bir var edenin var etmesiyle geldiğine daha fazla delalet etmiş olur.

İkinci İzah: Delil ile sabittir ki, Allah Teâlâ önce akıllı varlığı yaratır sonra da gökler ve yeri yaratır sonra akıllı varlık da her an her zaman, ard arda peş peşe birtakım şeylerin meydana geldiğini müşahede ederse, bu onun ilmini ve basiretini daha fazla kuvvetlendirir. Çünkü bu delil, ard arda, peş peşe olarak onun aklında tekerrür eder. Böylece de bu, yakin ifade etme hususunda daha kuvvetli bir yol olmuş olur. 

Dördüncü soruya şöyle cevap veririz: Bu ayette göklerin ve yerin yaratılması ifadesi, o ikisi arasında kalanların yaratılmasını da ihtiva etmektedir. Bunun delili, Cenab-ı Hakk’ın diğer ayetlerde, diğer mahlukatı da yaratmış olduğundan bahsetmiş olmasıdır. Mesela Allah Teâlâ, “Allah gökleri ve yeri ve bunların arasında olan şeyleri altı günde yaratan sonra hükmü arşı istiva edendir. Sizin ondan başka dostunuz ve yardımcınız yoktur” (Secde 4): “Ölmeyen O Baki’ye güvenip dayan, O’na hamd ile tespih et. Onun kullarının günahlarından hakkıyla haberdar olması yeter. O, gökleri ve yeri, aralarında olan şeyleri altı günde yaratan…dır” (Furkan 58-59) ve “Andolsun ki biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan şeyleri altı günde yaratmışızdır…” (Kaf 38) buyurmuştur.

Beşinci soruya şöyle cevap veririz: Bundan murad, Cenab-ı Hakk’ın, gökleri ve yeri, altı gün miktarında yaratmış olmasıdır. Bu Allah’ın “Orada sabah akşam (rızıkları da ayaklarına gelecektir)” (Meryem 63) buyruğu gibidir ki bundan murad da “dünyadaki sabah akşam miktarınca…” manasınadır. Zira orada henüz ne gece bulunmaktadır ne de gündüz.

Altıncı soruya şöyle cevap verilir: Hak Teâlâ’nı “Ve bizim emrimiz, birdir, bir göz kırpması gibidir…” (Kamer 50) buyruğu zatlardan her birini yaratma ve onlardan her birini yok etme manasınadır. Çünkü, bir zatı (varlığı) yaratmak, var olan bir şeyi de yok etmek farklı farklı vakitlerde olmaya müsait değildir. Dolayısıyla onları ancak bir defada yapmak mümkündür. Ama mühlet tanıma ve müddete gelince, ancak bir zaman içinde elde edilir.

Bu müddetin altı gün olarak takdir edilmesi şeklindeki yedinci soruya gelince, böyle bir soru vardi değildir. Zira Cenab-ı Hak, gökleri ve yeri, zamanın son cüzünde yaratmış olsaydı, böyşe bir soru tekrar gündeme gelirdi. Hem bazı alimler yedi sayısının büyük şerefi haiz olduğunu söylemişlerdir. Bu husus kadir gecesinin (ramazanın) yirmiyedinci gecesi olduğunun anlatıldığı yerde zikredilmiştir. Bu sabit olunca onlar şöyle demişlerdir: “Altı gün, alemin yaratılması: yedinci gün ise mülkün ve hükümranlığın mükemmelliğinin meydana gelmesi hususunda söz konusudur. İşte bu yolla mükemmellik ve kemal, yedinci gün içinde meydana gelmiş olur. Soruların cevapları böylece tamamlanmış olmaktadır.[5]

Bu satırların sahibi olan Razi kendisini sorulara cevap vermiş saymaktadır ama tüm uğraşılarımıza rağmen verilen cevapların, sorulan sorularla bir alakasını biz kuramadık. Aslında Razi’nin şu sayfalar dolusu yazdıklarından neye dair söz söylediği de anlaşılamamaktadır. Tefsirin bu bölümünde göklerin yaratılması ile ilgili ayetlerde geçen “altı gün” ifadesine açıklık getirmeye hiç değinilmemiş, konu laf kalabalığına kurban edilmiştir. Bu satırlarda yerlerin ve göklerin altı günde yaratılması ile alakalı söylenen tek söz, ayette geçen gün kavramının bildiğimiz manada gün anlamına gelmediği, Razi’nin de tıpkı diğerleri gibi “yevm” kelimesine “devir, etap, dönem” manası verdiğidir. Sonuçta cevaplara “çok kolay” diyerek başlayan Razi, hiçbir şeye cevap vermemiş, hiçbir konuya açıklık getirmemiştir. Geleneği kutsayanlara tabir ağır gelecektir ama Razi sadece zırvalamıştır. O da tıpkı Kurtubi gibi “göklerin ve yerin altı günde yaratılması” hususunda Yahudilerin anlatımlarını referans olarak almıştır.

Razi, “evre, devir, etap” anlamını verdiği “yevm” kelimesi ile ilgili görüşünü Fussilet 41/9-12 ayetlerinin tefsiri bağlamında ise şöyle açıklamaktadır.

“Ehl-i eser (hadisçiler), Allah Teâlâ’nın yeryüzünü pazar ve pazartesi günlerinde, yerdeki şeyleri salı ve çarşamba günlerinde, gökleri ve göktekileri perşembe ve cuma gününde yarattığını, cuma gününün son saatinde, hepsinin yaratılışını tamamladığını ve bu son saatte Âdem’i yarattığını söylemişlerdir ki son saat, kıyametin koptuğu saattir.

İmdi, “yevm” (gün), bir gece ve gündüzün toplamıdır. Bu ise ancak güneşin doğması ve batmasıyla meydana gelir. Gökler, güneş ve ay yaratılmazdan önce, “gün” kavramı nasıl düşünülebilir?” denilirse, biz deriz ki: “Bu, “eğer ortada bir gezegen ve güneş bulunmuş olsaydı, bu yaratma müddeti, bir günlük bir miktar kadar olurdu” demek olan bir zaman dilimi manasınadır.”[6] 

İlke yok, kural yok, çerçeve yok!.. Bu sözler güya Kur’an’ı daha anlaşılır kılmak için tefsir sayılmaktadır. Yahudiliğin Kur’an tefsiri adı altında yutturulmasından başka bir anlamı olmayan bu zırvalar çağlar boyunca itibar görmüş ve hala da itibar görmeye devam etmektedir.

Giriş kısmında Kur’an’ın gökler ve yer hakkındaki tüm sunumlarının sıradan insan aklına hitaben olduğunu, eski – yeni tüm müfessirlerin de bu sunumu astro fizikçilerin bilgisi seviyesine taşıdığını söylemiştik. Kendisi de çağının astronomi ilmine vakıf olan Razi’nin bu satırlarından sonra, konunun hiçbir akıl seviyesinde sunulmadığını tam tersi hayal ve hezeyan seviyesine çekildiğini söylemek asla hakaret değildir…

Haddinden fazla yer verdiğimiz Razi’nin hezeyanlarını bir kenara bırakalım…

Kur’an’da geçen “gökler” tabiri hem yaratılış hem de tabaka tabaka olması yönünden mevcut kozmoloji bilgilerinin tamamı ile çelişmektedir. Çünkü hem geçmişte hem de günümüzde uzay düzleminin birden fazla olduğunu, bunların biri diğeri üzerinden yedi kat olduğunu söyleyen tek bir astronom dahi çıkmamıştır. Kozmoloji ilminin günümüzde ulaştığı bilgilere göre uzay düzlemi tek bir tanedir ve günümüz teknolojisine göre konuşacak olursak bu düzlemin bir ucundan diğer ucuna uzaklığı 14,8 milyar ışık yılı mesafesindedir. (Bu bilgileri tasvip ettiğimiz için değil, müfessirler ile kozmoloji ilmi arasındaki çelişkiyi göstermek için ifade etmekteyiz.) Yedi gökler ifadesini bilimsel yönden ve günümüz kozmoloji bilimine göre açıklayan çağdaş ilahiyatçılara göre, Kur’an’ın “semae’d dünya” (en yakın sema – dünya seması – birinci kat sema) dediği şey kozmoloji ilminin “uzay düzlemi” dediği şeydir. Gök cisimlerinin tamamı bu düzlemde bulunmaktadır. Nitekim Kur’an’ın tamamında yedi göklerde herhangi bir yıldızın bulunduğuna dair açık bir ifade bulunmamaktadır. Evet birçok ayette “lehu ma fis semavat” (göklerdeki akılsız varlıklar onundur) veya “lehu men fi’s semavat” (göklerdeki akıllı varlıklar onundur) gibi ifadeler bulunmaktadır ama açık olarak göklerde bir yıldızın veya güneş, ay, gezegenler gibi gök cisimlerinin bulunduğuna dair tek bir ifade dahi yoktur. Kur’an’ın tamamında “kuşların uçtuğu, rüzgârın estiği, bulutların yürüdüğü, güneş, ay, yıldızlar ve gezegenlerin bulunduğu mekân” hep “es-sema” (gök) olarak tekil şekilde ifade edilmiştir.

Günümüz kozmoloji ilmi, uzay düzleminin yaratılması ile ilgili getirdiği en uç nazariye herkesin bildiği “Big bang / Büyük patlama” nazariyesidir. Bu nazariyeye göre 14,8 milyar yıl önce bir patlama ile hem uzay düzlemi hem de o uzay düzlemi üzerindeki gök cisimleri oluşmaya başlamıştır. Bu oluşum birdenbire olmamış hem uzay düzlemi hem de onun üzerindeki varlıklar çok uzun zamanlarda ve aşama aşama oluşmuştur. Fakat her ne olursa olsun uzay düzlemi tek bir tanedir.

Uzay düzlemine bakan her insan ne yöne bakarsa baksın merkeze üzerinde yaşadığımız dünya gezegenini almak zorundadır. Üzerinde yaşadığımız gezegenin merkeze alınması, gezegenin uzay düzleminin merkezinde olmasından dolayı değildir. İnsan türünün bir şeye bakarken kendisine bir nirengi noktası belirleme zorunluluğundan dolayıdır. Nitekim üzerinde yaşadığımız gezegenin evrenin merkezinde olduğunu söylemek, evrenin tamamını bilmeyi gerekli kılmaktadır. Aksi halde Dünya gezegenin, tamamını bilemediğimiz uzay düzleminin merkezinde olduğunu söylemek anlamsız olacaktır.

Günümüz kozmoloji ilmine göre, müfessirlerimizin “es-semae’d dünya” dedikleri uzay düzlemi bile insan türü için sonu gelmez bilinmezliklerle doludur. Yine müfessirlerimize göre “en yakın sema olan” (semae’d dünya) dedikleri uzay düzlemin de ötesinde bulunan diğer altı gök ise hayal edilse bile kavranamayan bir olgu olarak ortada durmaktadır. Fakat kozmoloji ilmi ve müfessirlere göre bir tanesi bile sonsuz sayıda bilinmezliklerle dolu olan gök ve gökler, Kur’an tarafından bilinen, görünen, kavranabilen bir şey olarak takdim edilmiştir.

Araf 7/185

اَوَلَمْ يَنْظُرُوا ف۪ي مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍۙ وَاَنْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ اَجَلُهُمْۚ فَبِاَيِّ حَد۪يثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ

Onlar göklerdeki ve yerdeki sınırsız hükümranlık ve nizama, Allah’ın yarattığı her şeye, ecellerinin yaklaşmış olabileceğine hiç bakmadılar mı? Peki, bundan sonra artık hangi söze inanacaklar? (DİB meali)

İsra 17/99

اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ قَادِرٌ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ وَجَعَلَ لَهُمْ اَجَلًا لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ فَاَبَى الظَّالِمُونَ اِلَّا كُفُورًا

Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allah’ın kendileri gibilerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? Allah onlar için, hakkında hiçbir şüphe bulunmayan bir ecel belirlemiştir. Fakat zalimler ancak inkârda direttiler. (DİB meali)

Nur 24/41

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَٓافَّاتٍۜ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْب۪يحَهُۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah’ı tespih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah, onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir. (DİB meali)

Hac 22/18

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَٓابُّ وَكَث۪يرٌ مِنَ النَّاسِۜ وَكَث۪يرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُۜ وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍۜ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ

Görmedin mi ki şüphesiz, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde etmektedir. Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah, kimi alçaltırsa ona saygınlık kazandıracak hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. (DİB meali)

İbrahim 14/14

وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْۜ ذٰلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَام۪ي وَخَافَ وَع۪يدِ

Allah’ın, gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yarattığını görmedin mi? Dilerse sizi giderir ve yeni bir halk getirir. (DİB meali)

Bunlar ve benzeri daha onlarca ayet “semavat” denilen şeyin insan soyunun görüş alanında olduğunu ifade etmektedir. Yoksa insan türünün görüş alanında olmayan bir şey için “görmediniz mi, bakmadınız mı? gibi şeyler söylenmesi, insan aklının asla konumlandıramayacağı, dolayısıyla hiçbir karşılığı bulunmayan anlamsız ifadeler olacaktır.

Ramazan DEMİR


[1] Razi, Tefsir-i Kebir c.2.s.224

[2] Kurtubi, El Camiu Li Ahkami’l Kur’an, c.15.s.315

[3] Kitabı Mukaddes, Tekvin 1-2

[4] Razi, ikinci soruya cevap olarak sadece bu cümleyi sarf etmiş, kendisinin sorduğu ikinci soruya müstakil bir cevap vermemiştir.

[5] Razi, Tefsir-i Kebir, c.10.s.399-401

[6] Razi, Tefsir-i Kebir, c.19.s.361

Beğendiyseniz başkalarına da ulaştırın!

3 yorum

  1. Ramazan bey merhaba birçok videonuzu seyrettim yazılarınız okudum çalışmalarınızı takdir ediyorum ve bilgimi arttırmaya gayret ediyorum,naçizane bir eleştirim olacak ,Çalışmalarınızın ana unsuru olan İslamiyet içindeki İsrailiyat ın temizlenmesini tüm kalbimle destekliyorum,fakat derslerinizde kimsenin Arapça öğrenmek için çaba göstermediğini söylüyorsunuz o halde Allah ın insanlığa anlaşılır ve apaçık olarak gönderdiği kılavuzu anlamak için Arap filolojisi uzmanı olması size mantıklı geliyor mu? derseniz ki işinize gelmiyorsa takip etmeyin eyvallah ama çabanız insanların Kuran ı anlaması ise o zaman Siz bizim gibilerin anlayacağı bir Tercüme yapın faydalanalım,bütün Kuran meallerini çöpe mi atalım ? Bir cevap verirseniz sevinirim,bu yorumu videoların altına yapamadığım için buraya yaptım.

    Teşekkür ederim saygılarla.

  2. Merhaba Ramazan Bey
    Zikir ile ilgili videolarınızda kullandığınız harekesiz ve noktasız mushafı https://www.ircica.org/tr adresinden mi satın aldınız. Ben sizin paylaşımlarınızdan sonra Kuran-ı Kerim hakkında okumalarımı noktasız ve harekesiz mushaflar üzerinde gerçekleştirmek istiyorum. Ancak hangi mushafı almalıyım ve nereden almalıyım bilmiyorum. Yardımcı olursanız sevinirim. Çalışmalarınız da başarılar dilerim

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*