Sema ve Semavat – 01

Bismillahirrahmanirrahim

Kur’an hakkında söz söyleyenler veya herhangi bir konuyu Kur’an üzerinden anlamaya çalışanlar veya Kur’an’ı tefsir edenlerin istisnasız hepsi şu kemikleşmiş genel kabulü kendilerine temel alırlar. “Kur’an, cahili adetlerin, ilkel inançların, mitolojik düşüncelerin, hurafe ve efsanelerin egemen olduğu bir dönemde nazil oldu.”

Onlar bu söylemle Kur’an’ın içindeki bazı şeylerin indiği ortama uygun olarak, bu yapıdaki akla hitap ettiğini dolayısıyla Kur’an’da en azından bazı konuların basit ve düşük akıl profilini hedef aldığını ve o söylemlerin ilerleyen zamana ve gelişen insana göre güncellenmesi gerektiğini söylemek istemektedirler. Yine onlara göre modern insan artık hurafeler, cahili adetler, ilkel inançlar, mitolojik düşünceler ve efsanelerden uzak gelişmiş insandır. Bu yüzden eğer günümüz gelişmiş modern çağın insanı Kur’an’ı doğru anlamak istiyorsa Kur’an’ın indiği bu bağlamı mutlaka göz önünde bulundurmak, en azından Kur’an’ın içindeki bazı şeylerin o günün cahil, ilkel, kafası mitlerle ve efsanelerle dolu insanına hitap ettiğini göz önünde bulundurmak ve hatta mümkünse onların o ilkel seviyesine inmek zorundadır.

Mesela; Kur’an’ın indiği ortamda insanlar susuz, kurak çöllerde ve yeşillikten uzak, ekinin bitmediği bir coğrafyada yaşıyorlardı. Bu halde durumda ömür süren, kafası mitlerle ve efsanelerle dolu o günün gelişmemiş ilkel çöl Arabının refah ve mutluluk tanımları; tehlikelerden uzak, su derdi olmayan yemyeşil bahçeler içine kurulmuş bir çadır, çadırda oturan sadık eşler ve çadır önünde oynayan boy boy çocuklar olduğu için, Kur’an’da bu anlayışa uygun olarak cennet tasvirlerini hep bu hayali göz önünde bulundurarak yapmıştır.

Rahman suresi 64-72 ayet mealleri;

O iki cennet koyu yeşil renktedir.

O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

İkisinde de durmadan fışkıran iki kaynak vardır.

O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

İçlerinde her türlü meyve, hurma ve nar vardır.

O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

Onlarda huyları güzel, yüzleri güzel dilberler vardır.

O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

Onlar, çadırlara kapanmış hurilerdir.

(Diyanet İşleri Başkanlığı Meali)

Onlara göre bu ve benzeri ayetlerdeki tasvirlerin hepsi kurak, susuz çöllerde yaşayan ve daima nehir kenarlarında sulak bahçeler hayali kuran o günün cahil, kafası hurafelerle dolu, varlığa mitler ve efsaneler üzerinden bakan cahili Arap anlayışına inmiştir. Günümüz gelişmiş modern insanının refah ve mutluluk ile ilgili hayalleri bunun çok daha ötesinde gelişmiş hayallerdir. Her şeyden önce teknolojinin zirvesini yakalamış günümüz modern insanın mutluluk hayallerinde çöl bedevileri gibi çadırda yaşamak yoktur. Onun refah ve mutluluk anlayışı, kapısında son model arabaların bulunduğu oldukça gösterişli villalar, emrinde bahçıvanlıktan aşçılığa kadar çeşitli görevleri yapan hizmetliler, son teknoloji ürünü elektrikli ve elektronik ev eşyaları, ebeveyn banyolu yatak odaları, bir köşesinde şömine bulunan oldukça gösterişli salonlar, tam ortasında mangalda pişirdiği etleri yiyebileceği çardakların olduğu nazlı nazlı akan nehir kenarlarındaki bahçeler ve mutlaka yüzme havuzlarının bulunduğu meskenler şeklinde tanımlanmaktadır. Hatta bir köşesinde optik kablolarla internet ve wifi hizmetinin bulunmadığı meskenler ne kadar güzel olurlarsa olsunlar artık ilkeldirler.

Doğrusunu söylemek gerekirse bir buçuk milyara yaklaşan Müslümanlardan hiçbirinin, kombi ile ısıttığı banyoları bulunan evleri terk edip, banyo suyunu ateşte ısıttığı çadırlarda yaşamak gibi bir hayali yoktur. Hatta imkansızlıktan dolayı çadırda yaşamak zorunda kalanların hayali bile elini sıcak sudan soğuk suya sokmayacağı evlerdir.

İşte onlara göre Kur’an’ın tüm cennet tasvirlerini günümüz gelişmiş modern insanı için oldukça ilkel kalan bir şekilde yapması, o günün cahil Arapların anlayışlarını göz önünde bulundurmasından dolayıdır.

Kur’an’ın indiği ortamı koyu bir cahiliye olarak niteleyen ve Kur’an’da kullanılan birçok tanımlamaların bu akla hitap ettiğini söyleyen anlayış, teknolojik gelişmeleri ve ulaşılan bilgi seviyesini göz önüne alarak günümüz gelişmiş modern insanını o günkü Arap cahiliye aklının müptela olduğu ilkellikten uzak bir noktaya konumlandırmaktadır. Yani onlara göre günümüzün gelişmiş modern insanı cahili adetlerden, puta tapıcılık gibi ilkel inançlardan, mitolojik düşüncelerden, batıl inançlardan, hurafe ve efsanelerden arınmış selim bir akla sahiptir.

Günümüz insanını seçkin bir yere koyup Kur’an’ın indiği ortamdaki insanları hem medeni hem de akli gelişmişlik olarak oldukça aşağılara yerleştiren bu yaklaşım, elbette ki Kur’an’ı da günümüz dünyasına uyarlanması gereken eski bir metin olarak görecektir. Çünkü onlara göre Kur’an o eski ilkel aklı aydınlığa ulaştırıp ilkellikten kurtarmak için inmiştir. “Son gelen en iyi ve en gelişmiş olandır” cümlesiyle özetleyebileceğimiz bu yaklaşım biçimi, günümüz insanının o eski Arap cahili anlayıştan daha çok çeşitli ve daha karmaşık putlara sahip olduğunu, onlardan daha fazla cahili anlayışlar, batıl inançlar, hurafeler ve efsanelere meftun olduğunu hiç görmek istemez… Toplumların ona uymak için kendilerini paralarcasına heba ettikleri “demokrasi” denilen şeyin kökeninde bile ilkel Yunan mitolojisi olduğunu hiç ama hiç aklına getirmemektedir.

Günümüz toplumlarının eski Arap cahiliyesinden daha karanlık ve daha ilkel bir ortamı yaşadıklarını bir kenara bırakıp, Kur’an’ın bağlamla ilgisini kurmak için çaba sarf edenlerin yaklaşım biçimlerine dönecek olursak, bunlar bazı konularda Kur’an’ın Arap cahili aklının seviyesine hitap ettiğini söylerlerken, özellikle kevni ve kozmik konularda bu sefer tam tersi bir tutum takınarak, bu konuları arap cahili aklın ulaşması asla mümkün olmayacak bir seviyeye taşımaktadırlar.

Fussilet 41/9

قُلْ اَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذ۪ي خَلَقَ الْاَرْضَ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُٓ اَنْدَادًاۜ ذٰلِكَ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۚ

De ki: “Siz mi yeri iki günde (iki evrede) yaratanı inkâr ediyor ve O’na ortaklar koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.” (DİB meali)

Fussilet 41/10

وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ مِنْ فَوْقِهَا وَبَارَكَ ف۪يهَا وَقَدَّرَ ف۪يهَٓا اَقْوَاتَهَا ف۪ٓي اَرْبَعَةِ اَيَّامٍۜ سَوَٓاءً لِلسَّٓائِل۪ينَ

O, dört gün içinde (dört evrede), yeryüzünde yükselen sabit dağlar yarattı, orada bolluk ve bereket meydana getirdi ve orada rızık arayanların ihtiyaçlarına uygun olarak rızıklar takdir etti (DİB meali).

Fussilet 41/11

ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًاۜ قَالَتَٓا اَتَيْنَا طَٓائِع۪ينَ

Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de, “İsteyerek geldik” dediler. (DİB meali)

Enbiya 21/30

اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَاۜ وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ

İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı? (DİB meali)

Daha başlangıçta birtakım konuları gündeme getirerek, o konularda Kur’an’ın kullandığı basit (!) dili gelişmemiş Arap cahili aklın seviyesine inmek için bir zorunluluk olarak açıklayan yaklaşımlar, konu yukarıya aldığımız ayetlerin bahsettiği gibi Kevni ve kozmik olaylar olunca, ayetlerin Arap cahili aklını muhatap aldığı söylemini bir kenara bıraktıkları gibi, sanki Mekke toplumundaki herkes birer Astro Fizikçiymiş gibi açıklamalar getirmektedirler. Hangi tefsirciye bakılırsa bakılsın yukarıdaki ayetleri açıklarlarken; Batlamyos’tan Copernicus’a, Newton’dan Einstane’ye, Stephan Hawkins’ten Hubble’a ne kadar Astro Fizikçi görüşü varsa hepsini harmanlayarak güya ayetleri daha anlaşılır hale getirmektedirler. Kaldı ki onların anlattıklarını bırakın o günün Arap cahili aklının anlamasını, bugünün gelişmiş modern insanların çok büyük bir kısmının bile anlaması mümkün değildir. Yeri geldiğinde Kur’an’ın Arap cahili aklının seviyesine indiğini söyleyen bu yaklaşımlar iyi niyetli olsalar bile hastalıklı ve en hafif tabirle iki yüzlü yaklaşımlardır.

Tefsirlerinde ayetin bahsettiği konuları Astro Fizikçiler seviyesinde açıklamaya kalkışan tefsircileri, bunu yaparlarken bile iki yüzlülüğü elden bırakmamaktadırlar. Ayeti sağdan soldan devşirdikleri yüksek Astro Fizik ve Kozmoloji bilgileri üzerinden tefsir ederlerken ayetin başında gelen اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا “o kafirler görmediler mi?” ifadesini resmen görmezden gelmektedirler. Tek başına bu ifade bile konunun Astro Fizikçiler seviyesinde olmadığını, sonradan ve hatta inanmayan insanların akıllarının alacağı seviyede olduğunu göstermesi açısından yeterli delildir. Çünkü ayet kafirlerin Astro Fizikçi olanlarını değil hiçbir istisna yapmadan tamamını muhatap almaktadır. Yani muhatap alınan o kafirlerin ayetin dikkat çektiği şeyi görmeleri veya anlamaları için Einstein, Stephen Hawking veya Newton gibi yüksek seviyede Kozmoloji bilgisine sahip olmaları gerekmemektedir. Yeri geldiğinde Kur’an’ın üslubunda kullandığı hitap seviyesini Arap cahili aklın ilkel seviyesine indiren bu tür yaklaşımlar, yeri geldiğinde sanki o toplumdaki bireylerin her biri, dehşetengiz kozmoloji bilgisine sahipmiş gibi hareket etmektedirler.

Aslında bu yaklaşım sadece yukarıya aldığımız ayetlerle sınırlı değildir. Kur’an’da özellikle kozmik olaylardan veya yaratılış süreçlerinden bahseden ayetlerin tamamında aynı yaklaşım sergilenmiştir.

Fakat Kur’an’ın tamamına baktığımızda kozmik veya yaratılış ayetleri de dahil tüm sunumların vasat akıl hedef alınarak yapıldığı rahatlıkla görülecektir. Mesela; inanmayan kavminin tamamını muhatap alan Nuh, göklerin yedi tabaka olarak yaratılmasını delil olarak ileri sürmektedir.

Nuh 71/15

اَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللّٰهُ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۙ

‘Görmediniz mi, Allah yedi göğü tabaka tabaka nasıl yaratmıştır? (DİB meali)

Kendi kavmine “görmediniz mi” diye seslenen Nuh, herhalde kavminden Stephen Hawking kadar kozmoloji bilgisine sahip olup olmadıklarını sormamıştır. Bu söylemi göz ardı ederek ayette geçen “yedi göğün tabaka tabaka yaratıldığını” ancak astronomların anlayabileceği bir düzeyde açıklamaya çalışmak, bağlam diye kendilerini paralayanların iki yüzlülüğü adeta deşifre edilmektedir. Oysa basit bir akıl yürütmeyle bile Nuh’un kavminden astronomlara seslenmediği sonucuna rahatlıkla ulaşmak mümkündür.[1]

Fakat konusu Kozmoloji olan her ayetin tefsirinde gelmiş geçmiş astronomlara başvurmuş olsalar da ne geçmişte ne günümüzde “yedi gök” tabirinin neyi ifade ettiğini bir türlü tespit edememişlerdir. Üstelik kendi görüşleri ile itibar ettikleri Astro Fizikçilerin görüşleri daima birbiriyle çelişkili haldedir. Çünkü Kur’an’da geçen سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۙ (seb’a semavatin tibaka) “tabakalar halinde yedi gök” ifadesinden yola çıkan ulema, gördüğümüz uzay boşluğunun birbiri üstüne bina edilmiş yedi tabaka olduğunu söylerlerken, eski yeni astro fizikçilerin hepsi uzay düzleminin sadece bir tek düzlem olduğunu söylemektedirler. Bu çelişkinin de farkına varan tefsirciler, kendi elleriyle oluşturdukları bu çelişkiyi açıklamaya çalıştıkça yeni çelişkilere sebep olmuşlardır.

Ayetlerde geçen سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۙ (seb’a semavatin tibaka) “tabakalar halinde yedi gök” ifadesinden yola çıkan müfessirler, yedi göğün nereleri olduğu hususunda 8 farklı görüş ileri sürmüşlerdir. İlerde de ele alacağımız Fussilet 9-11 ve Bakara 29. Ayetlerinden yola çıkan müfessirler aynı zamanda göklerin mi yerin mi önce yaratıldığı hususunda bile onlarca değişik görüş ileri sürmüşlerdir. Onların ayetleri daha anlaşılır hale getirmek için görüşlerine başvurdukları eski yeni Astro Fizikçilerin tamamı bu konuda tek bir şey bile söylememişlerdir. Çünkü müfessirlerin sema ve semavata yükledikleri anlam ile hemen hepsi seküler olan bilim insanlarının uzay düzlemine yükledikleri anlam aynı değildir. İki farklı söylemin temelde birbirinden ayrıldığını görmek istemeyen müfessirler günümüzde bile “bilimsel tefsir” adı altında seküler varlık anlayışı ile ilahi varlık anlayışının arasını bulmaya çalışmaya uğraşmaktadırlar.

Bunun yanında Kur’an’ın sema ve semavat kavramlarını sunuş biçimi, semavatı birbiri üzerinde yedi tabaka olarak gören müfessirleri oldukça zor durumda bırakmış ve hatta bazen görüşlerinden vazgeçmemek uğruna edatlara ve kelimelere hiç olmayacak yönde manalar vermeyi bile göze almışlardır. Mesela, Bakara suresinin 29. ayetini açıklayan Razi ve diğer müfessirler, ayette geçen ve kesinlikle öncelik ve sonralık bildiren sümme edatı hakkında şu akıl almaz yorumu bile yapmışlardır.

Bakara 2/29

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟

Yeryüzünde ne varsa hepsini siz (inşaların faydasına) yaratan, sonra göğe yönelip de onları yedi gök halinde düzenleyen O (Allah)’dır. O her şeyi hakkıyla bilenidir. (Razi tefsiri meali)

Verilen meale dikkat edilirse, önce yeryüzünün sonra ise yedi göklerin yaratılmış olduğundan bahsedildiği hemen görülecektir. Kendi tefsirinde bile önce bu meali veren Razi, önce yeryüzünün sonra yedi göklerin yaratılmasının aklen imkânsız olduğunu anlamış olacak ki, ayete bu manayı vermeye zorlayan ثُمَّ sümme edatı hakkında şu yorumu yapmıştır.

“Cenabı Hakk’ın هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ “Allah yeryüzünde olan herşeyi sizim için yarattı. Sonra semaya yöneldi…” ayeti yeryüzünün ve yerdekilerin yaratılmasının, gökyüzünün yaratılmasından önce olduğuna delalet eder. Yerdeki şeylerin yaratılması ise ancak, yeryüzünün yayılmasından sonra mümkün olur. Buna göre ayet, göğün yaratılmasından önce yeryüzünün yayılmış olmasını gerektirir. Bu durumda bir tenakuz (çelişki) ortaya çıkar. Buna şöyle cevap veririz: Allah’ın: وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَاۜ  “yeryüzünü bundan sonra yaydı” (Naziat 30) ayeti, göğün yaratılışının, yeryüzünün yaratılışından önce olmasını gerektirir, ama göğün düzenlenmesinin yeryüzünün yaratılmasından önce olmasını gerektirmez. Buna göre de böyle bir tenakuz (çelişki) kalmaz.

Biri şöyle diyebilir: Allah’ın: ءَاَنْتُمْ اَشَدُّ خَلْقًا اَمِ السَّمَٓاءُۜ بَنٰيهَا۠ (Naziat 27) رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوّٰيهَاۙ (Naziat 28) “Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa göğü yaratmak mı? O göğün boyunu yükseltti, derken ona bir nizam verdi” ayeti, gökyüzünün yaratılıp, düzene koyulmasının, yeryüzünün döşenmesinden çnce olduğunu gösterir. Ne var ki yerin döşenmesi, yerin yaratılmasından ayrılmayan bir husustu. Buna göre göğün yaratılıp düzenlenmesi, yeryüzünden öncedir. Bu durumda mesele geri gelir.

En doğru cevap şudur: ثُمَّ (sümme) lafzı, bu ayette tertibi (sıralamayı) göstermez, sadece nimetleri saymak için getirilmiştir.[2]

Aslında ortaya çıkan çelişkiyi çok iyi gören Razi, bu çelişkiden çıkmanın yolunu Kur’an’da 338 kez ve hep sıralama bildiren ثُمَّ (sümme) edatını hiç olmayacak bir şekildesıralama bildirmeyen bir edat haline getirerek çözmüştür. Hemen belirtelim ki bu edatın hiçbir şekilde sıralama bildirmeme gibi bir anlamı yoktur. Kaldı ki sıralama bildirmeyen pek çok bağlaç hem gramerde vardır hem de Kur’an’da pek çoğu kullanılmıştır.

Bu edatın anlamını değiştiren Razi ayetin devamında gelen “yedi gökler” ifadesini ise şu şekilde açıklamaktadır.

“Kur’an bu ayette (Bakara 29), “yedi gök” bulunduğunu göstermiştir. Astronomiciler bize en yakın olan semanın, Ay küresi; onun üzerindeki semanın Utarid küresi; sonra Zühre küresi; sonra Güneş küresi, sonra Merih küresi, sonra Müşteri küresi, daha sonra da Zühal küresi olduğunu söylemişlerdir. Onlar sözlerine devamla şöyle demişlerdir. “Bu sırayı ancak iki şekilde bilebiliriz. Birincisi: Setr (yıldız tutulması) meselesidir. Çünkü aşağıda olan yıldız, bizimle daha yukarıda olan bir yıldızın arasına girip, her ikisi de tek bir yıldız gibi olunca ve aşağıdaki yıldız (tutan), tutulandan – mesela Merih gezegeninin kırmızılığı, Utarid’in sarılığı, Zühre’nin beyazlığı, Müşteri’nin maviliği ve Zuhal yıldızının bulanıklığı gibi – bir vasıfla daha ileri olur. Nitekim eskiler, Ay’ın altı yıldızı; Utarid’in Zühre’yi; Zühre’nin Merih’i tuttuğunu (setrettiğini) keşfetmişlerdir. Bu şekildeki tertib, ay tutulduğu için güneş’in ay’ın üstünde olduğunu gösterir. Ancak güneş’in diğer yıldızların altında mı üstünde mi olduğunu göstermez. Çünkü güneş doğarken diğer yıldızlar kaybolduğu için, bunlardan herhangi biri ile tutulmaz.[3]

Tefsirinde çok daha uzun ve sıradan insanlar için anlaması mümkün olmayan daha uzun açıklamalar yapan Razi’ye göre tabaka halinde bulunan yedi gök tabakaları şu şekildedir. “Ay küresi; onun üzerindeki semanın Utarid küresi; sonra Zühre küresi; sonra Güneş küresi, sonra Merih küresi, sonra Müşteri küresi, daha sonra da Zühal küresi olduğunu söylemişlerdir. Onlar sözlerine devamla şöyle demişlerdir.

Bu arada hemen belirtelim ki Razi’nin yedinci gök olarak tanıttığı Zühal küresi günümüz astronomları tarafından “Satürn” olarak isimlendirilmektedir. Ona göre yedi gök tabakası güneş sistemindeki bir gezegen olan Satürn’de son bulmaktadır.

Onun dediklerini doğru kabul etsek bile birçok ayet bahse konu olan yedi göğün bakmayla görülebilecek açıklıkta olduğunu söylemektedir. Oysa Razi’nin bahsettiklerini görmek veya anlamak için bilgin bir astronom olmak gerekmektedir.

Nuh 71/15

اَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللّٰهُ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۙ

‘Görmediniz mi, Allah yedi göğü tabaka tabaka nasıl yaratmıştır? (DİB meali)

Enbiya 21/30

اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَاۜ وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ

İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı? (DİB meali)

Ayetlerin söylemi ile müfessir ve bilim insanlarının söylemleri daha temelde birbiriyle çelişmektedir. Çünkü ayetler bahse konu olan yedi göğün her akıl sahibi tarafından görülebilecek kadar açık olduğunu söylerken hem seküler bilim insanları (ki onlara göre gök yedi tane değil bir tanedir) hem de müfessirler yedi göğü anlamak için dehşet bir kozmoloji bilgisini gerekli kılmışlardır. Hatta son yüzyılda bu bir adım daha ileri götürülerek uzay düzlemini daha yakından inceleyen uzay teleskoplarının tespit ettiklerini bilmeyi bile zorunlu hale getirmişlerdir.

Bir şey hakkında asgari bilgi sahibi olmak her akıl sahibi insanın rahatlıkla erişebileceği bir şeydir ama asgari bilginin ötesine geçip daha detaylı bilgiler elde etmek her insanın yapabileceği bir şey değildir. Mesela, yeryüzünde yaşayan her akıl sahibi dünyayı aydınlatan ve ısıtan ışıkların güneşten geldiği bilgisine hiçbir açıklayıcı akla veya yüksek donanımlı aletlere ihtiyaç duymadan sadece gözlem yoluyla ulaşabilir. Ama o ışıkların ve ısının kaynağında nasıl oluştuğu, hangi aşamalardan geçtiği, hedefine nasıl ve ne kadar zamanda ulaştığı bilgisine ancak görünenin ötesine geçmesi ile ulaşabilir. Fakat o ısı ve ışıklar hakkında görünenin ötesine geçmiş bilgiler ne kadar derin ve çok olursa olsunlar sonuçta bilgilerin hepsi görünenin nasıl tezahür ettiği ile alakalıdır.

Kur’an her ne hakkında bilgi verirse versin, verdiği bilgilerdeki sunum dili her akıl sahibinin ulaşacağı düzeydedir. Bu yüzden Kur’an “din adamlığını” kesinlikle tanımaz ve Kur’an üzerinden böyle bir kitlenin ve hatta mesleğin oluşmasına asla sıcak bakmaz.

Şunu belirtelim ki “din adamlarının” ortaya çıkmasında Kur’an’ın anlaşılmaz, kapalı ve anlaması zor bir metin olması yatmaz. Ki zaten Kur’an öyle bir metin değildir. Din adamlarının ortaya çıkmasının sebebi asla Kur’an değil, insanların bizzat kendisidir. Tarih boyunca din adamları üzerinden Kur’an’a ulaşmak gibi kolaycı ve hazırcı bir yöntem izleyen geniş kitleler, Kur’an’ı anlamak için asgari düzeyde mutlaka olması gereken donanımları öğrenmeyi hep gereksiz görmüş, gerekli görse bile daima ötelemiştir. Çünkü her dönem ve çağda ona dini bilgileri veren, anlayış ve tıynetine uygun bir din adamı bulmakta hiç zorlanmamıştır. Din edinmenin yolunu din adamları üzerinden çizen geniş kitleler, hiçbir zaman dinlerini Kur’an’dan edinmemiştir.

Kolaycılığı dindarlık olarak kabul etmiş kitleler, din adamlarının peşine takıldıkça Kur’an’dan daha uzaklaşmış, din adamlarının bir şekilde Kur’an’dan devşirdikleri görüş ve yorumlarını dinin aslı olarak kabul etmişlerdir. Yaşanılan sosyal hayat lafzen olmasa bile fiilen Kur’an öğrenimini hayatın en gereksiz işlerinden ve daima ötelenebilen bir şey olarak görmeye zorlamış ve en nihayetinde Kur’an’ı, kapitalist, tüketime dayalı bir sosyal hayatın içinde platonik ilişki kurulabilen eski bir metin haline getirmiştir. Doğrusu, halkının ezici çoğunluğu kendisini Kur’an’a iman eden kişiler olarak tanımlasa bile, seçilen yaşam biçimleri, devlet düzenleri, dünyaya hâkim olan sistemler yüzünden günlük hayatlarında Kur’an her an ihtiyaç duyulan bir metin olma özelliğini çoktan kaybetmiştir. Çünkü hayat biçimi tercihleri üzerinde Kur’an’ın ya etkisi hiç yoktur ya da bu etki oldukça kısmidir. Kabul etmesi zor gelse de Kur’an’a iman lafızların ötesine geçmemektedir.

İşte kişisel donanım olarak kendisini Kur’an’dan oldukça uzağa konumlandıran geniş halk kitleleri Kur’an’ın özellikle varlıklar hakkındaki sunumlarında kullandığı dili anlamamaktadır. Bunun üstüne kendisi ile Kur’an arasına konumlandırdığı din adamlarının güya ayetleri daha anlaşılır kılmak için kullandıkları çok üst düzey sunumlarda eklenince, muhatap alınan geniş halk kitleleri kendisini Kur’an’ın muhatapları olarak görmemeye başlamışlardır ve hatta görmemektedirler.

Bu yüzden çok basit bir şekilde kavminin tamamını muhatap alan ‘Görmediniz mi, Allah yedi göğü tabaka tabaka nasıl yaratmıştır? (DİB meali) bu çağrısını, Newton’lara, Stephan Hawkins’lere, Einsteine’lere yapılmış çağrı gibi algılamıştır. Kendisiyle Kur’an arasına konuşlandırdığı din adamlarının bu ayetleri açıklarken kullandıkları yüksek kozmoloji bilgisi gerektiren sunumlar da eklenince, gökleri anlamak sıradan insanın ilgisinden tamamen çıkıp gitmiştir. Çünkü o sunumlara göre bu ayetteki gökleri anlamak için evrenin ilk oluşum safhalarını anlatan kozmik nazariyelerin (teorilerin) – ki bu nazariyelerin hepsi de günümüzde “Seküler bir varlık anlayışı” üzerine temellendirilmiştir – hepsini çok iyi bilmek gerekmektedir.

Bu yazdıklarımızdan bizim bilim düşmanlığı yaptığımız sonucuna ulaşmak isteyenler için hemen belirtelim ki söylediklerimizin bilim düşmanlığı veya dostluğu ile hiçbir alakası bulunmamaktadır. Çünkü “bilim” denilen şeyin herhangi bir tarifi yoktur ki ona düşmanlık veya dostluk yapalım. Dahası “bilim” denilen şey homojen yekpare bir şey de değildir. Bugün var olan anlayışa göre varlığın büyük bir patlama ile başladığını söyleyen “big bang” teorisi de bilimdir, bu teoriyi tamamen dışlayan ve onun zıddına nazariyeler ortaya koyan “kum saati” teorisi de bilimdir. Esasen “bilim” kavramı çağdaş putlardan müsemması olmayan ilah gibidir. Her isteyenin kolayca takabileceği aldatıcı bir maskeden başka bir şey değildir. Esasen “bilim” denilen şey çeşitli dünya görüşlerine sahip uzman kişilerin deney ve gözlem yoluyla varlıklar hakkında elde ettiği bilgilerdir. Kendilerine bilim insanı denilen bu kişilerin varlıklar hakkında elde ettikleri bilgilerin tamamı ya askeri ya da yeryüzüne hâkim olan kapitalist, tüketime dayalı hayat biçiminin ihtiyaçlarını karşılayacak eşyaların üretiminin hizmetindedir. Bilim insanlarının elde ettiği bilgilerin tamamı yeryüzünü yaşanılmaz hale getiren, tabi dengeyi bozan, savaşlar çıkarıp binlerce insanın ölümüne sebep olan şeyleri üretmiştir. Açlığı, zulmü, adaletsizliği, tabi dengenin bozulmasını, haksızlıkları evrensel olgu olarak kabul eden bilim hiçbir şekilde bu sorunları çözecek bir bilgi üretmemiştir. Çünkü bilim denilen sahte ilah daima kapitalist kodamanların emrinde bir emir eri olmaktan öteye şahsiyet takınmamıştır. Bilim insanları, Yüce Allah’ın gönderilen ayetlerini suiistimal eden din adamlarının, varlık ayetlerini suiistismal eden ikiz kardeşleridir. Sonuçta biri Yüce Allah’ın gönderilen ayetlerindeki bilgileri, diğeri Yüce Allah’ın varlık ayetlerine yerleştirdiği bilgileri suiistimal etmektedir. Nasıl ki İlkesiz, çerçevesiz, aldatıcı din adamlarına ve din anlayışına karşı olmak din düşmanlığı değilse, ilkesiz, çerçevesiz, kapitalist kodamanların emir eri olan bilim adamlarına düşmanlık beslemek de bilime düşman olmak değildir. Bilim adı altında pazarlanan ve insanları tamamen bir tüketim kölesine çeviren anlayışa karşı çıkmak asla bilim düşmanlığı değildir.

Ne yazık ki bugün Kur’an’da bahsedilen kozmik varlığı anlamak işte bu iki sömürgeci grubun kıskacındadır. Tarafsız bir gözle bakıldığında her iki kesimin de varlığı tanımlamak için yaptıkları sunumlar sıradan insanı hiç ama hiç ilgilendirmemiştir. Güneş ışığının fotonlarının güneşin merkezinde 1,5 milyon yıl önce oluşmaya başladığı bilgisi, ışınların dünyaya gelişinin 8 dakika sürdüğü bilgisi güneşi Allah’ın yaratıklarından bir yaratık olarak algılayan sıradan insanın güneşe bakışında ve ona karşı tavır geliştirmesinde etkisi neredeyse yok gibidir.

Bilim insanlarının, tarihçilerin ve din adamlarının el birliğiyle geçmiş insanları güneşi bir ilah olarak görecek kadar ilkel oldukları bilgisi ise tam bir aldatmacadır. Çünkü Yüce Allah, en azından ilk resulden başlayarak güneşin Yüce Allah’ın yaratıklarından bir yaratık olduğu bilgisini mütemadiyen ulaştırmıştır. Biraz önce günümüzden binlerce yıl önce yaşamış Nuh’un kendi kavminin dikkatini “tabaka halindeki yedi göğe” çekmesi bunun en basit örneğidir.

Varlık anlayışını Yüce Allah’tan soyutlama üzerine temellendirmiş Seküler bilim, varlıkların bir yaratanı olmadan oluştuğunu, hangi yollarla ortaya çıktığı belli olmayan insan türünün daima başıboş olduğunu, insan türünün konuştuğu diller de dahil olmak üzere bilgiyi edinme ve bir diğerine aktarma yollarının tesadüfen geliştiğini zaten temel olarak almaktadır. Varlığı daha en baştan Yüce Allah’ın iradesinden soyutlayan bu anlayışın Kur’an ayetleriyle örtüşen bir varlık anlayışına ulaşması asla mümkün değildir.

Kur’an’ın varlıklar, kozmoloji, evren hakkında verdiği bilgilerin hepsi, bunlar hakkında bilgisiz olan insanı bilgilendirmek için değildir. Bu bilgilerin tek bir amacı vardır “varlık Yüce Allah tarafından var edilmiştir” ve hiçbir şey tesadüfü, plansız, programsız değildir. Yoksa bunlar “malumat” değildir. İşte bu yüzden Yüce Allah uzaydan, gök cisimlerinden, dağlardan, nehirlerden, bitkilerden, hayvanlardan vs. bahsederken sunumlarını hep sıradan insanı hedef alarak yapmıştır. Çünkü güneşin tapınılacak bir ilah olmadığını anlamak için astronom olmaya asla gerek yoktur. Bunun için “salim bir akıl” yeterlidir.

Bakara 2/164

اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır (DİB meali)

Göklerin ve yerin yaratılmasından, yağmurla canlanan tabiata kadar uzanan bu panoramik ayetlerin muhatap aldığı kitlenin özelliği, ayetin sonunda gelen لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (li kavmin ya’kilune) ifadesi ile özetlenmiştir. Bu ifade aklı olan her insanı ayetin muhatabı haline getirmektedir. Her biri dehşetengiz semantik derinliğe sahip bu konuları insanlığın gündemine sokan Kur’an, asgari düzeyde bunları anlamak için gerekli olan tek şeyin akıl olduğunu ifade etmektedir. Bu ayette kullanılan dil anlamak için gerekli olan alt limiti sunmuş ve dilini ona göre belirlemiş ama üst limiti belirlememiştir. Çünkü üst limit her insanın yapabileceği bir şey değildir. Ama alt limit her insanın yapabileceği bir şeydir. İşte bu alt limitten sonra elde edilen bilgilerin tamamı, tüm insanların erişebileceği bu alt limit üzerine temellendirilmek zorundadır.

Kur’an’ın kozmik olayları sunarken hedef aldığı bu alt limit ayetleri anlamanın olmazsa olmaz düzeyidir. Eğer Kur’an’ın bahsettiği konular ilk önce bu düzeyde anlaşılmıyorsa, ondan sonra oluşturulacak bilgilerin hepsi temelden yoksundur demektir. Ne yazık ki, Kur’an bilgilerinin pek çoğu ulema (!) eliyle oluşturulan çerçevesiz bir zemine oturtulmuştur. Bu konuda verebileceğimiz pek çok örnek olmasına rağmen bu yazının konusu Kur’an’da geçen “Sema, Semavat, Yedi Semavat, Yedi tabaka Semavat ve Ard” kavramlarının ifade ettiği şeylerin anlaşılmasına çalışılmasıyla sınırlıdır.

Ramazan Demir


[1] Kur’an’ın kozmik olayları vasat akıl düzeyinde sunduğuna dair şu ayetlere bakılabilir. 2/107, 164; 5/140; 6/14, 35, 75; 7/185; 10/101; 12/105; 13/16; 14/19; 15/16; 16/79; 17/99; 19/93; 21/30, 104; 22/18, 63, 65; 24/41, 43; 25/61; 27/60, 64; 29/61; 30/25; 31/10, 20, 25, 29; 33/9, 24 vs.

[2] Razi, Tefsir-i Kebir c.2.s.224

[3] Fahruddin er-Razi; Tefsir-i Kebir; c.1 / s.225

3 yorum

  1. Ramazan Bey Merhabalar,

    Semavat konusuna güzel bir giriş olmuş. Numaradan dolayı devamı da gelecek diye anlıyorum Allah izin verirse.

    Cennet tasviri gerçekten düşündürücü. Şahsen benim de süper lüks bir malikane, çevrede pervane olan hizmetliler, en güzel arabalar, uçaklar, helikopterler, yüzme havuzları, kadınlar, güç, hız vs aklıma geliyor. Bir de ilk yaratılıştan itibaren tüm gayb alemini bilmek isterdim.

    Neyse, Nuh (a.s) zamanında teknolojinin çok ilerde olduğunu, bu yüzden onların yedi kat göğü görebildiği şeklinde yorumlar var, sanki Ad kavmi için de bize göre üstün oldukları tarzında ayetler var, mealler doğruysa tabii. 7 çokluk anlamındaysa 1. kat sema gördüğümüz uzay ise gerisi, cinler, melekler, şehitlerin katı olabilir mi? Dar anlamda atmosfer tabakaları veya 7 gezegen olması saçma olurdu diye düşünüyorum.

    Görmediniz mi şeklinde gelmesi sadece görme ve vasat bir akılla anlaşılması demekse bu durumda nasıl bir çözüm olacak? Belki mealdeki kelimeler doğru değildir, siz bunun üzerinde çalışıyorsunuz sanırım.

    Popüler bilimin empoze ettiği çoğu durumun, Kur’an’a aykırı kalmaması için eski ve günümüz ulemasının şekilden şekile girmesi bizi hem üzüyor hem de zor durumda bırakıyor. Kur’an’da big ben var, evrenin genişlemesi var, yok Hz Süleyman’da ışınlanma açıklanıyor, Zülkarneyn’in zaman makinesi vardı, hiç ölmeyen hızır diye bir sürü yorum ortalıkta dolaşıyor. Daha önce söylediğim aya gidilip, gidilmemesi, dünya merkezli evren modeli, düz/yuvarlak, sabit/dönen dünya modelleri de Kur’an’dan anlaşılması gerektiğini düşündüğüm sorular. Bunları düşünmeyip, sadece Kur’an’ın getirdiği mesaja bak şeklinde yaklaşımlar insanları tatmin etmiyor. Çünkü Allah kitabında aydan, güneşten, yıldızlardan, 7 kat göklerden bahsedip akletmemizi istiyor. Demek ki vasat bir akıl ile bunlar kavranabilir.

    Doğru çeviri/anlama ulaştıktan sonra da bilim putu ne derse desin bunu idrak etmek lazım.

    Kusura bakmayın, bizimkisi hazıra konmak ama yine de yeni çalışmalarınızı en kısa zamanda bekliyoruz

    Selamlar

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*