NiRENGi-34 / Vahyin Yazıya Geçirilmesi, Harekeleme ve Mekke Tarihinden Kesitler

Bu videoda kıraat farklılıkları bağlamında Vahyin yazıya geçirilmesi, harekelendirilmesi Meselesi ve Mekke Tarihi üzerinde durulmuştur. Allah resulünün okuma yazma bilmediği iddialarına da cevap niteliği taşıyan çalışma; özellikle İslam öncesi parşömene yazılan anlaşmalar ortaya konmuş ve Kur’an’ın deri, kemik parçaları gibi ilkel unsurlara yazıldığı ve elimizdeki Kur’an’ın bunlardan toparlandığı iddialarına karşı cevap niteliğindedir

3 yorum

  1. Hz Peygamer aleyhi salatu vesselam döneminde Mekkeli müşriklerin muhasarası ve ambargosu yüzünden Kur’anın bir süre kemik ve taşlara yazıldığı doğrudur. Sonraki insanlar bunu dramatize etmeyi sevdikleri için olayı direkt olarak ”O kadar fakir insanlardı ki Kur’anı böyle toparladılar” dediler. Ayrıca buna şaşırmamak gerekir, Milenyum’da olmamıza rağmen afrika’da ki Müslümanlar Kur’anı taş ve Fil gibi iri hayvanlara ait kemiklere yazdıklarını dünya biliyor. Neden olmasın?

    • Eien Movement
      Her şeyden önce geçmişe bakışımızın doğru bir zemine oturtulması gerekmektedir. Geçmişin doğru bir zemine oturtulmaması, geçmişin bir devamı olan kendi zamanımızın da ya anlaşılmamasına ya da hepten yanlış anlaşılmasına neden olmaktadır. Mesela, Afrika ile ilgili verdiğiniz örneğe bakalım. Üstelik o örnek, Afrika’ya gitmiş ve olayları bizzat kendi gözüyle görmüş biri olarak benimde aşina olduğum bir örnektir.
      Afrika’daki insanların içinde bulunduğu durum genelde şöyle algılanmaktadır. İnsanlık çizgisinin başından beri Afrika’daki insanlar hep medeni gelişmelerin dışında ya da gerisinde kalmış, bu yüzden kalkınma ve çağdaş yaşamdan nasibini almamış veya alamamıştır. İnsanlık çizgisi hep ileriye, daha ileriye doğru giderken, Afrika hiçbir zaman bu baş döndüren ilerlemeden nasibini alamamış bu yüzden açlığa, fakirliğe, yoksulluğa ve yokluğa mâhkum olmuştur. Gelişmiş ülkeler durmadan fabrikalar kurup, çağdaş hayat düzeni için gerekli şeyleri üretirken ve her ürettiği ile biraz daha ileri giderken, Afrika’daki insanlar ormanların içinde, ilkel bir yaşamın içinde bocalayıp durmuştur. İlkel kabile yaşamını bugün dahi sürdüren Afrika insanı daima ilerlemenin yüzlerce ve hatta binlerce adım gerisinde kalmıştır. Bu yüzden fil kemikleri üzerine yazılar yazmaktadır.
      Belki kötü bir tasvir olmuş olabilir ama aşağı yukarı genel bakış böyledir. Sonuçta anlatmak istediğimiz Afrika’nın daima ilerlemenin gerisinde kalmış olduğudur.
      Fakat bu tarih anlayışı ya da insanlığın gelişme çizgisinin böyle olduğu aslında oldukça sanaldır. Yani asla gerçekçi değildir. Çünkü bugün açlıktan kırılan, yazmak için kağıt bulamayan mesala, Burkina Faso, Mali, Senegal, Kongo, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Ruanda, Nijer, Nijerya, Sierra Leone, Gana ve daha bir çok ülke, henüz Avrupa (Batı dünyası) kadının insan olup olmadığını tartışırken büyük imparatorluklar kurmuş, göz kamaştırıcı zenginlikler elde etmişlerdi. Bizim aklımıza bugün ilkellik içinde yaşayan kabilelerin, bir zamanlar Afrika’da kurulmuş büyük imparatorluk kalıntıları oldukları hiç gelmemektedir. Tıpkı bunun gibi, Meksika’da ormanlar içinde müthiş bir uygarlık kurmuş Azteklerin piramitlerine hayranlıkla bakarız ama aynı ormanın içinde kendisini dünyaya kitlemiş insanların bu uygarlığın kalıntıları olduklarını hiç hesaba katmayız. Mısıra gideriz, piramitleri günlerce gezeriz ama Mısır’ın içinde bulunduğu fakirlik ile geçmişlerindeki bu görkemin ters orantılı olduğunu aklımızın ucundan bile geçirmeyiz. Ya da Kamboçya, Endenozya, Tayland, Bangladeş ülkelerin plajlarında geziniriz de gözümüze ilişen fakirliğin ilk insandan beri devam ettiğini sanırız. Öte yandan aynı ülkelerin ormanlarında, dağlarında veya düzlüklerindeki geçmişe ait kalıntıları da çektireceğimiz selfie’nin arka fonundan öte bir taşımadığını düşünürüz.
      Hindistan’ı sadece açlıktan ölen ülkelerin insanları, var olduğundan beri aynı kaderi yaşayan zavallı insanlar diyarı olarak görürüz ama Moğolların ve onlardan önce Brehmenlerin ve daha öncesinde başka medeniyetlerin olduğunu aklımıza getirmeyiz. Çünkü bizim kafamızda hep ilkellikten modernliğe doğru bir çizgi vardır. Tarihte bunun tersinin olmuş olabileceğini hiç aklımıza getirmeyiz. Amazon ormanlarının insanlıktan izale edilmiş kabilelerinin bir zamanlar çok modern bir orman medeniyetine sahip olduğunu ya da olabileceğine hiç ihtimal vermeyiz. Oysa şu an dünyaya hükmetmiş, her türlü teknolojik ilerlemeyi elinde bulunduran, kendi zamanının en modern en ileri en zengin ülkesinin kalıntıları olduğumuz halde çizginin ileriden geriye doğru olabileceğini yine de aklımıza getirmeyiz.
      Muhammed zamanında yaşayan Araplara da aynı gözle bakarız. Sanki bu Araplar Hire, Sebe, Amelika vb. gibi İmparatorlukları hiç kurmadılar, insanlıkla hiç alakaları olmadı ne bir mektup yazdılar ne de kalemi icat ettiler. Daima mağaralarda ve çöllerde yaşadılar. Yeryüzünün en görkemli şehrini hem de binlerce yıl önce kurmuş olmalarına rağmen şehir nedir bilmediler, dünyanın en güzel şiirlerini hem de binlerce yıl önce söylediler ama bunları yazacak aletleri geliştirmediler. Dünyanın en kapsamlı dillerinden birini konuşmuş olmalarına rağmen, bu dili hiç mi hiç önemsemediler. Tüccar oldukları ve bu işi binlerce yıldır yaptıkları halde ne kalemle ne kağıtla ne de mürekkeple işleri olmadı. Kendi tarihlerinde İbrahim gibi kendisinden sonraki tüm resullere ata olmuş bir resul olduğu halde, yazmayla, okumayla hiç alakaları olmadı.
      İşte bu geçmiş anlayışı ne yazık ki batı dünyasını beslemekte ve onları dünyanın merkezi haline getirmektedir. Çünkü onlara göre Afrika’nın keşfi 18.yüzyılda başlamış ve Afrika insanı ilk defa onlar üzerinden modern hayatla tanışmış, maymunlarla konuşmayı bırakmış, ormanların dışında da hayat olabileceğini onlardan öğrenmiştir. Batı dünyasına göre bir yerin keşfi kendisinin haberdar olmasına endekslidir. Bu yüzden Marco Polo Çin’e gider ve buna çinin keşfi denir. Çinin binlerce yıllık görkemli geçmişinin onlar nazarında değeri sıfırdır. Kristof Kolomb bir şekilde Amerika kıtasına ulaşınca bu onlar için keşiftir. Yani onlara göre, onlar bir şeyi ne zaman fark ederlerse o zaman vardır demektir.
      İşte böyle bir geçmiş anlayışı elbetteki Muhammed’i mağara adamı gibi kemikler üzerine yazı yazan bir resul olarak algılayacaktır. Oysa Furkan suresinin daha en başında inananlar değil tam tersi inanmayanlar, “sen bunu sabah akşam yazıyorsun” demektedirler. Getirdiğiniz yorumun en sonunda “neden olmasın?” demişsiniz. Bence soru tam tersine dönmeli ve “neden öyle olsun ki?” şeklinde sorulmalıdır. Çünkü öyle olmadığına dair Kur’an şahitlik yapmaktadır.

  2. MUHAMMED Nebi’nin ÜMMİ OLMASI NEDİR?

    ÜMMİ: ‘’OKUMA YAZMA BİLMEYEN KİŞİ’’ DEMEK DEĞİLDİR. ÜMMİNİN ANLAMLARI ŞUNLARDIR:

    1-ÜMMİ: KİTABI BİLMEYENLER

    -(BAKARA/78-79): Bunların bir de ÜMMÎ takımı vardır; KİTAB’I BİLMEZLER. Onların bütün bildikleri bir sürü kuruntulardır. Onlar sadece zanda bulunurlar./ Vay o kimselere ki, elleriyle KİTAB’I YAZARLAR, sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, “Bu, Allah’ın katındandır” derler. Vay ellerinin yazdıklarından ötürü onların haline! Vay kazandıklarından dolayı onların haline!
    ***********

    2-ÜMMİ: KİTAP EHLİNDEN OLMAYANLAR

    -(ALİ İMRAN/20): Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: ‘‘Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah’a teslim ettim.’’ EHL-İ KİTABA VE ÜMMÎLERE de ki: ‘‘Siz de Allah’a teslim oldunuz mu?’’ Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir. Yok eğer yüz çevirdilerse sana düşen, yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını çok iyi görmektedir.

    -(ALİ İMRAN/75): EHL-İ KİTAP’tan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen onu sana noksansız öder; içlerinden öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Çünkü onlar “ÜMMÎLERE yaptıklarımızdan dolayı bize bir vebal yoktur” derler. Onlar bile bile Allah adına yalan söylemektedirler.
    ************
    3-ÜMMİ: MEKKELİ

    -(CUMA/2): O, ÜMMÎLERE, içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir rasul gönderendir. Halbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

    -(ŞURA/7): Böylece biz sana Arapça bir Kur’an vahyettik ki, ÜMMÜL KURA (ŞEHİRLERİN ANASI) OLAN MEKKE’DE ve çevresinde bulunanları uyarasın. Hakkında asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları uyarasın. Bir grup cennette, bir grup ise cehennemdedir.
    ***********

    NEBİMİZ ÜMMİDİR. YANİ TEVRAT’I VE İNCİLİ BİLMİYORDU, EHLİ KİTAP DEĞİLDİ ve MEKKELİYDİ.

    -(ARAF/157-158): Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Resûle, o ÜMMÎ NEBİYE uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helal, kötü ve pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır. Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir./ De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiği rasulüyüm. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, diriltir ve öldürür. O halde Allah’a ve O’nun sözlerine inanan Resûlüne, o ÜMMÎ NEBİYE iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.”

    -(ŞURA/52): İşte böylece sana da kendi buyruğumuzla bir ruh (Kur’an) vahyettik. SEN KİTAP NEDİR, iman nedir BİLMİYORDUN; ama şimdi onu, dilediğimiz kullarımızı sayesinde doğruya eriştirdiğimiz bir ışık kıldık. Hiç şüphe yok ki sen doğru yolu göstermektesin.
    ************

    NEBİMİZ OKUMA YAZMA BİLİYORDU

    -(KALEM/1-2): Nûn. Andolsun kaleme ve SATIR SATIR YAZDIKLARINA ki, sen Rabbinin nimeti sayesinde, bir deli değilsin.

    -(BEYYİNE/1-2): Kitap ehlinden inkâr edenler ile Allah’a ortak koşanlar, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar (küfürden) ayrılacak değillerdi./ Bu delil, TERTEMİZ SAHİFELERİ OKUYAN, Allah tarafından gönderilen bir elçidir.
    *************

    Bu ayette açıktır ki; Rasülullah kurandan önce tevrat ve incili yazmıyordu. Ayetteki “bundan önce” denmesi açıkça kuranı yazdığını ortaya koymaktadır.

    (Ankebût/48): Sen bundan önce herhangi bir kitap okumuyordun; onu sağ elinle de yazmıyordun. Eğer öyle olsaydı bâtıla saplananlar mutlaka kuşku duyacaklardı.

    Ayrıca konuyla ilgili olarak müşrikler dahi rasülün kuranı yazdığını biliyorlardı.

    Furkân, 4: Küfre batanlar dediler ki: “Bu, onun uydurduğu bir düzmeceden başka şey değildir. Ve bu düzmecede ona, başka bir topluluk da yardım etmiştir.” Yemin olsun ki, bunu söyleyenler bir zulüm, günah ve iftira sergilemişlerdir.

    Furkân, 5:YAZIP ALDIĞI öncekilere ait efsanelerdir. Bunlar ona sabah akşam okunmaktadır” dediler.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*