NEDEN ZİL KARNEYN? -2-

Birkaç bölüm önce Zil-karneyn hakkında soru soranların amacının, bilmedikleri bir kişiliği sorup öğrenmek olmadığını, tam tersi tuzak bir soru olduğunu belirtmiştik. Geleneksel anlayış Zil-karneyn kimdir sorusunu soranların amacını, Kehf suresindeki Zel-karneyn kıssasının nüzul sebebi bağlamında aktarılan rivayet üzerinden şu şekilde açıklamaktadır.

Kureyş’liler Nadr b. Haris ve Utbe b. Ebu Mu’ayt’ı, Medine’deki Yahudi alimlerine gönderip, onlardan, “Muhammed (as)’i ve onun durumunu sorun. Onlara, Muhammed (as)’in sözlerini nakledin. Zira onlar önceki kitap sahipleridir. Dolayısıyla onlar bizim bilmediklerimizi de bilirler” dediler. Bunun üzerine onlar çıkıp Medine’ye geldiler ve Yahudi alimlerine Muhammed (as)’in durumunu sordular. Onlar da, “Ona şu üç şeyi sorun:

  1. Asırlar önce kaybolan gençlerin (Ashab-ı Kehf’in) durumunu sorun. Çünkü bunların kıssası enteresandır.
  2. Doğu-batı her yere ulaşabilen o seyyahın hadisesini sorun.
  3. Ona ruhu ve ruhun ne olduğunu sorun. Eğer o size, bunların cevabını verirse bilin ki Peygamberdir. Aksi halde peygamber olduğunu uyduran birisidir” dediler.

Nadr ve arkadaşı Mekke’ye dönünce, Kureyş’e: Biz, bizimle Muhammed arasında kesin hükmü ortaya çıkaracak bir şeyi getirdik” dediler ve Yahudilerin söylediklerini onlara haber verdiler. Kureyş, Resulullah’a gelip, bu soruları sordular. Hz. Peygamber “inşaallah” demeden, “sorduklarınıza yarın cevap veririm” dedi. Bunun üzerine Mekkeliler çekip gittiler. Hz. Peygamber onların sorduğu şeylerin cevabını onbeş gün bekledi. Böylece Mekkeliler, onun hakkında ileri geri konuşmaya başladılar ve “Muhammed bize ‘yarın’ dedi ama, bugün onbeşinci gün. Galiba ona zor geldi” dediler. Derken Cebrail (as) Hz. Peygambere Kehf suresini getirdi ki bu surede Cenab-ı Hakk’ın, Hz. Peygamber’i Mekkeliler iman etmiyorlar diye üzüldüğünden ötürü kınaması, Ashab-ı Kehf’in ve o seyyah (Zülkarneyn)’in haberi vardır.[1]

Bu rivayete göre soru soranların amacı Muhammed (as)’in gerçek resul olup olmadığını anlamaktır. Rivayetteki: Eğer o size, bunların cevabını verirse bilin ki Peygamberdir. Aksi halde peygamber olduğunu uyduran birisidir” şeklindeki Yahudi söylemine dikkat edilirse Muhammed (as)’in gerçek resul olup olmadığı bu sorulara cevap vermesi durumunda anlaşılacaktır.

Mekkeli müşriklerin kendilerinin İbrahim dini üzerinde olduklarını yani “hanîf” olduklarını söyledikleri herkes tarafından bilinmektedir. Zaten onların Kâbe’ye hürmetleri, Hac etmeleri de İbrahim’den dolayıdır. Onlar kendilerini İbrahim’in dinine nispet etseler de ellerinde ondan kalma ilahi bir vahiy yoktur. Ellerinde ilahi bir vahiy olmadığı için, kendi içlerinden çıkmış her şeyini çok iyi bildikleri Muhammed (as)’in gerçekten resul olup olmadığını anlamalarını sağlayacak bir kriterleri yoktur. Ama bu kriter Yahudilerde vardır. Zaten Mekkeli müşrikler bu yüzden Medineli Yahudilere başvurmuşlardır.

Kehf suresinin nüzul sebebi bağlamında aktarılan bu rivayete göre Yahudilerin Muhammed (as)’in gerçek resul olup olmadığının kriteri ona sorulan yukarıdaki üç sorudur. Nüzul sebebi olarak bu rivayeti aktaran müfessirimizin daha önce Zülkarney’in Filip’in oğlu Makedonyalı Alexandr olduğunu söylediği uzun alıntıyı aktarmıştık. Buna göre Yahudilerin bir kişinin resul olup olmadığını anlamanın kriterlerinden biri de Tevrat’ta ve İncil’de geçmeyen Makedonyalı Alexandr’ı bilmek olmaktadır!.. Bilindiği gibi Yahudiler İsa’nın bir Allah resulü olduğuna inanmamış, ona sihirbaz, büyücü, yalancı gibi birçok sıfat vermelerine rağmen Allah resulü dememişlerdir. Acaba ona da Makedonyal’ı Alexandr’ı, ruhu ve Ashab-ı Kehf’i sordular da İsa bunları bilemediği için mi inanmadılar? Yani bu üç soru Yahudilerin, resullerin gerçek olup olmadığını anlamak için geliştirdikleri kriterleri midir?

Elbette ki değildir. Yahudilerin ellerinde Kur’an’a göre tahrif edilmiş de olsa bir kitap vardır. Tevrat adı verilen bu kitap Musa’ya ve Musa’dan sonra İsa’ya kadar gelen resullere verilen vahiylerin toplamıdır. Kur’an bu kitabın Yüce Allah tarafından gönderildiğini söylemektedir.

Al-i İmran 3/3

نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ

Gerçekleri içeren ve kendinden öncekileri tasdik eden bu Kitab’ı sana, O indirmiştir. Tevrat’ı ve İncil’i de O indirmiştir. 

Fakat, Tevrat ve İncil’i Yüce Allah’ın indirdiğini buyuran Kur’an; aynı zaman da bu kitaplara ihanet edildiğini, korunması gerekirken korunmadığını ve tahrif edildiğini de söylemektedir. Bir çok ayette bahsedilen bu tahrif faaliyeti genel de şu başlıklar altında toplanmıştır.

 

Kelimeleri Allah’ın Koyduğu Yerlerden Kaydırarak Tahrif;

Maide 5/13

فَبِمَا نَقْضِهِمْ مِيثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً ۖ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ ۙ وَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِهِ ۚ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلَىٰ خَائِنَةٍ مِنْهُمْ إِلَّا قَلِيلًا مِنْهُمْ ۖ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْ ۚ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip) değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever. (DİB meali)

 

Yüce Allah’ın Vahiylerinden Bir Kısmını Gizleyerek Tahrif;

Maide 5/15

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ ۚ قَدْ جَاءَكُمْ مِنَ اللَّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبِينٌ

Ey Ehl-i Kitap (Kitaplarında uzman olan kişiler!) size, Kitap’tan gizlediğiniz birçok şeyi açıklayan, birçoğuna da dokunmayan Elçimiz (Kitabımız) geldi. Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi. (DİB meali)

 

Yüce Allah’ın Kelamını Değiştirerek Tahrif;

Araf 7/162

فَبَدَّلَ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ قَوْلًا غَيْرَ الَّذِي قِيلَ لَهُمْ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِنَ السَّمَاءِ بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ

Onlardan zulmedenler hemen sözü, kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Biz de zulmetmelerine karşılık üzerlerine gökten bir azab gönderdik. (DİB meali)

 

Yüce Allah’ın Vahyine İnsan Sözü Karıştırarak Tahrif;

Bakara 2/79

فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَٰذَا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ لِيَشْتَرُوا بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا ۖ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ أَيْدِيهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ

Vay o kimselere ki, elleriyle Kitab’ı yazarlar, sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, “Bu, Allah’ın katındandır” derler. Vay ellerinin yazdıklarından ötürü onların hâline! Vay kazandıklarından dolayı onların hâline! (DİB meali)

Önceki kitapların bu şekillerle tahrif edildiğini bildiren bu ayetler haricinde daha onlarca ayet vardır. Fakat Kur’an önceki kitapların tahrif edildiğini söylese de Yahudiler her zaman bunun aksini savunmuş ne geçmişte ne de şimdi hiçbir şekilde Allah’ın vahyini tahrif etmediklerini, hatta tek bir harfine bile dokunmadıklarını söylemişlerdir.

Rambam, her Yahudi’nin sorumlu olduğu 13 inanç prensibini listelerken, sekiz ve dokuzuncu sırada şunlara yer vermiştir.

8. Elimizdeki Tora’nın, öğretmenimiz Moşe’ye verilmiş olanla aynı olduğuna tam bir inançla inanıyorum.

9. Bu Tora’nın değiş tokuş edilemeyeceğine ve Mübarek Yaratıcı’nın başka bir Tora vermeyeceğine tam bir inançla inanıyorum.

Tora’nın her bir harfi Tanrı tarafından Moşe Rabenu’ya verilmiştir; değiştirilmemiştir ve değiştirilemez; Tora’ya hiçbir şey eklenmemiştir ve eklenemez. Gerçekten de Talmud, Tora’nın tek bir harfinin ya da geleneksel olarak kabul edilmiş herhangi bir açıklamasının geçerliliğini sorgulayan bir kişinin, Tora’nın tümünü inkâr etmeye kadar gideceğini önemle vurgular.[2]

İşte Yahudilerin tek harfinin bile değiştirilmediğine, hahamları tarafından titizlikle korunduğuna inandıkları Tora’da;[3]bir kişinin gerçekten resul olup olmadığının anlaşılması için şu kriterler belirlenmiştir.

Avram doksan dokuz yaşındayken RAB ona görünerek, “Ben Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’yım” dedi, “Benim yolumda yürü, kusursuz ol.  Seninle yaptığım antlaşmayı sürdürecek, soyunu alabildiğine çoğaltacağım.” 

 Avram yüzüstü yere kapandı. Tanrı, “Seninle yaptığım antlaşma şudur” dedi, “Birçok ulusun babası olacaksın.  Artık adın Avram değil, İbrahim olacak. Çünkü seni birçok ulusun babası yapacağım. Seni çok verimli kılacağım. Soyundan uluslar doğacak, krallar çıkacak. Antlaşmamı seninle ve soyunla kuşaklar boyunca, sonsuza dek sürdüreceğim. Senin, senden sonra da soyunun Tanrısı olacağım. Bir yabancı olarak yaşadığın toprakları, bütün Kenan ülkesini sonsuza dek mülkünüz olmak üzere sana ve soyuna vereceğim. Onların Tanrısı olacağım.” 

Tanrı İbrahim’e, “Sen ve soyun kuşaklar boyu antlaşmama bağlı kalmalısınız” dedi, “Seninle ve soyunla yaptığım antlaşmanın koşulu şudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek.  Sünnet olmalısınız. Sünnet aramızdaki antlaşmanın belirtisi olacak. Evinizde doğmuş ya da soyunuzdan olmayan bir yabancıdan satın alınmış köleler dahil sekiz günlük her erkek çocuk sünnet edilecek. Gelecek kuşaklarınız boyunca sürecek bu. Evinizde doğan ya da satın aldığınız her çocuk kesinlikle sünnet edilecek. Bedeninizdeki bu belirti sonsuza dek sürecek antlaşmamın simgesi olacak.  Sünnet edilmemiş her erkek halkının arasından atılacak, çünkü antlaşmamı bozmuş demektir.” 

Tanrı, “Karın Saray’a gelince, ona artık Saray demeyeceksin” dedi, “Bundan böyle onun adı Sara olacak.  Onu kutsayacak, ondan sana bir oğul vereceğim. Onu kutsayacağım, ulusların anası olacak. Halkların kralları onun soyundan çıkacak.” 

 İbrahim yüzüstü yere kapandı ve güldü. İçinden, “Yüz yaşında bir adam çocuk sahibi olabilir mi?” dedi, “Doksan yaşındaki Sara doğurabilir mi?”  Sonra Tanrı’ya, “Keşke İsmail’i mirasçım kabul etseydin!” dedi. 

 Tanrı, “Hayır. Ama karın Sara sana bir oğul doğuracak, adını İshak[ç] koyacaksın” dedi, “Onunla ve soyuyla antlaşmamı sonsuza dek sürdüreceğim. İsmail’e gelince, seni işittim. Onu kutsayacak, verimli kılacak, soyunu alabildiğine çoğaltacağım. On iki beyin babası olacak. Soyunu büyük bir ulus yapacağım. Ancak antlaşmamı gelecek yıl bu zaman Sara’nın doğuracağı oğlun İshak’la sürdüreceğim.” Tanrı İbrahim’le konuşmasını bitirince ondan ayrılıp yukarıya çekildi. 

İbrahim evindeki bütün erkekleri –oğlu İsmail’i, evinde doğanların, satın aldığı uşakların hepsini– Tanrı’nın kendisine buyurduğu gibi o gün sünnet ettirdi. İbrahim sünnet olduğunda doksan dokuz yaşındaydı.  Oğlu İsmail on üç yaşında sünnet oldu.  İbrahim, oğlu İsmail’le aynı gün sünnet edildi.  İbrahim’in evindeki bütün erkekler –evinde doğanlar ve yabancılardan satın alınanlar– onunla birlikte sünnet oldu. (Yaratılış 17/1-27)

Şimdi bu Tevrat pasajı dururken ve tüm Yahudiler buna iman edilmemesi durumunda kafir olunacağını bilirken, Medineli Yahudiler İshak soyundan olmadığı bilinen bir adamın gerçekten resul olup olmadığını Filip’in oğlu Makedonyalı Alexandre üzerinden mi anlamaktadırlar!.. Yani müfessirimize göre Muhammed (as) kendisine sorulan Zil-karneyn kimdir? sorusuna hemen cevap verseydi, Yahudiler ve hatta Mekkeli müşrikler anlamış olacaklardı ve herhalde inanacaklardı. Bu durumda İsmail soyundan herhangi bir Allah resulü çıkmayacağını söyleyen bu Tevrat pasajı Yahudiler için Makedonyalı Alexandre kadar önem taşımamaktadır. Dahası Muhammed (as)’in Tevrat’ın,

“İşte hamilesin, bir oğlun olacak, 

Adını İsmail koyacaksın. 

Çünkü RAB sıkıntı içindeki yakarışını işitti.  Oğlun yaban eşeğine benzer bir adam olacak, 

O herkese, herkes de ona karşı çıkacak. 

Kardeşlerinin hepsiyle çekişme içinde yaşayacak.” (Tevrat, Yaratılış 16/11-12)

Şeklinde tanıttığı İsmail soyundan olmasının da bir önemi yoktur. Görüldüğü gibi müfessirlerin Kur’an’ı tefsir etmek için başvurdukları yöntemler gerçeğe ulaşmaktan daha çok gerçeğin üzerine kalın perdeler çekmektedir. Müfessirleri ve hastalıklı yöntemlerini bir kenara bırakıp tekrar konumuza dönelim.

Yahudilerin bir kişinin resul olup olmadığının anlaşılması için tek harfine bile ihanet etmediklerini söyledikleri Tevrat’ın belirlediği ilk kural, “ben Allah resulüyüm” diyen kişinin İshak soyundan olması gerekmektedir. Yukarıdaki Tevrat pasajını açıklayan Yahudi din bilginleri şunları söylemektedirler.

Tanrı’nın Avraam’a verdiği, “seni milletler haline getireceğim” sözü, Avraam soyundan gelecekte birçok milletin çıkacağı anlamına gelmektedir. Yişmael (İsmail), bu söz verildiğinde çoktan doğmuş olduğu için, bu pasukta ima edilen milletlerin içinde yer almamaktadır; zira bu söz gelecekte ortaya çıkacak milletlerden bahsetmektedir. Burada bahsedilen milletler Yaakov (12 Yisrael kabilesi), Esav yani Avraam’ın ileride evleneceği Ketura’nın doğuracağı çocuklardır.

Bu kehanetin, Yişmael’in soyu (yani Araplar) için İslamiyetin yükselişi sonucunda 2337 yıl sonra gerçekleştiğini görmekteyiz (m.s.624). Tüm bu süre boyunca Yişmael’in soyu özlem içinde bu kehanetin gerçekleşmesini beklemiş ve sonunda buna şahit olup, dünya üzerinde büyük bir hakimiyet sağlamışlardır. Yitshak’ın soyundan gelen ve kendilerine verilmiş olan sözlerin işledikleri günahlar sebebiyle ertelendiği bizler de bizimle ilgili kehanetlerin mutlaka gerçekleşeceğine dair ümidimizi yitirmemeli ve tanrının sözlerinin her an gerçekleşebileceğini tam bir inançla bilmeliyiz.[4]

İşte tam olarak bunlara inanan Yahudilerin; Muhammed (as), sorulan bu sorulara ve daha binlerce soruya cevap da verse, onun resul olduğuna hükmetmeleri mümkün değildir. Çünkü Muhammed (as) İshak soyundan değil İsmail soyundandır. Kaldı ki tek başına İshak soyundan olmak bile onun resul olduğunun anlaşılması için yeterli sebep değildir. Çünkü İshak soyundan olmasına rağmen İsa’ya inanmamış, ona yalancı, sihirbaz, büyücü, bozguncu gibi sıfatları uygun görmüş ve hatta onu öldürmeye bile kalkışmışlardır. İşte bunun sebebi bir kişinin resul olup olmadığının anlaşılmasını sağlayacak ikinci kuraldan kaynaklanmaktadır.

Yahudiler, Tevrat’ta ismi geçen resullerin tamamına inansalar da Yahudi dininde asıl belirleyici olan Sinay dağında Musa’ya verilen kitaptır. Musa’dan sonra gelen hiçbir resul bu kitapla çelişen şeyler getiremez. Çünkü Yahudilere göre Musa’ya verildiğinden beri olduğu gibi muhafaza edilen bu kitabın sonradan gelen bir resul tarafından değiştirilmesi demek, aslında Tanrı’nın kendi sözünü değiştirmesi anlamına gelmektedir. Tanrı’nın önce başka sonra başka konuşması ise ona asla yakışmayacak bir davranıştır çünkü bu fikir değiştirmek anlamına gelmektedir. Oysa Tanrı mükemmeldir ve mükemmel olanın sözü de mükemmeldir. Mükemmel bir söz ise geliştirilemez, değiştirilemez.

Diğer yandan mantık, insanın Tanrı’nın sözüyle hiçbir şekilde oynayamayacağını gerektirmektedir. Sadece insan zekasının Tanrısal zekayla boy ölçüşemeyecek çok düşük bir boyutta olmasından değil, aynı zamanda Tanrı’nın ve bilgeliğinin “Mükemmel” olmasından dolayıdır…ve tanım gereği “mükemmellik” geliştirilemez.[5]

İşte bu şekilde Tanrı’nın mükemmel sözünü değiştirmesi doğru olmayacaksa ve Musa’ya verilen Tora tek bir harfi bile değişmeden ortada duruyorsa, Musa’dan sonra gelen resullerin tek bir amaçları vardır.

“Hahamlarımız şöyle öğrettiler: Yisrael için kırk sekiz (erkek) peygamber ve yedi (kadın) peygamber peygamberlik etmiştir ve (bu peygamberler, Purim’de) Megila okunması haricinde (Tora’da) yazılı olanlardan hiçbir şey eksiltmemiş ve onlara bir şey eklememişlerdir…”

“Moşe’nin Yisrael ulusunun doğuşundaki kili rolü nedeniyle, kendisine, diğer hiçbir peygamberde olmayan, başlı başına bir peygamberlik sınıfı teşkil eden bir görüş berraklığı bahşedilmiş ve Tanrı’nın sözüne çok daha yüksek düzeyli bir erişim yeteneği verilmiştir. Moşe’nin peygamberlik düzeyinin benzeri olmamıştı ve ebediyen de olmayacaktır – herhangi bir kişi Moşe ile aynı düzeyde bir tsadik (tasdik) olacak kadar yükselse bile onunla aynı peygamberlik düzeyine erişemeyecektir.“[6]

Yisrael günah işlemiş olsaydı, kendilerine yalnızca Moşe’nin beş kitabı ile, Erets Yisrael’in sınırlarını içeren Yeoşua Kitabı verilecekti… Tanah’taki kitapların çoğuna – yani yirmi dört kitap içinde on sekizine – Yisrael’in günah işlemesi nedeniyle ihtiyaç duyulduğu gerçeği, kayıtlı peygamberliğin, ulusunu düşük manevi düzeyiyle mücadeleyi amaçladığını göstermektedir. Raşi, kırk sekiz erkek ve yedi kadın peygamberin peygamberliklerinin nedenini açıklarken bunu açıkça belirtmektedir. Raşi bu peygamberliklerin “teşuva veya kanun öğretme” amacı için gerekli olduğunu söylemektedir.[7]

Musa’dan sonra gelen resullerin resullükleri işte bu kriterlere dayanmak zorundadır. Musa’ya verilen Tora’da Yahudiliğin en önemli kurallarından birinin Şabat olduğu belirtilmiştir. Çünkü Şabat Tanrı ile yapılan ilahi anlaşmanın göstergesidir.

İsrailliler, sonsuza dek sürecek bir antlaşma gereği olarak, Şabat Günü’nü kuşaklar boyu kutlamaya özen gösterecekler. Bu, İsrailliler’le benim aramda sürekli bir belirti olacaktır. Çünkü ben, RAB yeri göğü altı günde yarattım, yedinci gün işe son verip dinlendim. (Çıkış 31/16-17)

Şabat Günü’nü tutmalısınız, çünkü sizin için kutsaldır. Kim onun kutsallığını bozarsa, kesinlikle öldürülmeli. O gün çalışan herkes halkının arasından atılmalı.Altı gün çalışılacak; ama yedinci gün RAB’be adanmış Şabat’tır, dinlenme günüdür. Şabat Günü çalışan herkes kesinlikle öldürülmelidir. (Çıkış 31/14-15)

İshak soyundan gelen ve herkesin gözü önünde onlarca mucize gösteren İsa’nın, işte bu Şabat’a uymadığı, onun kurallarını hiçe saydığı için Yahudiler nezdinde resul olmasının imkanı yoktur. Şabat Musa’ya verilen kitabın yani Tora’nın en temel kuralıdır. Tanrı sözünü değiştirmeyeceğine, din adamları da Tora’yı olduğu gibi muhafaza ettiğine göre İsa’nın resüllüğü Tora’yı onaylamak zorundadır. Ama o onaylamamış tam tersi uydurma olduğunu söylemiştir.

21 İsa, “Ben bir mucize[b] yaptım, hepiniz şaşkına döndünüz” diye yanıt verdi. 22 “Musa size sünneti buyurduğu için –aslında bu, Musa’dan değil, atalarınızdan kalmadır– Şabat Günü birini sünnet edersiniz. 23 Musa’nın Yasası bozulmasın diye Şabat Günü biri sünnet ediliyor da, Şabat Günü bir adamı tamamen iyileştirdim diye bana neden kızıyorsunuz? 24 Dış görünüşe göre yargılamayın, yargınız adil olsun.”[8]

Eskiden kör olan adamı Ferisiler’in yanına götürdüler. İsa’nın çamur yapıp adamın gözlerini açtığı gün Şabat Günü’ydü.  Bu nedenle Ferisiler de adama gözlerinin nasıl açıldığını sordular. O da, “İsa gözlerime çamur sürdü, yıkandım ve şimdi görüyorum” dedi. 

Bunun üzerine Ferisiler’in bazıları, “Bu adam Tanrı’dan değildir” dediler. “Çünkü Şabat Günü’nü tutmuyor.” 

Ama başkaları, “Günahkâr bir adam nasıl bu tür belirtiler gerçekleştirebilir?” dediler. 

Böylece aralarında ayrılık doğdu.  Eskiden kör olan adama yine sordular: “Senin gözlerini açtığına göre, O’nun hakkında sen ne diyorsun?” 

Adam, “O bir peygamberdir” dedi. 

Yahudi yetkililer, gözleri açılan adamın annesiyle babasını çağırmadan onun daha önce kör olduğuna ve gözlerinin açıldığına inanmadılar. Onlara, “Kör doğdu dediğiniz oğlunuz bu mu? Peki, şimdi nasıl görüyor?” diye sordular. 

 Adamın annesiyle babası şu karşılığı verdiler: “Bunun bizim oğlumuz olduğunu ve kör doğduğunu biliyoruz.  Ama şimdi nasıl gördüğünü, gözlerini kimin açtığını bilmiyoruz, ona sorun. Ergin yaştadır, kendisi için kendisi konuşsun.” Yahudi yetkililerden korktukları için böyle konuştular. Çünkü yetkililer, İsa’nın Mesih olduğunu açıkça söyleyeni havra dışı etmek için aralarında sözbirliği etmişlerdi.  Bundan dolayı adamın annesiyle babası, “Ergin yaştadır, ona sorun” dediler. 

Eskiden kör olan adamı ikinci kez çağırıp, “Tanrı hakkı için doğruyu söyle” dediler, “Biz bu adamın günahkâr olduğunu biliyoruz.” 

O da şöyle yanıt verdi: “O’nun günahkâr olup olmadığını bilmiyorum. Bildiğim bir şey var, kördüm, şimdi görüyorum.” 

O zaman ona, “Sana ne yaptı? Gözlerini nasıl açtı?” dediler. 

 Onlara, “Size demin söyledim, ama dinlemediniz” dedi. “Niçin yeniden işitmek istiyorsunuz? Yoksa siz de mi O’nun öğrencileri olmak niyetindesiniz?” 

Adama söverek, “O’nun öğrencisi sensin!” dediler. “Biz Musa’nın öğrencileriyiz. Tanrı’nın Musa’yla konuştuğunu biliyoruz. Ama bu adamın nereden geldiğini bilmiyoruz.” 

Adam onlara şu karşılığı verdi: “Şaşılacak şey! O’nun nereden geldiğini bilmiyorsunuz, ama gözlerimi O açtı.Tanrı’nın, günahkârları dinlemediğini biliriz. Ama Tanrı, kendisine tapan ve isteğini yerine getiren kişiyi dinler.  Dünya var olalı, bir kimsenin doğuştan kör olan birinin gözlerini açtığı duyulmamıştır. Bu adam Tanrı’dan olmasaydı, hiçbir şey yapamazdı.” 

 Onlar buna karşılık, “Tamamen günah içinde doğdun, sen mi bize ders vereceksin?” diyerek onu dışarı attılar.[9]

Kısaca “bu adam Tanrı’dan değildir, çünkü Şabat gününü tutmuyor” şeklinde kendisini ifade eden bu değişiklik, İsa’ya inanmamanın en büyük gerekçesi sayılmıştır. İsa tarafından gösterilen onca mucize, insanlara tebliğ ettiği Tanrı sözlerinin hiç önemi yoktur. Çünkü asıl olan Tora’dır ve Tora’da Şabat Yahudiliğin temeli kılınmıştır.[10]İsa’nın resul olduğunu ispatlaması için en başta Tanrı’nın Musa’ya verdiği gündeki gibi tek harfine bile dokunulmamış Tora ile aynı şeyleri söylemesi gerekmektedir. İşte Yahudilere göre bu kriterlere uymayan İsa’nın her ne yaparsa yapsın ne söylerse söylesin resul olması mümkün değildir. Çünkü o Tanrı’nın mükemmel ve değişmez sözünün (Tora’nın) aksine hareket etmektedir.

Bu açıklamalardan sonra konumuz olan Zel-karneyn’e dönecek olursak, müfessirlerimizin Zil- karneyn kimdir? sorusu bağlamında aktardıklarının ne kadar saçma şeyler olduğu ortaya çıkmaktadır.

Yahudilerin “Zil-karneyn kimdir” şeklinde bir soruyu üretmelerinin arka planında Muhammed (as)’in gerçekten resul olup olmadığını anlamak değil, zaten inanmadıkları ve inanmalarının da mümkün olmadığı bir adamın yalancı olduğunu ortaya çıkarmak yatmaktadır. Müşrikler Yahudilere giderlerken Muhammed (as) hakkında kafaları karışık değildi. Çünkü en başından beri hem Nadr b. Haris hem Ebu Muayt hem de Mekke kodamanlarının tamamı daha en baştan Muhammed (as)’i inkâr etmiş ne onun resul olduğuna ne de onun Allah’tan aldığı vahiylere inanmamışlardır. Onlar Yahudilere, Muhammed (as)’in gerçek resul olup olmadığını nasıl anlayacaklarını sormak için değil, onu nasıl alt edeceklerini sormak için gitmişlerdir. Zira eğer onların gerçek niyetleri Muhammed (as)’e inanmak olsaydı, on beş gün gecikmeli de olsa tüm soruları cevaplanmıştır ama ne onlar ne de Yahudiler ona iman etmemiş ve daima ona yalancı demeye devam etmişlerdir.

İşte bu yüzden Mekkeli müşrikler Muhammed (as)’e inanmak için değil, tam tersi yalancı olduğunu ispatlamak için Yahudilere koşmuşlardır ve Zil-karneyn kimdir? sorusu o günkü dini anlayışa göre tam da böyle bir sorudur. Çünkü; Hem Yahudilerin ellerinde bulunan ve kesinlikle tahrif ettikleri Tevrat hem de Kur’an biri dışında tüm resuller konusunda aşağı yukarı aynı şeyleri söyler. Kıssalarında ve çizilen portrelerinde farklılıklar olsa da Âdem’den İsa’ya kadar gelen tüm resuller her iki kitapta da resul olarak ve iyilerin önderleri olarak tanıtılırlar. Aynı zaman da resullerin karşısında durmuş Nemrut, Firavun, Hâman, Karun gibi kötüler de her iki kitapta kötü olarak tanıtılırlar. İşte bu tanıtımlarda Tevrat ve Kur’an’ın ayrı şeyler söylediği ve resullüğü hususunda birbiriyle çeliştiği tek resul Süleyman’dır.

Kur’an çeşitli surelerde kıssasını anlattığı Süleyman’ı resul olarak tanıtır. Onun doğumundan, ölümüne hayatının çeşitli safhalarını anlatır. Bu anlatımların hiçbirinde Süleyman’ın Allah’ın dinine ihanet ettiği söylenmez. Kur’an’a göre Süleyman Yüce Allah’ın kendisine yüklediği resullük görevini hakkıyla yerine getirmiş ve o şekilde Rabbine kavuşmuştur. Fakat Tevrat, Kur’an’ın bu şekilde tanıttığı Süleyman hakkında bambaşka şeyler söylemektedir.

Kral Süleyman firavunun kızının yanısıra Moavlı, Ammonlu, Edomlu, Saydalı ve Hititli birçok yabancı kadın sevdi. Bu kadınlar RAB’bin İsrail halkına, “Ne siz onların arasına girin, ne de onlar sizin aranıza girsinler; çünkü onlar kesinlikle sizi kendi ilahlarının ardınca yürümek üzere saptıracaklardır” dediği uluslardandı. Buna karşın, Süleyman onlara sevgiyle bağlandı.  Süleyman’ın kral kızlarından yedi yüz karısı ve üç yüz cariyesi vardı. Karıları onu yolundan saptırdılar. Süleyman yaşlandıkça, karıları onu başka ilahların ardınca yürümek üzere saptırdılar. Böylece Süleyman bütün yüreğini Tanrısı RAB’be adayan babası Davut gibi yaşamadı. Saydalılar’ın tanrıçası Aştoret’e ve Ammonlular’ın iğrenç ilahı Molek’e taptı. Böylece RAB’bin gözünde kötü olanı yaptı, RAB’bin yolunda yürüyen babası Davut gibi tam anlamıyla RAB’bi izlemedi. Yeruşalim’in doğusundaki tepede Moavlılar’ın iğrenç ilahı Kemoş’a ve Ammonlular’ın iğrenç ilahı Molek’e tapmak için bir yer yaptırdı. İlahlarına buhur yakıp kurban kesen bütün yabancı karıları için de aynı şeyleri yaptı.

İsrail’in Tanrısı RAB, kendisine iki kez görünüp, “Başka ilahlara tapma!” demesine karşın, Süleyman RAB’bin yolundan saptı ve O’nun buyruğuna uymadı. Bu yüzden RAB Süleyman’a öfkelenerek, “Seninle yaptığım antlaşmaya ve kurallarıma bilerek uymadığın için krallığı elinden alacağım ve görevlilerinden birine vereceğim” dedi, “Ancak baban Davut’un hatırı için, bunu senin yaşadığın sürede değil, oğlun kral olduktan sonra yapacağım.  Ama oğlunun elinden bütün krallığı almayacağım. Kulum Davut’un ve kendi seçtiğim Yeruşalim’in hatırı için oğluna bir oymak bırakacağım.[11]

İşte Süleyman’ın müşrik karılarının putlarına tapıp Tanrı’nın yolundan ayrıldığını söyleyen bu Tevrat pasajına göre resul olduğunu söyleyen birinin en başta Tevrat’ta geçen bu bilgiyi onaylaması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki Yahudiler bu Tevrat pasajının Tanrı nasıl gönderdiyse öyle korunduğuna inanmaktadırlar. Şimdi; eğer Muhammed (as) bir resul olduğunu iddia ediyorsa yapması gereken ilk iş kendisinden önceki resulleri tasdik etmesi yani Yahudilere göre onaylaması gerekmektedir. Oysa Muhammed (as) Tevrat’ın bu söyleminin aksine Süleyman’ın asla Yüce Allah’a ihanet etmediğini söylemektedir. İşte bu söylem Yahudilere göre onun yalancılığının tescillenmesi anlamına gelmektedir.

Zil-karneyn kimdir sorusunun amacı ona hiç bilemeyeceği ve cevaplayamayacağı bir soru sorarak susturmak değil, tam tersi zaten cevabını bildikleri bir soruyu ona cevaplatmak ve bu cevapla onun yalancı olduğunu tescillemektir. Bu onlar açısından; bir nevi daha önce duygusal, fevri ve ilimden yoksun olan karşı koyuşlarını ve itirazlarını ilmi temeller üzerine oturtmak gibidir.

Peki neden Süleyman kimdir? şeklinde değil de Zil-karneyn kimdir? şeklinde sormuşlardır. Aslında bu soru yanlış bir sorudur. Çünkü Kehf suresinde “Yes’eluneke an zil-karneyn”yani “sana zil-karneyn hakkında soruyorlar”şeklinde geçmektedir. Onlar Zil-karneyn kimdir diye sormamış, her iki tarafında bildiği bir kişi hakkında içerik sorusu sormuşlardır. Eğer Zil-karneyn kimdir şeklinde sormuş olsalardı ayetin, “Yes’eluneke men zil-karneyn” şeklinde olması gerekirdir. Fakat ayette bir kişinin kim olduğunu soran soru edatı olan مَنْ“men” değil, bilinen bir şeyin içeriğinden haber verilmesi istendiğinde kullanılan عَنْ“an” harfi cer’i kullanılmıştır. Yani aslında ortada Zil-karneyn kimdir? şeklinde bir soru yoktur ve hiç olmamıştır. Bu sorunun ortaya çıkışı Kur’an’daki anlatımdan değil, Kur’an’ı anlamamak ve belki de anlaşılır olmasını engellemek için her yola başvuran tefsir ve meal müelliflerinden kaynaklanmaktadır. Kur’an ifadesi son derece açıktır; وَيَسْأَلُونَكَ عَنْ ذِي الْقَرْنَيْنsana zil-karneyn hakkında soruyorlar.” Eğer bu soruyu soranlar Zil-karneyn’in kim olduğunu bilmiyor veya ilk defa duymuş olsalardı. Kur’an “sana zil-karneyn hakkında soruyorlar” şeklinde ki bir soruyu önce Zil-karneyn’in kim olduğunu açıklamakla başlardı. Ama “sana zil-karneyn hakkında soruyorlar”şeklinde başlayan ayet قُلْ سَأَتْلُو عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْرًا“deki; size ondan bir zikir tilavet edeceğim” şeklinde devam etmektedir. Yani kimden bahsedildiği hem soru soran hem de soruyu cevaplayan açısından bilinmektedir. Zaten Zil-karneyn kelimesi marife bir isim tamlaması olduğundan dolayı, bilinmemesi mümkün değildir.

(عَنْ) An: kelimesi Arapçada tek başına anlam ifade etmeyen ancak önüne geldiği isimlere; -den, -dan, tarafından, -den dışarı, – e dayanarak, -e göre, -güvenerek, hakkında, -ye, -ya anlamları katan harf-i cer grubundandır. Bu harfi cer’e göre وَيَسْأَلُونَكَ عَنْ ذِي الْقَرْنَيْن cümlesinin anlamı “sana zil-karneyn’den soruyorlar” şeklinde bilinen birinden bazı şeyler sorma anlamında veya “sana zil-karneyn hakkında soruyorlar” şeklinde bilinen birinin içeriği hakkında olmalıdır. Ama her hâlükarda kimden sorulduğu kesinlikle bilinmektedir. Kıssanın devamına bakıldığında tercih edilmesi gereken doğru anlamın “sana zil-karneyn hakkında soruyorlar” şeklindeki içerikle alakalı kullanım olması gerekmektedir.

Biraz önce Zil-karneyn kimdir? sorusunun Kur’an’ın bir sorusu olmadığını ve bu sorunun Kur’an’dan kaynaklanmadığını söylemiştik. Fakat madem Zil-karneyn ve Süleyman aynı kişidir o halde Kehf suresinde neden Süleyman’ın kendi ismi değil de bir niteleme olan Zil-karneyn üzerinden soru soru sorulmuştur? Üstelik Süleyman ismi Kur’an’ın değişik yerlerinde tam 17 defa geçmekteyken, Zil-karneyn nitelemesi Kehf suresinde bulunan kıssadaki 3 kullanım dışında hiçbir yerde geçmemektedir. Şu hâlde neden çok açık bir şekilde “sana Süleyman hakkında soruyorlar”denmemiştir?

İşte bu soru haklı ve yerinde bir sorudur. Bilindiği gibi Süleyman Davut’un oğludur ve birçok yönden babasından daha farklı bir konumdadır. O babasından sonra resullüğe seçilmiş ve ilahi vahyi insanlara iletme vazifesi onun omuzlarına yüklenmiştir. Kur’an’da onun hayatının birçok yönleri anlatılmaktadır. Sad suresinde onunla ilgili şöyle bir kıssa geçmektedir.

(Önemli Not:Öncesinde ve bundan sonrasında dikkat edilirse hep Diyanet İşleri Başkanlığının mealini vermekteyiz. Bu bizim bu meallerin doğru olduğunu kabul ettiğimiz anlamına gelmemelidir. Çalışmanın çok daha ileri bölümlerinde ayetlere verilen mealleri DİB meali dışında kalan mealleri de göz önüne alarak incelemeye çalışacağız. Burada şimdilik Zil-karneyn ve Süleyman’ın neden aynı kişiler olduğu üzerinde durulmaktadır)

Sad 38/31-35

إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُ

(31) Hani ona akşamüstü bir ayağını tırnağı üstüne dikip üç ayağının üzerinde duran çalımlı ve soylu atlar sunulmuştu.

فَقَالَ إِنِّي أَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبِّي حَتَّىٰ تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ

(32) Süleyman, “Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim” dedi. Nihayet gözden kaybolup gittikleri zaman

رُدُّوهَا عَلَيَّ ۖ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْأَعْنَاقِ

(33) “Onları bana geri getirin” dedi. (Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.

وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمَانَ وَأَلْقَيْنَا عَلَىٰ كُرْسِيِّهِ جَسَدًا ثُمَّ أَنَابَ

(34) Andolsun, biz Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık. Sonra tövbe edip bize yöneldi.

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ بَعْدِي ۖ إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

(35) Süleyman, “Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye lâyık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!” dedi. (DİB meali)

Tam burada durmak ve ayetlere biraz dikkat etmek gerekmektedir. Süleyman 35. ayette “benden sonra kimseye layık olmayacak bir mülk bahşet”diye dua ettiğinde zaten tahtı olan bir kraldır. Bu durumda istediği şey sahip olduklarının çok üstünde bir şeydir. Öyle bir mülk olmalıdır ki kendisinden sonra kimseye nasip olmamalıdır. Eğer onun bu istediği toprak fetihleriyse insanlık tarihinde Cengiz han, Makedonyalı Alexandre, Hülagu, Pers İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu, Sümer’in büyük kralı Sargon, Atilla gibi birçok hükümdar onun sahip olduğu topraklardan daha fazlasına sahip olmuştur. Kaldı ki bir Allah resulünün bunu istemesi doğru da olmayacaktır. O benden sonra kimseye nasip olmayacak derken, insanları, kralları veya başka birilerini değil, kendisinden sonraki resulleri kast etmektedir. Bu mülkün ne olduğu ve hangi şekillerde ona verildiği devam ayetlerden anlaşılmaktadır.

Sad 38/36-39

فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِأَمْرِهِ رُخَاءً حَيْثُ أَصَابَ

(36) Biz de rüzgârı onun buyruğuna verdik. Rüzgâr, onun emriyle dilediği yere hafif hafif eserdi.

وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ

(37) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı,

 وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ

(38) Bukağılara bağlı olarak diğerlerini de onun emrine verdik.

هَٰذَا عَطَاؤُنَا فَامْنُنْ أَوْ أَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ

(39) “İşte bu bizim ihsanımızdır. Artık sen de (istediğine) hesapsızca ver yahut verme” dedik. (DİB meali)

Verilenlerin tamamına bakıldığında hepsinin birbirine bağlanarak (مُقَرَّنِينَmukarrenine) Süleyman’a verildiği görülmektedir. (مُقَرَّنِينَ) Mukarrenine kelimesi Zil-karneyn kelimesindeki el-karneyn kelimesinin de türediği aynı köke mensuptur. Süleyman bunların hepsine zaten kralken sahip olmuştur.

Tevrat’taki Süleyman kıssasına bakıldığında orada onun kral olduktan sonra babası Davut’un yolundan saptığı söylenmektedir. Yani o babasından devraldığı gücü doğru istikamette kullanmamış, bu gücün sarhoşluğuna kapılmıştır. Genelde Müslümanlar Yahudiliğin tek bir çatı altında toplandığı görüşündedirler. Fakat bu doğru değildir. Yahudiler kendi içinde birçok farklı gruba bölünmüşlerdir. Bu bölünme içtihat farklılıklarından oluşan mezhebi bir bölünme olmanın çok ötesindedir. Mesela, Samiriler, hem Tora hususunda hem ibadetler hususunda hem de Kutsal Mabet hususunda diğer Yahudi gruplarından temelde ayrılmaktadırlar. Birçok Yahudi grubuna göre Kutsal Topraklar “Yaruşalayim” şehri, Kutsal Mabet (Bet ha- Mikdaş) ise bu şehirde bulunan ve genelde Süleyman mabedi olarak bilinen yerdir. Fakat Samiriler, Kutsal toprakların Yaruşalayim değil Nablus’taki Gerizm dağı olduğuna inananırlar. Aynı şekilde Kudüs’ün lanetliler şehri (Arure Şalem) olduğunu söylerler. İşte bu Samirilere göre Davut Kutsal Mabedi Yaruşalayim şehrinde başlattığı için, Süleyman’da babasının başlattığı mabedi bitirip ahit sandığını Yaruşalayim’e taşıdığı için kafir olmuşlardır.[12]

Öteki taraftan diğer Yahudi gruplar Davut hakkında böyle bir şey söylemezken, Süleyman’ın Yahudi kıblesini bırakıp karılarının putperest kıblesine yöneldiği için kafir olduğuna inanmaktadırlar. Bununla ilgili Tevrat pasajını biraz önce aktarmıştık. Yani Samiriler, Gerizm dağındaki kıbleye uymadığı için, Ortodoks Yahudiler ise Yaruşalayim şehrindeki kıbleye uymadığı için Süleyman’ı kafir ilan etmişlerdir.[13]Her hâlükarda tüm Yahudileregöre Tanrı’nın kendisine verdiği imkanları kötüye kullanan Süleyman kafir olmuştur. Tüm Hıristayanlar da Tevrat’a inandıkları için onlarda Süleyman hakkında aynı inancı paylaşmaktadırlar.

İşte bu yüzden Yahudiler gidip Süleyman’ı değil de Zil-karneyn’i sorun demişlerdir. Çünkü Süleyman’ın sapıtması kendisine verilen eşsiz gücü elde etmesinden sonra olmuştur. Fakat sapıtan bu Süleyman Muhammed (as) tarafından iyi olarak tanıtılmakta ve iyilere örnek gösterilmektedir. Resul olduğunu iddia eden birinin, gerçek resul olması durumunda Tevrat’taki Süleyman’ın kafir olduğu bilgisini bilmemesi mümkün değildir. Mekkeli müşrikler Yahudilerin Süleyman’ın mülkü hakkında söylediklerinin doğru olduğunu kabul etmiş ve o bilgiye göre hareket etmişlerdir.

Bakara 2/102 

وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُو الشَّيَاطِينُ عَلَىٰ مُلْكِ سُلَيْمَانَ ۖ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَٰكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا

Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların (ve şeytan tıynetli insanların) uydurdukları yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman (büyü yaparak) küfre girmedi. Fakat şeytanlar küfre girdiler… (DİB meali)


 

GÖRÜNEN VE GÖRÜNMEYEN

Hiç şüphe yoktur ki; Süleyman ve Zel-karneyn haklarında en fazla efsane ve yorumun üretildiği iki isimdir. Her iki ismi ayrı kişiler olarak düşündüğümüzde bile Kur’an’daki kıssalarında en fazla olağanüstülüklerin olduğu kişiler Zel-karneyn ve Süleyman’dır. Süleyman; şeytanlara, cinlere, insanlara, kuşlara ve rüzgarlara hükmeden, karıncaların konuşmalarını anlayan biridir. Zel-karneyn ise güneşin doğduğu ve battığı yere yolculuk yapan, bilinmeyen bir yerde kıyamet habercisi olan Yecüc ve Mecüc kavimlerini hapsetmek için olağanüstü bir set inşa eden kişidir.

İşte bu oldukça sembolik anlatım, eski yeni tüm müfessirlerin, meal yazarlarının ya da konuya özel ilgi gösterenlerin Kur’an’dan ya da Kur’an dışı her türlü dayanağı kullanarak sonu gelmez yorumlara girişmesine neden olmuştur. Zaman ve zemine göre kendisini durmadan yenileyen bu yorumlar; Zel-karneyn ve Süleyman kıssalarının da çeşitlenmesine yol açmıştır. Öyle ki hangisi Kur’an’ın anlattığıdır, hangisi rivayettir, hangisi İsrailiyat’tır seçilemez olmuştur.

Değişen zaman içinde Zel-karneyn ve Süleyman hakkında çizilen portreler de gelişmiş çok farklı kişilikler ortaya çıkmıştır. Önceki zamanlarda özellikle Zel-karneyn, yalın kılıç dünyayı fetheden bir kral, bilge bir alim, bilinmeyen bir peygamber, esrarengiz bir seyyah şeklinde tanımlanırken, modern zamanlarda bu kişilikler yerini uzay aracına binip güneş sisteminin dışına hatta kara deliklere yolculuk yapan birine bırakmıştır. Zaman yolculuğu hakkında fantastik teorilerin konuşulduğu şu günlerde, Zel-karneyn de bu bilimsel! teorilerin gerisinde bırakılmamış, Kur’an’daki kelimelerden yola çıkarak bir şekilde ona da ışık hızıyla hareket eden bir araç bulunmuş, geçmişe ve geleceğe yolculuk yaptırtılmıştır. Yani zaman değiştikçe, teknoloji geliştikçe Zel-karneyn de değişmiş, zamanın ruhuna uygun hale getirilmiştir. Elbette ki bu yorum ve değişimlerin hepsinde ihtiyaç duyulan dayanak her zaman Yüce Allah’ın kitabından bulunmuştur. Zel-karneyn hakkında birikmiş efsanelerin hiçbirinin Kur’an’ın anlattıklarına uymadığını gören bir kısım ulema! Zel-karneyn’in hayali bir kişilik, Kur’an’da anlatılan kıssasının ise gerçekliği bulunmayan bir mesel olduğunu bile söylemişlerdir. Onlara göre Zel-karneyn’in kim olduğunun hiç önemi yoktur ve asıl olan da anlatılan kıssadan hisse çıkarmaktır.

Sonuçta şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah kullarına karanlıklardan aydınlığa çıksınlar, ihtilafları çözümlesinler, varlıkla uyum içinde yaşasınlar, toplumsal ve bireysel yaşamlarında dengeli olsunlar, dünyanın tabi düzenini korusunlar, ne yapacağını bilmez bir halde kalmasınlar diye bizzat kendi ilmiyle bir kitap göndermiş, dünya ve ahiret mutluluğunun bu kitabı doğru anlamaktan geçtiğini belirtmiştir. Bu yönüyle olaya bakıldığında Zel-karneyn ve Süleyman kıssaları Kur’an’ın içinde ama Kur’an’ın diğer yerleriyle bağı olmayan, açık ama anlaşılmayan, basit ama anlamak için zaman yolculuğuna çıkmayı gerektiren, herkes için ama kimsenin işine yaramayan, açıklanmış ama anlaşılması için binlerce kere daha açıklanması gereken bir hale bürünmüştür. Zel-karneyn’in ortaya konuluş biçimlerine baktığımızda kıssa Alemlere Rahmet kitabın parçası olarak değil, bilimsel veya tarihsel bir ansiklopedinin parçası gibi durmaktadır. Yani bu efsanelere göre Zel-karneyn imanın konusu değil, genel kültürün konusudur.

Her şeyden önce Kur’an’da geçen her şey gibi Zel-karneyn de genel kültürün değil imanın konusudur. Yüce Allah tarafından Muhammed (as)’e vahyedilen Zel-karneyn kıssasına iman etmek demek, basit manada Kur’an’da Zel-karneyn’den bahsedilmiş olduğuna iman etmek demek değildir. Tam tersi Kur’an’daki kıssada bahsi geçen her şeyin içeriğine iman etmek demektir. Bu durumda ulemanın! konuyu ortaya koyuş biçimine göre Yüce Allah’ın Zel-karneyn hakkında buyurduklarına iman etmemiz mümkün değildir. Çünkü hem kim olduğu bilinmemektedir hem yaptığı yolculukların uzayda mı yoksa dünyada mı olduğu bilinmemektedir hem de Allah resulü olup olmadığı bilinmemektedir. Şu hâlde biz neye iman edeceğiz?

  • Zel-karneyn’in Filip’in oğlu Makedonyalı Alexandre olduğuna ve yalın kılıç dünyayı feth ettiğine mi?[14]
  • Ölümsüzlük suyunu aramaya çıkmış İranlı bir hükümdar olduğuna mı?[15]
  • Türklük bayrağını doğulara ve batılara taşıyan Büyük Türk hükümdarı Bilge Kağan olduğuna mı?[16]
  • Son Peygamber Hz. Muhammed (as) olduğuna mı?[17]
  • Işık hızıyla hareket eden uzay aracına binip, galaksiler arasında yolculuk yapan bir uzay kahramanı olduğuna mı?[18]
  • Geçmiş ve geleceğe zaman yolculuğu yapan, kıyametin kopuş zamanını bilen lakabı Zül-karneyn olan Süleyman Aleyhisselam olduğuna mı?[19]
  • Aslında Zel-karneyn diye bir kişiliğin olmadığına, Kur’an’da anlatılan kıssanın o günkü Arap cahiliye aklını etkilemek için anlatılmış, dersler çıkarılacak bir mesel olduğuna mı?[20]
  • Kur’an’da geçtiği halde ne kim olduğu ne yolculuklarının amacı ne de Kur’an’ın başka bir yeriyle nasıl bir bağının olduğu bilinmeyen Mücmel (kapalı ve anlaşılamaz) bir kişilik olduğuna mı?[21]

Listeyi daha uzatmak ve çeşitliliği çoğaltmak mümkündür. Bu hale gelen Kur’an’daki Zel-karneyn kıssasına iman etmek, sadece kıssanın Kur’an’da geçmiş olmasından öteye geçmeyecektir. Böyle bir imanın ne işe yarayacağı ise apayrı bir konudur. Dediğimiz gibi bu haliyle Zel-karneyn imanın değil, genel kültürün bir konusu olmaktadır.

Zel-karneyn hakkında bu kadar farklı anlayışlar oluşmasına rağmen, görüşlerin arkasında bulunan ulemanın! hepsinin birleştiği ortak nokta, Kehf suresindeki Zel-karneyn kıssasını anlamanın, kıssadan kaynaklanan soruların cevaplarını bulmanın yolu Kur’an’dan geçmediği gibi kıssanın Kur’an’ın başka yeriyle kopmaz bağlarının olduğuna inanmanın da imkânı yoktur.

Tam burada tekrar belirtelim ki; bu çalışmanın ortaya koyduğu tüm sonuçlar sadece çalışmayı yapanların Kur’an’dan anladıklarıdır. Bunun ötesinde bir iddiası ve anlamı yoktur. Fakat bu çalışmayı yapanlar her rivayetin, yorum ve fantazinin peşine takılıp yanılmaktansa, Kur’an kelimelerinin peşine takılıp anlamaya çalışırken yanılmayı tercih etmektedirler!..

Daha önceki bölümlerde Zel-karneyn kelimesinin anlamının görünen ve görünmeyen iki karn’a hükmetmek anlamına geldiğini belirtmiştik. Fakat bu tanım beraberinde şu soruyu getirecektir. İki karn’den biri olan insanları karn (nesil) olarak adlandırmak mümkündür fakat görünmeyen alemin varlıkları olan cinleri ve şeytanları karn olarak adlandırmak mümkün müdür? Sonuçta “karn” üreme yoluyla oluşan topluluk anlamına gelmektedir. Cinleri ve şeytanları karn olarak adlandırmak beraberinde bunların da cinsel birliktelik yoluyla nesil sahibi olduklarını kabul etmek manasına gelecektir. Şu hâlde cinlerin ve şeytanların dişileri ve erkekleri mi vardır? Onlar da insanlar gibi nesil sahibi olmakta mıdırlar?

Bu sorunun en bariz cevabı yine Kehf suresinde bulunmaktadır.

Kehf 18/50

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ ۗ أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ ۚ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلًا

Hani biz meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis’ten başka hepsi saygı ile eğilmişlerdi. İblis ise cinlerdendi de Rabbinin emri dışına çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da İblis’i ve neslini, kendinize dostlar mı ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar sizin için birer düşmandırlar. Bu, zalimler için ne kötü bir bedeldir! (DİB meali)

Bu ayet إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ“iblis cinlerdendi”buyurarak ilk önce İblis ve cinlerin aynı varlık türünden olduğunu bildirmekte, sonra da أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاءَ“onu ve zürriyetini dost mu ediniyorsunuz”buyurarak, cinlerin de zürriyet sahibi olduklarından haber vermektedir. Ayette geçen وَذُرِّيَّتَهُ“zürriyyetehu” kelimesi ذ ر ر(z+r+r) kök harflerinden türemiştir[22]ve Kur’an’da bu kökten türemiş 38 kelime bulunmaktadır. Kelime Kur’an’da geçtiği yerlerin büyük çoğunluğunda, nesil, soy, çocuklar, anlamında kullanılmıştır.[23]Bu durumda cinlerin de soy, nesil sahibi oldukları ve onlarında tıpkı insanlar gibi “karn” olarak adlandırılabilecekleri ortaya çıkmaktadır.

İşte bu durum görünmeyen alem üzerinde biraz durmamızı ve Zel-karney’nin yani Süleyman’ın görünmeyen âlem üzerinde nasıl etkili olabildiğini anlamamızı gerektirmektedir.

Süleyman kıssaları Kur’an’da Enbiya, Neml, Seb’e, Sad surelerinde geçmektedir. Bakara 102. ayette Süleyman’ın mülkü hakkında şeytanların anlattıklarına uyulduğundan bahseden kıssa, Süleyman’dan çok sonraki bir dönemden bahsetmektedir. Bu kıssaların tamamına bakıldığında Süleyman’ın emrine şunların verildiğini görmekteyiz.

Enbiya 21/81-82

وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ عَاصِفَةً تَجْرِي بِأَمْرِهِ إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا ۚ وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِمِينَ

(81) Süleyman’ın hizmetine de güçlü esen rüzgârı verdik. Rüzgâr, onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere eser giderdi. Biz, her şeyi hakkıyla bileniz.

وَمِنَ الشَّيَاطِينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذَٰلِكَ ۖ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظِينَ

(82) Bir de şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık eden ve daha bundan başka işler yapanları da onun emrine verdik. Hep onları zapteden bizdik.

Neml 27/16-17

وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ ۖ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ ۖ إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ

(16) Süleyman, Dâvûd’a varis oldu ve, “Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve bize her şey verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur” dedi.

وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

(17) Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen orduları onun önünde toplandı. Hep birlikte düzenli olarak sevk ediliyorlardı.

Sebe 34/12-13

وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ ۖ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ ۖ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ ۖ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ

Süleyman’ın emrine de, sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay(lık yol) olan rüzgârı verdik. Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız.

يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاءُ مِنْ مَحَارِيبَ وَتَمَاثِيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍ ۚ اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا ۚ وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ

Cinler, Süleyman için dilediği biçimde kaleler, heykeller, havuz gibi çanaklar ve sabit kazanlar yapıyorlardı. Ey Davûd ailesi, şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır.

Sad 38/35-39

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ بَعْدِي ۖ إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

(35) Süleyman, “Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye lâyık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!” dedi.

فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِأَمْرِهِ رُخَاءً حَيْثُ أَصَابَ

(36) Biz de rüzgârı onun buyruğuna verdik. Rüzgâr, onun emriyle dilediği yere hafif hafif eserdi.

وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ

(37) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanları

وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ

(38) Bukağılara bağlı olarak diğerlerini de, onun emrine verdik. 

هَٰذَا عَطَاؤُنَا فَامْنُنْ أَوْ أَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ

(39) “İşte bu bizim ihsanımızdır. Artık sen de (istediğine) hesapsızca ver yahut verme” dedik.

Bu meallere göre Süleyman’a verilenleri şu şekilde tasnif edebiliriz.

1-     Rüzgâr.

2-     Cinler.

3-     Şeytanlar.

4-     İnsanlar.

5-     Kuşlar.

Kehf suresindeki 50. ayette İblis’in de cinlerden biri olduğu söylenmişti. Fakat Süleyman’a verilenlere bakıldığında Şeytanların ve Cinlerin ayrı ayrı sayıldığı görülmektedir. Bunun sebebi şeytanların cinlerden olduğu ama cinlerin hepsinin şeytan olmamasından dolayıdır. Zaten bu gerçek Cin suresinde “bizim içimizde Salihler de vardır, bunun dışında olanlarda” (Cin 72/11)şeklinde ifade edilmektedir. Kaldı ki hem Cin suresinde hem de Ahkaf suresinde geçen cinlerle ilgili kıssalarda, cinlerin de kendi içinde ayrı yollar tuttuğu, onların da kendi aralarında iman edenler ve etmeyenler şeklinde ayrıldığı ifade edilmektedir. Her halükârda yukarıdaki ayetlerden her iki grubun Süleyman’a boyun eğdirildiği anlaşılmaktadır.

Fakat bu hakimiyetin nerede başlayıp nerede bittiğinin, Süleyman’ın görünmeyen ve görünmemesi gereken aleme mensup olan cinler ve şeytanlar üzerindeki hakimiyetini nasıl ve ne şekilde sağladığının kesinlikle anlaşılması gerekmektedir. Cinler ve şeytanlarla ilgili kimi müelliflerin “bunlar tanınmayan bilinmeyen insanlardır” şeklindeki bir söylemin açtığı tartışmayı buraya taşımayı gereksiz görmekteyiz. Çünkü bahse konu olan cin ve şeytanların görünmeyen varlıklar olduğu gayet açıktır.

Yukarıdaki Seb’e suresinin 12. ayetine bakıldığında Süleyman ve görünmeyen alemin varlıkları arasındaki ilişkinin Yüce Allah tarafından şu temel üzerine oturtulduğu anlaşılmaktadır. وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِİçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız.

Bu cümleye dikkat edilirse “kim emrimizden çıkarsa” buyurulmaktadır. İşte bu Süleyman ve cinler arasında kurulan ilişkinin her iki tarafın da Yüce Allah’ın emrine uyması üzerine kurulmuş olduğunu göstermektedir. Öte yandan cümlede geçen أَمْرِنَاemrina“emrimiz” kelimesinin marife bir isim tamlaması olmasından dolayı her iki tarafa da bir çerçeve belirleyen söz konusu emrin, hem bir sınırının olduğu hem de bilinen bir emir olduğu anlaşılmaktadır. Yani bu cümle bir yandan Süleyman’ın sınırsız bir yetkiye sahip olmadığını gösterirken diğer yandan cinlerin itaatinin de belli konularda olduğunu göstermektedir.

Süleyman’ın cinler üzerindeki yetkisi sınırlı olsa da bu yetkisini kullanabilmesi için görünmeyen alemi görmesi, neye sahip olduğunu bilmesi gerekmektedir. Değilse ne ona verilen yetkinin ne de cinlerin itaatinin herhangi bir anlamı olmayacaktır. Bu durumda “Süleyman cinler üzerindeki otoritesini nasıl gerçekleştirdi” sorusu gündeme gelecektir. Kur’an bütünlüğüne bakıldığında cinlerin ve şeytanların insanlara görünmediği anlaşılmaktadır. Mesela, Cin ve Ahkaf surelerinde Allah resulü Kur’an okurken kendisini dinleyen hatta neredeyse üzerine çullanacak olan cinlerden, ancak Yüce Allah’ın kendisine vahiy etmesiyle haberdar olmuştur (Cin 72/1, 19 – Ahkaf 46/29-32). Yine En’am suresinde, şeytanların aldatmalarını vahiy ederek yaptıklarından bahsedilmektedir.

Enam 6/112

وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَىٰ بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا ۚ وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ ۖ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ

İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar vahyeder. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak. (DİB meali)

Enam 6/121

وَلَا تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ وَإِنَّهُ لَفِسْقٌ ۗ وَإِنَّ الشَّيَاطِينَ لَيُوحُونَ إِلَىٰ أَوْلِيَائِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْ ۖ وَإِنْ أَطَعْتُمُوهُمْ إِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ

Üzerine Allah adı anılmayan (hayvan)lardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fasıklıktır. Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka vahyederler. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz. (DİB meali)

İşte bu ayetlere göre cinler insanlara görünmemektedirler. Bu durumda Süleyman cinlere ve şeytanlara onları görmeden mi hükmetmiştir?

Kur’an’ın birçok yerinde iman etmemiz gereken şeylerden birinin gayb olduğu buyurulmaktadır. Kesinlikle iman etmemiz gereken gayb’in içine ölümden sonraki hayatta karşılaşacağımız şeyler girdiği gibi, göklerden, yere, insandan, hayvana, nehirlerden, denizlere kadar varlığın ilk nasıl yaratıldığı da girmektedir. Bunun yanında kendi çabalarımızla asla ulaşamayacağımız geçmişe ait haberler ve şu görünür alemi, gözlerimizle görüp idrak edemeyeceğimiz melek, cin, şeytan gibi varlıklarla bölüştüğümüze dair haberler de girmektedir.

Mü’min olarak bizler Yüce Allah’ın bir melek resul vasıtasıyla insan resullere vahyettiğine asla görmediğimiz halde inanırız. Meleklerden dostlarımız olduğuna, onların Yüce Allah’ın emrine daima sadık kaldıklarına, her birinin bir işle görevlendirilmiş olduğuna, bazılarının yaptığımız veya yapmamız gerekirken yapmadığımız şeylerin kayıtlarını tuttuğuna inanırız. Tıpkı bunun gibi yine bir mü’min olarak görmediğimiz halde şeytan ve cinlerin var olduklarına, unların bazısının mü’min bazılarının kafir olduğuna, şeytan olanlarının insanlığa her zaman düşmanlık yaptığına, fısıldayarak, vahyederek, vesvese vererek insanları doğrulardan koparmaya çalıştıklarına, sürekli hile ve desiseler kurduklarına ve daha birçok olumsuz işler yaptıklarına iman ederiz. İşte bunlar gayb’dır. Yani duyulara kapalı ve ancak Yüce Allah’ın bildirmesi ile haberdar olunan şeylerdir.

Gaybe muttali olma konusunda resullerin hepsi biz sıradan insanlara göre farklı bir konumdadırlar. Çünkü onlara Yüce Yüce Allah’ın vahiyleri indirilmektedir.

Şura 42/51

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ ۚ إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ

Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. (DİB meali)

Vahyin geliş şekillerini bildiren bu ayetlerdeki tüm şekiller bizim için gayb’ken, resuller için bunlar gayb değildir. Çünkü onlar kendilerine gelen melek resulleri hem de asli suretlerinde görmüşlerdir. Nitekim bu gerçek birkaç yerde şu şekilde bildirilmiştir.

Tekvir 81/22-24

وَمَا صَاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍ

(22) (Ey Kureyşliler!) Sizin arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir.

وَلَقَدْ رَآهُ بِالْأُفُقِ الْمُبِينِ

(23) Andolsun o, Cebrâil’i apaçık ufukta gördü.

وَمَا هُوَ عَلَى الْغَيْبِ بِضَنِينٍ

(24) O, gayb hakkında cimri değildir. (DİB meali)

Necm suresinin 5-14. ayetlerinde yine Cebrail’in görünmesinden ve hatta oldukça yaklaşmasından bahsedilmektedir. İşte bu durum gayb bilgisi hususunda onları biz sıradan insanlardan ayırmaktadır. Fakat resullerin melekleri gördüğüne dair ayetler olmasına rağmen, onların şeytanları ve cinleri gördüklerine dair herhangi bir ayet yoktur. Tam tersi onların da şeytanları göremediğine dair ayetler bulunmaktadır ve resullerin de gayb’e muttali olmalarının da oldukça sınırlı olduğunu göstermektedir. Fakat Yüce Allah sınırlı olan bu gayb bilgisini resullerinden bazılarına açabileceğini bildirmiştir.

Cin 72/26-27

عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَىٰ غَيْبِهِ أَحَدًا

(26) O, gaybı bilendir. Hiç kimseye gaybını bildirmez.

إِلَّا مَنِ ارْتَضَىٰ مِنْ رَسُولٍ فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا

(27) Ancak resullerden uygun gördüğü kimse başka. Fakat O, Resûlün önünde ve arkasında gözetleyiciler yürütür. (DİB meali)

Bu ayetlere dikkat edilirse gayb bilgisinin resullerin tamamına değil, resuller içinden razı olunana açılacağı buyurulmaktadır. Her resul Yüce Allah’tan vahiy alırken, vahiy alma şekillerinde aynı şeylere muhatapken, gaybe muttali olma hususunda hepsinin aynı seviye de olmadığı anlaşılmaktadır. İşte Süleyman yani Zel-karneyn bu hususta diğer resullerden farklı bir konumdadır. Çünkü Kur’an’da kıssaları anlatılan resullerden hiçbiri sınırlı da olsa Süleyman gibi cinler ve şeytanlar üzerinde bir otoriteye sahip olmamıştır. İşte zaten onu Zel-karneyn yapan da bu olmuştur. Çünkü yeryüzünde yaşayan her nesil bir karn olabileceği gibi, cinler ve insanlar da iki karn’dır. Hatta Zel-karneyn kelimesinde geçen El-Karneyn (o iki karn) kelimesinin marife olmasından dolayı kast edilen iki karn’nın cinler ve insanlar olması daha uygundur.

Kur’an’da anlatılan Süleyman kıssalarında onun cinler ve şeytanları gördüğü, onlarla konuştuğu ve hatta ordular halinde sevk ettiğinden bahsedilmektedir.[24]Bu durumda Yüce Allah Süleyman’a gaybi açmış, gayb konusunda onu diğer resullerden daha farklı bir konuma taşımıştır. Fakat burada şu sorunun da cevaplanması gerekmektedir. Süleyman’ın kendisi cinler ve şeytanlardan oluşmuş ordusunu görmektedir ama diğer insanlar Süleyman’ın gördüklerini görmekte midirler?

Süleyman’ın gördüğü cinler ve şeytanları diğer insanların görmesi mümkün değildir. Zira Yüce Allah cin suresinde az önce aktardığımız ayetlerde gaybı sadece resullerden uygun bulduğuna açacağını buyurmuştur.

Bakara 2/102 

وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُو الشَّيَاطِينُ عَلَىٰ مُلْكِ سُلَيْمَانَ ۖ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَٰكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا

Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların (ve şeytan tıynetli insanların) uydurdukları yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman (büyü yaparak) küfre girmedi. Fakat şeytanlar küfre girdiler… (DİB meali)

Bu ayette de Süleyman’a kafir olduğu yakıştırması yapanların kendilerinin kafir olduklarını, bunu diyenlerin Süleyman’ın mülkü hususunda Şeytanların anlattıklarına uydukları bildirilmektedir. Kur’an’da Süleyman’ın cinler ve şeytanlar üzerindeki otoritesini kullanarak binalar yapmak, denizin altına dalabilenlere iş yaptırmak, Seb’e kraliçesinin tahtını olağanüstü bir şekilde bir yerden bir yere nakletmek gibi sıradan insanlara olağanüstü gelecek işler yaptığından bahsedilmektedir. Yapılan bu işler insanlar tarafından görülmekte ama işleri yapanlar görülmemektedir. İşte bu durum Yahudilerin Süleyman hakkında söylediklerinin ana temeli olmalıdır. Nitekim hem Yahudiler hem Hıristiyanlar Süleyman’ı bir resul olarak değil olağan üstü bir kral olarak tanımlamaktadırlar.

Sonuç olarak Yüce Allah Süleyman’a gaybı açmış, onun şeytanlar ve cinler gibi gaybi varlıklar üzerinde bazı konularda otorite kurmasına müsaade etmiştir. Onun bu iki aleme hükmedecek bir otoriteye sahip olması onu Zel-Karneyn yani görünen ve görünmeyen varlıklardan oluşmuş “o iki karnın sahibi” konumuna getirmiştir. Ona bu nitelemenin yapılması, özellikle bu ayrımın yapılması için olmalıdır.

 

Ramazan DEMİR

 

[1]Razi, Tefsir-i Kebir c.15.s.108

[2]Gözlem Yayınevi; Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla Tora ve Aftara 1.kitap BEREŞİT önsöz.

[3]Tora; Yahudilere göre Sinay dağında Musa’ya yazılı halde verilen kutsal kitabın adıdır. Bugün elimizde bulunan Tevrat’ın ilk beş bölümü işte o kitaptır ve Yahudilere göre verildiği günden bugüne kadar nasıl vahyedilmişse o şekilde korunmuştur.

[4]Gözlem Yayınevi; Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla TORA ve Aftara 1.kitap BEREŞİT s. 115

[5]Gözlem Yayınevi; Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla TORA ve Aftara 1.kitap BEREŞİT önsöz.

 

[6]Yeoşua, Tanah; Gözlem Yayın Evi giriş.

[7]Yeoşua, Tanah; Gözlem Yayın Evi giriş.

[8]İncil, Yuhanna 7/21-24

[9]İncil, Yuhanna 9/13-34

[10]Şabat konusuyla ilgili bkz. H. Mustafa Arslan, Yorgun Maymunlar Günü Sebt (Şabat).

[11]Eski Ahit, 1.Krallar 11/1-13

[12]Nuh Arslantaş, Samirilerde Dini ve Sosyo-kültürel Hayat s.117

[13]Burada çok tuhaf bir durum ortaya çıkmaktadır. Tüm Yahudi gruplar Süleyman’ın ne Kudüsteki ne de Gerizm dağındaki kıbleye uymadığını söylemektedirler. Fakat İslami kaynaklar Kudüsteki Süleyman mabedinin ikinci kıble olduğunu ve Süleyman’ın Kabe’yi değilde burayı kıble haline getirdiğinden bahsetmektedirler. Bu tam bir paradokstur.

[14]Razi, Tefsir-i Kebir, c.15.s.245

[15]Firdevsi, Şehname

[16]Oktan Keleş, Türk tarihine Ait Yeni Sırlar.

[17]Hakkı Yılmaz, Tebyinu’l Kur’an c.7.s.173

[18]İskender Türe, Zülkarneyn s. 65-102 – Serhat Ahmet Tan, Zamanın Sahibi Zülkarneyn.

[19]Mehmet Alagaş, 2012 ve İki Deniz arası s.51

[20]Mustafa Öztürk, Din Bilimleri, Dergi c.1.sayı 1 – Mustafa İslamoğlu, meal, s.573.

[21]Ömer Özsoy – İlhami Güler, Konularına Göre Kur’an, s.830

[22]Bu kelimenin köküyle ilgili üç farklı görüş vardır. Bkz; R. El İsfahani, El-Müfredat ZRV md.

[23]Bkz: 2/124, 128, 266 – 3/34, 36, 38 – 4/9 – 6/84, 87, 133 – 7/172, 173 – 10/83 – 13/23, 38 – 14/37, 40 – 17/3, 62 – 19/58 – 25/74 – 29/27 – 36/41 – 37/77, 113 – 40/8 – 46/15 – 50/21 – 57/26

[24]Süleyman kıssaları için bkz: Enbiya 21/80-82 – Neml 27/16-44 –Seb’e 34/12-14 – Sad 38/30-40

10 yorum

  1. Ramazan Bey ben bu yazınızı okumadım ama daha önceki çalışmalarınızı okudum dikkatlice. Belkide yanlış anlıyorumdur ama ön yargısız söylüyorum sanki şunu der gibisiniz. İslam Düşünürleri ya da uleması gereksiz, Kur’an yeterince açık onların söyledikleri de ne oluyormuş kaldırın çöpe atın. Gazali, Farabi, ibn Rüşd, Taberi. Sonra hadisleri belki kendi tasnifi ama yine de dolaşan sözleri toparlayan ve bir eser ortaya çıkaran Buhari ki Fuat sezgin onun kaynaklarının yazılı olduğunu söylüyor Numan b.Sabit yani ebu Hanife İmam Şafi Hanbeli, İmam Malik bu insanların sizin yanınızda hiç mi değeri yok.? Onları kutsallaştıran yanlışsız kabul eden zihniyete bende karşıyım. Ama onlar başka onları uçuranlar başka. Bugün Budaya tapan budistlere Budha yaşarken heykel yapıp eğilmeyin önünde demiştir. Bence Furkan olan Kur’nı Kerim, bizi yönlendirecek neyin yanlış neyin doğru olduğunu bize gösterecektir. Ehli Kitabı evet çoğu yerde yermiştir ama içlerinden az bir kesimi de ayrı tutmuştur genelleme yapmamıştır. İnsanoğlunun zaten genelleme hastalığı vardır ciddi bir rahatsızlık bu kurtulmak gerek. Ben Kur’anı Kerimi yetersiz görmüyorum asla. O muhteşem ötesi bir kitap değerini bilemesek de. Ama bu bu kitap üzerine yazılan yazıları okumayacam başka kaynaklara bakmayacağım onlar da ne olmuş gibisinden kendini İslama adamış insanlara bu uğurda çalışan, bir katkım olsun insanlara diye ortaçağın o bunalımlı döneminde güzel bir eser bırakan İbni kesir Fahreddin razi gibi insanlara da haksızlık edemem. Bu onları dopdoğru kabul ettiğim anlamına gelmemekte onlarda kim oluyormuş da dememekteyim. Lütfen beni yanlış anlamayın Yusuf adlı kitabınızda rivayetleri inkar etmiyoruz demişsiniz ama küçümser değersiz onlar der gibisiniz.

    Umarım kırıcı olmamışımdır sert eleştirilere, yapıcı eleştirilere müslüman açık olmalıdır Ramazan Bey. Yaşça bayağı büyüksünüz benden sizin bu çalışmalarınız saygıyı sonuna kadar hak ediyor. Güzel noktalarda insanları aydınlatıyor kitabımızın eşsiz güzelliğini çok güzel vurguluyorsunuz. Allah bu yolda yardımcınız olsun.

    Çöldeki izler programı olursa izlerim tekrardan saygılarımla

  2. Mehmet Emin

    Aziz kardeşim; merak etme kırıcı olmadın. Aslında her türlü eleştiriye gerçekten eleştiri olduğu müddetçe hazırız. Kısaca bizim islam ulemasına değer vermediğimizi, onlar da kim oluyormuş anlamına gelecek söylemler içinde olduğumuzu söylemişsiniz ya da yazdıklarımızdan bunu çıkarmışsınız.
    Hakikaten şunu anlamakta zorluk çekiyoruz. Bir yandan Kur’an mükemmel, Kur’an eşsiz, Kur’an mucize, Kur’an’dan daha değerli bir şey yok, Kur’an Allah’ın kitabı, Kur’an vahiy vs vs gibi övgüler sıralayacağız, diğer yandan Kur’an ancak Kur’an ile anlaşılır denilince ulema ne olcak? rivayetler ne olacak? diyeceğiz. Aziz kardeşim Kur’an Kur’an’la anlaşılır söylemi birini dışlamak ya da birine düşmanlık olsun diye dile getirilen bir söylem değildir. Artık şu Kur’an’ı kendi nefesimiziden daha değerli görmenin zamanı gelmedi mi?
    Aziz kardeşim: Kur’an’ı Kur’an’la anlamanın mantığı şudur. Kur’an’ın her bir kelimesi, harfi Yüce Allah’ın bir tercihi sonucu vahyedilmiştir ve hiçbir yaratılmış Yüce Allah’tan daha düzgün, daha açık, daha detaylı, daha anlaşılır, daha kusursuz cümle kuramaz. Kimse Yüce Allah’ın kelimelerine kendi kafasına göre mana veremez.
    Bu kurala kim uyarsa ve çabalarsa, çabası sonucunda ulaştığı doğruları kim olduğuna bakmadan sahipleniriz. Ama yanlış yapmışsa kim olduğuna bakmadan sahiplenmeyiz.
    Ana sayfa da Yusuf suresiyle ilgili yaptığımız 3 ciltlik çalışmayı yayınladık. O kitabı yazarken yaklaşık 17 tefsire, 32 meale, 5 tarih kitabına, yüzlerce kitaba, ansiklopediye, onlarca tv programına baktık. Şimdi biz bunları yapmışken değer vermemiş olur muyuz? değer vermek onları bu dinde otorite kabul etmek, söylediklerine ya da rivayet ettiklerine kesin inanmak mıdır?
    Sana Yusuf kitabının ikinci cildinden bir rivayeti aktarıyorum. Bu rivayet İmam Kurtubinin eserinde geçiyor.( Kurtubi; El Camiu Li Ahkami’l Kur’an.c.9.s.254)

    …Şöyle de açıklanmıştır; Hz. Yusuf’un kadına meyletmesi bir masiyetti. O kocanın, hanımının önünde oturuşu gibi oturdu. El-Kuşeyri, Ebu Nasr, İbnu’l Enbari, En-Nahhas, El-Maverdi ve başkalarının da nakşettiklerine göre müfessirlerin çoğunluğu genel olarak bu kanaatte imişler.
    İbn Abbas der ki: Uçkurunu çözdü ve onun önüne sünnetçinin oturuşu gibi oturdu. Yine ondan nakle-dildiğine göre, kadın sırt üstü yattı, o da bacakları arasında oturup elbiselerini soyundu. Said b. Cü-beyr der ki: Şalvarının uçkurunu çözdü. Mücahid der ki: Şalvarını kalçalarına kadar indirdi ve erkeğin hanımının karşısında oturuşu gibi oturdu. İbn Abbas der ki: Yusuf “bu gıyabında ona hıyanet etmedi-ğimi bilmesi içindir” (Yusuf 12/52) deyince, Hz. Cebrail ona: Ve, ey Yusuf! Sen ona meylettiğin zaman da öyle mi idi? deyince, hemen: “bununla beraber ben nefsimi temize çıkarmıyorum” (Yusuf 12/53) de-yivermişti…

    Aziz kardeşim..bu rivayet karşısında nasıl davranmalıyız sence?

  3. Anladım Ramazan Bey.

    Elbette yol,yöntem,metod çok önemli bu kitabı anlamada. Ama siz böyle diyorsunuz bugün eline meal alıp ben herşeyi ben bilirim diyen bir güruh çıktı. Sonra daha da kötüsü bunlar yüzünden Mealciler demeye başladılar. Ve bu kesimim bazıları saygısızca, edepsizce hiçbir ilim almadan kendi hevaları doğrultusunda Kur’anı Kerimi kullanıyorlar. Aslında mezheplerden farkları yok dertleride islam değil. Bu kesimin tam karşısında ise ne var ne yok alan kesim var. Ben ise ikisinden de değilim. Tıpkı bir hüce zarı gibi seçici geçirgenim. Ve benden bu iki kesimde hoşlanmıyor ikiside sen işine geldiği gibi davranıyorsun der beni suçlar.

    Bu kitabın dili arapçadır. Ve arapçanın kurallarından ayrı anlamlar yüklemek, sözlüklerden bağımsız anlamlar çıkarmak açıkçası tahriftir. Bir meal bir insanın Kuranı Kerimi arapçadan türkçeye çevirmesi nasıl oluyorlarda eline bir meal alıp herşeyi çözdüklerini söylüyorlar? Ben o yüzden böyle yazdım size. Adam alıyor eline meali orada geçen arapça metini bilmez kelimeyi bilmez önünü arkasını bilmez kelimeler arası sıkı ilişkiyi bilmez o ayetin başka anlamalrada gelebileceğini bilmez tek bildiği egsounu tatmin etmek.

    Ben o yüzden böyle yazdım size. Alimlerimizi küçümsemeyelim çalışmalarını küçümsemeyelim. Onlardan yararlanalım tefsir kesinlikle okuyalım ha yukarıda ki gibi rivayetler de aktarmışlar elbette kabul edemeyiz akla vahye aykırı. Ama şu demek değil tamam bu adam değersiz kaldıralım atalım. Ki siz zaten yararlanmışsınız. Din anlamında Kur’anı Kerim yeterince yeterlidir. Geriye kalanlar ise verilerdir ipuçlarıdır onlar da Kur’an süzgecinden geçerse benim için vardırlar geçmezse benim içinde geçersizdirler.

    Ramazan Bey Yusuf kitabınızı okuyorum buradan hızla okuyacağım gibi. Acaba PDF olarak indiribilme olanağımız var mıdır kitaplığımda bulunsun isterim. Bir de meal çalışmanız olur mu

  4. MEHMET EMİN

    Yusuf kitabının yazılması haricindeki tüm işleri Mustafa bey yapmakta. Dizayn’ından kapağına, editörlüğünden sitede yayınlanmasına kadar sağolsun hep o ilgilendi. Bildiğim kadarıyla sitedeki kitabı PDF olarak indirebiliyorsunuz. Biz zaten bu kitap üzerinde telif hakkı gibi hiçbir hak talep etmiyoruz.
    Eline meal alıp ahkam kesenlerle ilgili söylediklerine gelince: Bir mü’min olarak her türlü ilkesizliğe elbette karşıyız. Ama bugün elimizde bulunan tefsirleri, bir önceki yazıda verdiğim Kurtubi alıntısı gibi rivayetleri, birbirini tutmaz yüzlerce meali, onlar yazmadılar, onlar rivayet etmediler. Yukarıdaki rivayeti eline meal alıp ahkam kesen (bana göre zavallı) kişilere götürsen ve desenki işte ayetin açıklaması bu rivayettir, inan ki asla itibar etmezler. Ama şahane Arapçası olan KURTUBİ bu rivayeti hem de Yüce Allah’ın ayetlerinin açıklaması bağlamında anlatınca “ne var bunda onlar da yanlış yapabilir” diyorsunuz. Eline meal alıp ahkam kesenler bilmiyorlar ve bilmediklerini de bilmiyorlar tamam bunda hem fikiriz. Fakat onlar hangi resule KURTUBİ gibi bu rivayetleri yakıştırdılar. Yusuf kitabını okuduğunuzda bu rivayetler gibi yüzlercesini göreceksiniz.

    Mehmet emin kardeşim.
    Kur’an Yüce Allah’ın kitabıdır ve kimsenin tekelinde değildir. Kimse bu kitabın koruyucusu, noter memuru, editörü değildir. Kimse bu kitabın telif haklarını elinde bulundurmamaktadır. Bu kitabın Yazarı, müellifi, müfessiri, editörü, açıklayıcısı, sahibi Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’tır. Bugün Türkiye de 150 bine yakın din adamı vardır, bunun yanında 85 ilahiyat fakültesi, binlerce ilahiyat Prof, dr, doçenti bulunmaktadır. Bunların yanına binlerce İslami kitap yazan yazarı da eklediğinizde ortaya hiçde azımsanmayacak bir kitle çıkmaktadır. Kur’an hakkında milyonlarca tefsir yazılmıştır ve hepsi de kullanıma açıktır. Sence bu kadar çok Kur’an’ı anlatan olmasına rağmen Kur’an’ın hala anlaşılamıyor olmasının sebebi eline meal alıp ahkam kesenler midir?
    Sana Yusuf kitabını yazarken Türkiyede Diyanet İşleri Başkanlığına Baş danışmanlık yapmış ünlü bir yazarla aramda geçen bir olayı aktarayım. Bu olaya başından sonuna Allah elbette şahittir ama insan olarak da Mustafa bey şahittir.

    Yusuf kitabını yazarken 37.ayette geçen “ZELİKUMA MİMME ALLEMENİ RABBİ” ibaresinin Türkiyede basılmış tüm mealler, türkçeye çevrilmiş tüm tefsirler tarafından “BU RABBİMİN BANA ÖĞRETTİĞİ ŞEYDİR” şeklinde çevrildiğini gördük. biraz Arapça bilenler Kur’an’ı açıp Arapça metne baktıklarında “BU” diye çevrilen kelimenin “ZELİKUMA” şeklinde olduğunu göreceklerdir. Zelikuma kelimesini “bu” diye çevirdiğinizde ibare de geçen “kuma” zamiri kaybolmakta. Hiçbir meal yazarının ibaredeki “kuma” zamirini çevirmemiş, tamamının kelimeye “bu” manasını vermiş olması, “acaba biz mi bilmiyoruz, belki burada bizim bilmediğimiz bir şey vardır, yoksa bu kadar çok meal yazarı aynı hatayı nasıl yapabilir?” şeklinde bir düşünceye sebep oldu. Günlerce bu ibarede takıldım kaldım, bir adım ilerleyemedim. Mustafa abiden Arapçası iyi olan birine danışmak için yardım istedim. O da beni hem kendisi Arap, hem meal yazmış, hem DİB başkanlığına danışmanlık yapmış kişiye götürdü. O kişi de kendi mealinde ibareyi tıpkı diğerleri gibi “bu” şeklinde çevirmişti. Ona neden bu ibaredeki KUMA zamirini çevirmediğini, bunun bir kuraldan dolayımı olduğunu sorduk. O sorumuzu cevaplamak yerine “ya Yusuf suresi gibi önemsiz bir şeyle niye uğraşıyorsunuz, daha önemli şeylerle uğraşın” gibi laflar söyledi. Biz ona Yusuf suresi önemsiz mi? diye sorunca şu cevabı verdi. “vallahi Kur’an’da bin önemli şeyi sırala deseniz Yusuf suresi bu sıralamaya girmez bile, Yahu Aşk romanıdır” dedi. (bu hikaye daha uzun bir şekilde yazılıp bu sitede sizinle bölüşülecek o zaman ismini de yazacağız).

    Aziz kardeşim.

    Arapça bilmeyen, eline meal alıp ahkam kesenler ellerine kendi yazdıkları mealleri değil, işte bu adamların yazdığı mealleri alıyorlar.Bu adamlar meal okuyup sapıyorlarsa bunda o mealleri yazanların kabahati yok mu sence? madem meal okununca sapıtılıyor, o halde bu adamlar neden insanları saptıran mealler yazıyorlar. Madem mealler insanlara bir şeyler vermiyor, madem işe yaramıyor tam tersi karışıklık çıkarıyor, suç kimin? sapanının mı? saptıranın mı? her ikisinin mi?
    Bak genç yaşındasın tefsir de yazmadın, meal de yazmadın ama eline meal alıp ahkam kesenlerin doğru iş yağmadığını tespit edebiliyorsun yani onların yanlışını tespit etmek bu kadar kolay…yani seni saptıramazlar…ama alim dediğini, ulema dediğin insanların yanlışını tespit etmek için bir kamyon dolusu kitap okuman, ömrünü çürütmen gerekiyor. Yusuf kitabını okuduktan sonra ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınızdır.
    Yaptığınız eleştirilerden, katkılardan kırılmadığımızı tam tersi memnuniyet duyduğumuzu bir kez daha belirtelim. sizde bize kırılmayın. Allah’a emanet olunuz.

  5. Ramazan BEY

    Gerçekten hoşgörülü anlayışınız beni etkiledi. Derdimi de anlamışsınız. Yazınızı okudum ve katılıyorum size. Teşekkür ederim çalışmalarınızı tıpkı diğer çalışmaları takip ettiğim gibi edeceğim. Bence sorun arapçadan türkçeye çeviri yaparken oluyor size şöyle örnek vereyim; Cibal bilirsiniz dağ demek arapçada Uhud Dağı var meşhur uhud savaşının olduğu medineye yakın bir yerde o dağ dedikleri şey bizim türk zihninde aslında kale veya tepedir. Ama araplar için o tür yüksekliklere de dağ diyorlar. Çok yüksek dağlara ise Şuara suresinde geçiyordu sanırsam TAVD diyorlar. Arap ALGISI ile Türk ALGISI arasındaki farkı anlayamayanlar ya da göz ardı edenler çevirilerde tongaya düşüyor. Bu bilerek olduğunu sanmıyorum ama bilerek yapan kesim de var işine geldiği gibi çeviriyor. O yüzden çevirmenler Arabın algısı gibi düşünüp bunu türkçedeki karşılıklarını bulmalılar bu iş de öyle önüne gelenin hele hele eline meal alıp ahkam kesenin işi değildir. Ben meal okunmasına asla karşı değilim bizzat ben çevreme ve dahi kendim her zaman meal okurum ama iş Kuranı Kerim üzerine konuşmaya ayetlerden yargılar çıkarmaya gelince bu iş meal ile olmaz Ramazan Hocam bu benim düşüncem katılırsınız veya katılmazsınız. Bir örnek daha vereyim arapçada marife takısı dediğimiz el takısı var bilirsiniz bu belirli bir varlığı işaret eder tıpkı ingilizcedeki the gibi tevbe suresinin beşinci ayetini müşrikleri öldürün diye çeviriyorlar. Bu tam bir anlam cinayeti çünkü FAKTUL EL MUŞRİKİNE orada bir el takısı var ve 5.ayetten önce anlatılan anlaşmaları bozan müşrikleri bahseder doğru çeviri O antlaşmaları bozan müşrikler olmalıydı. Bu iş ilimde derinleşme ile olur dediğim gibi Allaha güvenmeli O’nun yol göstericiliğine kendimizi bırakmalıyız.

    SONSUZ SAYGILARIMLA ALLAH BU YOLDA SİZe MUSTAFA ABİYE YArDIM etsin.

  6. Abi Calisman icin cok tesekkür ederim. Gercekten konu hakkinda Tam tatmin eden bir calisma olmus. konu icinde baska bir konuda da tam olarak tatmin oldum; o da sünnet olmanin, Yüce Allah in emri olmadigi aksine yahudilerin uydurmasi oldugu dur.
    Ellerine Saglik.
    Allah senden Razi Olsun.

  7. GÖKHAN

    Sünnet olmak ve bunu dinin bir parçası olarak kabul etmek elbette ki Yahudilerin bir uydurmasıdır. Onlar sünnet olmaya bilinenden daha çok önem verirler. Onlara göre Sünnet olmak Yüce Allah’ın İbrahim ile yaptığını sözleşmenin bir göstergesidir. Bu sözleşme ise İsmail soyundan bir elçi çıkmayacağına dairdir. Bu konuda Sebt kitabında daha geniş açıklamalar bulunmakta.

  8. Ramazan abi bir konuda daha bilgine ihtiyacim var o da sudur;

    Kurani Kerimde Süleyman As. in havuz insaati gibi islerini cinlerin yapmis oldugunu ögrenmekteyiz, Tevrat da 1. Krallar 7. bölüm 13 ve 51 pasajlari arasinda bu havuzlari Sur´lu Hiram usta Adinda bir adamin yapmis oldugunu görüyoruz. Bu surlu Hiram usta Bildigimiz ve günümüzde de var olan Masonlugun Kurucu babasi olarak veya örnek alinacak ustasi olarak bilinmektedir.Ve Bildigim kadariyla kapali kapilar ardinda Hiram usta ögretileri ögretilmekte ve ögrenilmektedir. Kuran´a göre bu isler seytanlar tarafindan yapilmistir Bu durumda bu Masonlar Seytani bir örgütmüdür??

    Belli ki Yüce Allah sana Kitaplar, Sureler ve ayetler arasinda baglanti kurma ve sonuc cikarma alaninda bir ilim nasip etmis. Rica etsem bu sordugum soru hakkinda beni bilgilendirimisin??

    Simdiden Tesekkür ederim.

  9. GÖKHAN

    Sorduğun sorudan daha çok kurduğun …Belli ki Yüce Allah sana Kitaplar, Sureler ve ayetler arasinda baglanti kurma ve sonuc cikarma alaninda bir ilim nasip etmis…bu cümlen dikkatimi çekti. Şüphesiz ki tüm iyiliklerin kaynağı Yüce Allah’tır. Fakat Yüce Allah bu iyilikleri kimseye tahsis etmemiş, tüm kullarına ilahi bir sofra olarak sunmuştur. Bu sofraya konan her yemek, her salata, her çorba tat, görünüm, sunum açısından insanlar ve cinler bir araya gelseler, tüm imkanlarını, bilgilerini bir araya getirseler asla yapamayacakları kıvamdadır. İşte önemli olan bu sofraya adabınca oturup, adabınca ondan beslenmektir. Bizim yaptığımız tek şey işte bu adaba uymaya çalışmaktır. Ahlaksızca bu sofranın en başına oturan ilahiyatçılar kendilerini ilahi sofranın düzenleyicisi, tat ve kalori belirleyicisi hatta yemeklerin eksiklerini tespit edici “gurme” olarak gördükleri için, durmadan yemeklerin içine bir şeyler katıyor, sofrada kim nereye oturcak dizayn ediyorlar. Fakat sorun şu, kendilerini “gurme” olarak gören bu adamların gözleri bozuk yemeği göremiyorlar, dilleri bozuk tat alamıyorlar, burunları tıkalı koku hissetmiyorlar hepsinden önemlisi şizofren oldukları için daima hayal alemi içinde yaşıyorlar. Bizim yaptığımız sadece önümüze açılmış ilahi sofraya adabınca oturup adabınca beslenmek. Anlayacağın ben müthiş tat ve koku alma duyusu bulunan gurme değil, tıpkı senin gibi biriyim. hatta birçok yönden senden kötüyümdür. Arasıra sabah namazlarını kaçırırım, çoğunlukla sinirli ve öfkeliyimdir hatta arassıra ağzımdan gayet sinkaflı küfürler de çıkar, entellektüel beyefendiliğin ben de esamesi yoktur, çay ve sigara ile intihar girişimim hat safhadadır, pazarda domates satan adamı sevdiğim için türkü dinlemeyi severim. Trafikte yanlış yapana herkes gibi bende kızıyor ve hatta biiiip li kelimeler sarfediyorum. Ailem annem babam okuma yazma bilmeyen gariban insanlar. Yazdıklarımın binde birini onlara anlatamıyorum. Büyük çocuklarımın saygısızlıklarına küsüyor, küçük çocuklarımın sorumsuzluğuna kızıyorum. Çoğunlukla son söylenecek sözü en başta söyleyip insanları kendimden soğutuyorum. Nezaket, kibarlık, seçkinlik, asaletin semtinden dahi geçmedim.
    Aziz kardeşim.
    Yazılarımızda bir şeyler gördüysen inan bana o benden değildir. şu Kur’an öyle muhteşem bir kitaptır ki, En aşağılık sefil varlığı alır onu aziz eder, en işe yaramazı alır onu adam eder. Senin gördüğün benden değil vallahi Kur’an’dan kaynaklanıyor. Biz sadece yağmurla yeşermiş dikenleriz. bizim yeşilliğimize değil, bizi yeşerten suya bak. Gerisi hikaye. Senden ricam beni bir abin ama geçekten abin, hani şu zaman zaman kızdığın, sana dikkat etmediği için içerlediğin, durmadan çekiştiğin, aptallıklarını beğenmediğin, büyüklüğüne yakışır davranıp sana gereken abiliği yapmadığı için beğenmediğin abin gibi görmen. Ben tüm eksikliklerimle sadece Kur’an, Kur’an vallahi yeter, billahi yeter, tallahi yeter demeye ve buna göre yaşamaya çalışan ve çoğunlukla beceremeyen biriyim. Bu Kur’an kendisine teslim olanları, kendisini anlamaya çalışanları, samimi olanları vallahi yüzüstü bırakmıyor. Bu Kur’an vefakar, mert, sözünün eri, yiğit, azimli, yardımsever, arkadaşını yarı yolda bırakmayan, kendisine değer verene daha çok değer veren, nazik, asil, dikkatli, rikkatli, merhametli, şefkatli, akıllı, basiretli, bilge ve daha bir çok müthiş karaktere sahip bir şey. Yapılması gereken sadece eksiltmeden, çoğaltmadan anlamaya çalışmak. Bu herkese açık bir sofra. Allah bu sofradan yemek için herkese herşeyi zaten nasip etmiş,yani ayrıca özel bir şeye gerek yok. Allah Kur’an’ı anlamak için gerekli olan göz, kulak, akıl, düşünme gibi şeyleri zaten kullarına vermiş. Hatta önce bunları vermiş sonra Kur’an’ı göndermiştir.
    Senin yazdıklarını benim kast ettiğim anlamlarda yazmadığına yüzde yüz eminim. Fakat burası herkese açık bir platform, yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için böyle bir cevap yazmayı zorunlu gördüm… Hakkını helal et ve abine darılma. Allah’a emanet ol

  10. Selam.
    Abi takıldığım bir nokta var. Yazının bütün bölümlerini okumadım, belki sonraki bölümlerde değinmiş olabilirsiniz ama verilen lakabın tanımı irdelenirken ortaya şöyle bir bilgi çıkıyor: Bu lakabı taşıyan kişinin sahip olduğu şey öyle bir şeydir ki bunu kendi gayretiyle elde edemeyeceği bir şeydir. Bunun ona birisi tarafından verilmiş olması gerektiğidir. Bir de bu verilen şeyi o başkasına aktaramaz. Buna örnek olarak da doğumdan kaynaklanan akrabalık bağlarını vermişsiniz. Bu noktaları çok güzel anladım fakat ayette Süleyman’a bahşedilenler sayıldıktan sonra şöyle deniliyor:
    (39) “İşte bu bizim ihsanımızdır. Artık sen de (istediğine) hesapsızca ver yahut verme” dedik.
    1-) E Hani bu verilen şey başkasına verilemez şey olması gerekiyordu? Yani ne ona sahib olmak ne de onu başkasına vermek kişinin elinde ve çabasında olabilecek bir şey olmaması gerekiyordu? Ayette ise onu istediğine ver ya da verme deniliyor. Verdiğiniz tanımla bu ayet birbirini tutmuyor. Bir şey mi kaçırdım acaba?
    2-) Bir de Süleyman a.s. istekte bulunurken bana öyle bir mülk(?) ver ki benden sonra kimsede olmasın diyor. Yüce Allah da ona verdiklerini saydıktan sonra diyor ki sen de istediğine hesapsızca ver ya da verme.
    Eğer Süleyman’ın istediği kendisinden sonra başka kimseye verilmeyecek bir şey ise bu şey Allah’ın ona bahşedip sen de bunları dilediğine ver ya da verme dediği şeylerden farklı bir şey olması gerekiyor. Yani bu rüzgarları, cinleri vb. bunları dilediğine verebilirsin, ama öyle bir şey de vermesi gerekiyor ki Süleyman bunu başkasına veremesin. Yani Allah’ın Süleyman’a hem dilerse başkasına aktarabileceği bir de dilese de aktaramayacağı bir şey vermiş olması gerekmiyor mu? Böyle olması sizin kitaptan elde ettiğiniz zelkarneyn tanımına da uygun düşüyor. Umarım anlatabilmişimdir.
    3-) Sizinle birebir iletişime geçmem de mümkün müdür?

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*