Mümin’in Yahudi Kıblesi ile imtihanı?..

Yusuf’un, kardeşleri tarafından başına bir iş getirilip horlanmış ve aşağılanmış şekilde köle kervanıyla Mısır’a yollanması, aynı zamanda İsrail oğullarının uzun[1] ve sancılı Mısır dönemlerinin başlangıcıdır. Yahudiler açısından bu yolculuğun başlattığı olaylar o günden sonra tüm tarihleri boyunca yaşadıkları şeylere yön vermiştir. Hatta Süleyman krallığından sonra Yahudilerin bir daha birleşmemek üzere iki parçaya bölünmelerine sebep olan olaylar da Yusuf ve Yakup zamanında yaşanılanların devamıdır.

Süleyman’ın ölümünden sonra onun kurduğu büyük krallık iki parçaya bölünmüştü (m.ö. 931). Bir tarafta Yakup’un Yahuda ve Benyamin adlı oğullarının soylarından gelenlerin oluşturduğu “Yahuda” krallığı, diğer tarafta ise diğer 10 erkek oğulların soyundan gelenlerin oluşturduğu “İsrail krallığı”…[2] Aslında bu parçalanma tarih boyunca devam etmiştir.

Yahuda devletinin yönetimini elinde bulunduran kral Yeroboam, krallığın başkenti olarak Yakup ve Yusuf’un Mısır’a gitmeden önce yaşadıkları yer olduğunu kabul ettikleri “Şekem”i[3] ilan etmişti. Bununla da kalmamış yine Tevrat’a göre Yakup’un Mezbah[4] edindiği “Gerizm dağı”nı kutsal mekân ve kıble olarak belirlemiştir.[5]

İlk bölünme Yahudiler ve Samiriler olarak iki farklı dinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Günümüzde dahi devam eden bu ayrışıma göre iki taraf da birbirini kafir ilan etmektedir. Yahudiler, Jarusalem’i kutsal belde olarak Davut’un belirlediğini, oğlu Süleyman’ın ise Bet Ha Mikdaş (Kutsal ev)’i inşa ettikten sonra başka ilahlara tapınarak kâfir olduklarını söylemişlerdir.

Kral Süleyman firavunun kızının yanısıra Moavlı, Ammonlu, Edomlu, Saydalı ve Hititli birçok yabancı kadın sevdi. Bu kadınlar RAB’bin İsrail halkına, “Ne siz onların arasına girin, ne de onlar sizin aranıza girsinler; çünkü onlar kesinlikle sizi kendi ilahlarının ardınca yürümek üzere saptıracaklardır” dediği uluslardandı. Buna karşın, Süleyman onlara sevgiyle bağlandı.  Süleyman’ın kral kızlarından yedi yüz karısı ve üç yüz cariyesi vardı. Karıları onu yolundan saptırdılar. Süleyman yaşlandıkça, karıları onu başka ilahların ardınca yürümek üzere saptırdılar. Böylece Süleyman bütün yüreğini Tanrısı RAB’be adayan babası Davut gibi yaşamadı. Saydalılar’ın tanrıçası Aştoret’e ve Ammonlular’ın iğrenç ilahı Molek’e taptı. Böylece RAB’bin gözünde kötü olanı yaptı, RAB’bin yolunda yürüyen babası Davut gibi tam anlamıyla RAB’bi izlemedi. Yeruşalim’in doğusundaki tepede Moavlılar’ın iğrenç ilahı Kemoş’a ve Ammonlular’ın iğrenç ilahı Molek’e tapmak için bir yer yaptırdı. İlahlarına buhur yakıp kurban kesen bütün yabancı karıları için de aynı şeyleri yaptı.

İsrail’in Tanrısı RAB, kendisine iki kez görünüp, “Başka ilahlara tapma!” demesine karşın, Süleyman RAB’bin yolundan saptı ve O’nun buyruğuna uymadı. Bu yüzden RAB Süleyman’a öfkelenerek, “Seninle yaptığım antlaşmaya ve kurallarıma bilerek uymadığın için krallığı elinden alacağım ve görevlilerinden birine vereceğim” dedi, “Ancak baban Davut’un hatırı için, bunu senin yaşadığın sürede değil, oğlun kral olduktan sonra yapacağım.  Ama oğlunun elinden bütün krallığı almayacağım. Kulum Davut’un ve kendi seçtiğim Yeruşalim’in hatırı için oğluna bir oymak bırakacağım.”[6]

Samiriler ise; Yakup ilk mabedi yaptığı, Yusuf’un kuyuya atıldığı ve Mısır’a gitmeden önce yaşadıkları yer olan Şekem’i değil de, Yaruşalim denilen ve Samiri[7] Tevrat’ına göre hiçbir aslı olmayan yeri başkent yaptığı için önce Davut’u sonra da babası tarafından başkent ilan edilen yere bir mabet inşa edip, hac ve kıble ilan etmesinden dolayı Süleyman’ı kâfir ilan etmişlerdir. Çünkü onlara göre Âdem’in yaratıldığı toprak Şekem toprağıdır, Yakup’un yaşayıp mezbah yaptığı yer ve Mısır’dan çıkarken Musa’nın mezbah yapın[8] dediği yer, Samirilerin “Arure Şalem” (Lanetli Şehir)[9] dedikleri Yaruşalim (Kudüs) değil, İbrahim’in İshak’ı kurban ettiğine inandıkları Şekem’deki Gerizm dağıdır. Ayrıca Mısır’dan çıkışta mezarından çıkarılan Yusuf’un kemikleri vasiyeti üzerine Şekem’e, Har Ha Kodeş’e (Kutsal Dağ) gömülmüştür.[10]

Müslüman, Yahudi veya Hıristiyan hatta seküler tarih yazıcıları, Tevrat’ta anlatılan kıssaların insanlık tarihi üzerindeki etkilerini görmek ve tarihi anlamak için, Tevrat’ı vazgeçilmez bir kaynak olarak görmekteler. Oldukça karışık ve eski yer isimleri olmasına rağmen Tevrat’a göre olayların geçtiği yerlerin binlerce haritası yapılmıştır. Arkeolojik kazılar, tarihi kalıntılar üzerindeki çalışmalar Tevrat’ta belirtilen yer isimlerine göre yapılmaktadır. Tarih çalışmalarından elde edilen tüm bulgular Tevrat’ta anlatılan kıssaların belirleyiciliği ve yönlendiriciliği istikametinde veri haline dönüşürler. Sonuçta seküler veya dinler tarihi tamamen Tevrat ışığında elde edilen verilere göre şekillenmiştir. Müslüman müellifler tarafından kaleme alınan ve önceki resullerin kıssalarını anlatan Kısas-ı Enbiya kitaplarına, İslam tarihi adı altında yazılan tarih kitaplarına bakıldığında Tevrat bilgilerinin ne kadar belirleyici olduğu rahatlıkla görülecektir.

Mesela; Müslüman tarihçilerin tamamı Yaruşalim (Kudüs) şehri ve Süleyman tarafından yapılan Bet Ha Mikdaş (Beyti Makdis)’ın, Allah tarafından Yahudilere kıble ve hac yeri yapıldığı hususunda hem fikirdirler. Hatta Muhammed (a.s)’in Allah tarafından resul seçilmesinden hemen sonra, Mekke’de namaz kılarken kıblesinin, hep Kâbe ve Beyti Makdis aynı istikamete gelecek şekilde olduğunu, Medine’de ise namaz kılarken (yaklaşık 16 ay) yönünün Kâbe arkasında kalacak şekilde Beyti Makdis olduğunu söylemektedirler.

Bu söylemi sorguladığımızda ortaya şöyle bir durum çıkmaktadır. Kur’an Kâbe’nin kutsallık ve eminliğinin insanlık kadar eski olduğunu söylemektedir[11] ve Beyti Atik olarak isimlendirdiği Kâbe’nin herhangi bir grup, millet ve din gözetmeden tüm insanlığın toplanma merkezi kılındığını, İbrahim’e orada bir makam verildiğini bildirmektedir.[12] Bunun yanında onlarca ayette Kâbe’nin kutsallığına vurgu yapılmaktadır.[13] Üstelik, Kur’an’ın iniş süreci göz önüne alındığında Kâbe’nin kutsallığına ve dokunulmazlığına yapılan vurgunun daha ilk inen surelerde başlanmış olduğu görülecektir. Mesela, Mekke’nin emin belde oluşundan bahseden Tin suresi 4. yılda, Beled suresi 5. yılda, “Yalnız şu beytin rabbine kulluk etsinler” diyen Kureyş suresi 2. yılda, İbrahim suresi 11. yılda, Kâbe’nin yerinin İbrahim’e gösterilişini, İbrahim’e insanlığı hacca çağırma görevinin verilişini, hac menasiklerini anlatan Hac suresi ise Mekke döneminin sonlarına doğru inmiştir.

Kur’an’da Kâbe’nin değerini, konumunu, dindeki yerini, insanlık açısından anlamını uzun uzadıya anlatan ayetlerden, Kâbe’nin namaz kılarken dönülecek istikametten çok daha fazla değeri olduğu anlaşılmaktadır.

Bunlara rağmen Müslüman tarihçiler ve hatta tefsirciler, Davut zamanında Kâbe’nin hükmünün kalktığını, Davut aracılığı ile Yaruşalim (Kudüs)’in kıble ve hac merkezi kılındığını söylemektedirler.[14]

Şimdi Kâbe hakkında bu kadar açık ayetler dururken onun hükmünün kaldırılıp yerine Yaruşalim (Kudüs)’in insanlığın merkezi, emin belde, kutsal belde, hac merkezi, namazda dönülmesi gereken kıble olduğunu ve hatta Davut’tan sonra gelen elçilerin Kâbe’yi değil de Yaruşalim’i kutsal belde kabul ettiklerini söyleyebilmek için çok kuvvetli delillerin olması gerekmektedir. Çünkü Yaruşalim’in Kıble ve Hac merkezi olması demek, en azından Kâbe’nin yeniden kıble yapıldığı şeklinde anlaşılan Bakara 144. ayetten önce inen ayetleri anlamsız kılmaktadır. Tin suresi Bakara suresinden çok önceleri inmiş ve “Heze-l beledi-l emin” diyerek Mekke’nin emin belde olduğunu söylemiştir. Daha Muhammed (a.s)’in risâletinin ikinci yılında inen Kureyş suresi “Felya’budu Rabbe heze-l beyt” “Yalnızca şu evin Rabbine kul olsunlar” buyurmuştur.

Eğer Hac merkezi ve kıble Davut zamanında Yaruşalim yapılmışsa ve Beyti Makdis’in kıble ve hac merkezi olduğu hükmü Medine döneminin ortalarından sonra indiği kesin olan Bakara suresindeki 144. ayeti ile Nesh edilmişse, şu durumda bu ayetten önce gelen ve Kâbe’yi işaret eden tüm ayetlerin hiçbir anlamı kalmamaktadır.

Bundan daha da önemlisi, bu durumu açıklayan çok kuvvetli delillerin Kur’an’dan bulunamaması, Muhammed’i (a.s) müşriklerin gözünde iki yüzlü konuma düşecektir. Allah Resulü’nün bir yandan müşriklere “Yalnızca şu beytin rabbine kulluk edin” diyen Kureyş suresini tebliğ etmesi ama kendisinin ise Davut zamanında kıble ve hac merkezi yapılmış Beyti Makdis’e dönüyor olması nasıl izah edilebilir?..

Bu durumda Davut zamanında Kâbe’nin hükmü askıya alındı, onun yerine Yaruşalim’deki Beyti Makdis konuldu ve bu durum Kâbe’ye kıble ve hac merkezi olma statüsünü geri veren Bakara 144. ayet inene kadar devam etti söyleminin Kur’an’da çok kuvvetli delillerinin olması gerekir!..

Davut zamanında Kâbe’nin statüsünün Mekke’den, Yaruşalim’deki Bet Ha Mikdaş (Beyti Makdis)’e kaydırıldığına dair Yaruşalim’in kıble ve hac merkezi kılındığını söyleyenler de bu dönüşle ilgili olarak Kur’an’dan herhangi bir delil ortaya koyamamaktadırlar. Davut zamanında Kâbe’nin hükmünün Yaruşalim’e kaydırıldığını söyleyenlerin getirdiği büyük delil ise şudur.

Bunun üzerine RAB o sabahtan belirlenen zamana dek İsrail ülkesine salgın hastalık gönderdi. Dan’dan Beer-Şeva’ya dek halktan yetmiş bin kişi öldü.  Melek Yeruşalim’i yok etmek için elini uzatınca, RAB göndereceği yıkımdan vazgeçti. Halkı yok eden meleğe, “Yeter artık! Elini çek” dedi. RAB’bin meleği Yevuslu Aravna’nın harman yerinde duruyordu.  Davut, halkı öldüren meleği görünce, RAB’be, “Günah işleyen benim, ben suç işledim” dedi, “Bu koyunlar ne yaptı ki? Ne olur beni ve babamın soyunu cezalandır.”

O gün Gad Davut’a gitti. Ona, “Gidip Yevuslu Aravna’nın harman yerinde RAB’be bir sunak kur” dedi. Davut Gad’ın sözü uyarınca RAB’bin buyurduğu gibi gitti. Aravna bakınca kralla görevlilerinin kendisine doğru yaklaştıklarını gördü. Varıp kralın önünde yüzüstü yere kapandı.  Sonra, “Efendim kral niçin kulunun yanına geldi?” diye sordu.

Davut, “RAB’be bir sunak kurmak üzere harman yerini senden satın almak için” diye yanıtladı, “Öyle ki, salgın hastalık halkın üzerinden kalksın.”

 Aravna, “Efendim kral uygun gördüğünü alıp RAB’be sunsun” dedi, “İşte yakmalık sunu için öküzler ve odun için düvenlerle öküzlerin takımları! Ey kral, Aravna bütün bunları sana veriyor.” Sonra ekledi: “RAB Tanrın senden hoşnut olsun!”

 Ne var ki kral, “Olmaz!” dedi, “Senden malını kesinlikle bir ücret karşılığında satın alacağım. Çünkü Tanrım RAB’be karşılığını ödemeden yakmalık sunular sunmam.”

Böylece Davut harman yerini ve öküzleri elli şekel gümüş karşılığında satın aldı.  Davut orada RAB’be bir sunak kurup yakmalık sunuları ve esenlik sunularını sundu. RAB de ülkeyle ilgili yakarıyı yanıtladı ve salgın hastalık İsrail’den kaldırıldı.[15]

İslam alimlerine göre Davut zamanında Kâbe’nin statüsünün kaldırılıp yerine Bet Ha Mikdaş’ın konulduğunun delili işte bu pasajdır. Bu durumda Davut’un (as) yaklaşık olarak m.ö 1000 yıllarında yaşadığı tahmin edildiğinde Bet Ha Mikdaş’ın hac merkezi ve kıble oluşu yaklaşık 1600 yıl sürmüş demektir. Oysa yine Müslüman alimlere göre, İsa (as) hem de bir resul olmasına rağmen Bet Ha Mikdaş’ı kıble edinmemiş üstüne Yaruşalim için hiçte olumlu konuşmamıştır.

“Ey Yeruşalim! Peygamberleri öldüren, kendisine gönderilenleri taşlayan Yeruşalim! Tavuğun civcivlerini kanatları altına topladığı gibi ben de kaç kez senin çocuklarını toplamak istedim, ama siz istemediniz.  Bakın, eviniz ıssız bırakılacak! Size şunu söyleyeyim: ‘Rab’bin adıyla gelene övgüler olsun!’ diyeceğiniz zamana dek beni bir daha görmeyeceksiniz.”[16]

Ortaya konulan bu durumun bünyesinde cevaplandırılması gereken başka çok önemli soruları barındırdığı anlaşılmış olmalıdır. Bu örnek Müslüman, Yahudi, Hıristiyan veya seküler tarihçiler üzerinde Tevrat’ın ne kadar etkin olduğunu göstermeye yetecektir. Ortaya konulan örneğin oluşturduğu sorular ise hiç kimse tarafından nedense hiç sorulamamıştır.

Müslümanlar açısından hayati önem taşıyan kıble konusuna bile Tevrat’ın yön verdiği düşünüldüğünde, tarihçiler ve tefsirciler tarafından verilen tüm bilgilere şüpheci yaklaşmanın nekadar elzem olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır.

Tarihçilerimize ve hatta tefsircilerimize göre Tevrat ile tarihi anlamak mümkündür ama Kur’an’ın böyle bir kabiliyeti yoktur. Kur’an’da anlatılan kıssaların insanlık tarihine ışık tutması mümkün değildir. Halbu ki Yusuf Suresi, İsrail oğulları ve onlara bağlı olarak anlatılan Mısır tarihini açığa çıkarmada en güvenilir delil olması gerekirken, kıssayı sadece öğüt ve nasihat çerçevesine hapsetmek İslam ulemasının boynuna yüktür.

Bu kıssanın ihtiva ettiği ibret ve hükümler diğer kıssalarda yoktur. Bundan dolayı bu kıssaya kıssaların en güzeli denmiştir.

Yusuf’un kardeşlerinin eziyetlerine güzel bir şekilde sabretmesi ve onları güzel bir şekilde affetmesinden dolayı bu kıssaya kıssaların en güzeli denmiştir.

Peygamberlerin, salihlerin, meleklerin, şeytanların, cinlerin, insanların, hayvanların, kuşların, hükümdarların ve yönettiklerinin, tüccar, ilim adamları ve cahillerin, kadınların ve kadınların hilelerinin söz konusu edilmesi ve tevhid, fıkıh, siyer, rüya tabiri, siyaset, muaşeret, iktisat gibi hem dine hem dünyaya yarayacak pek çok faydalı huşular bulunmasından dolayı bu kıssaya kıssaların en güzeli denmiştir.

Kıssada sözü edilen herkesin mutlu sona ulaşmasından dolayı kıssaya kıssaların en güzeli denmiştir.[17]

Kur’an’ın kıssa anlatmadaki hedefini Razi’nin ortaya koyduğu şekliyle anlamak elbette Kur’an kıssalarının tarihe yansıyan ve bugünü etkileyen olaylar üzerindeki derinliğinin görülmesine engel olacaktır ve olmuştur!..

Kur’an üzerinden yapılan tarih çalışmaları nedense Tevrat’ı belirleyici olarak baş köşeye koymaktan hiç vazgeçememiş, Kur’an delilleriyle özgün ve orijinal bir bakış açısını sanki bilinçli olarak geliştirmemiştir.

Ne yazık ki, bilinen Kur’an kıssaları işte bu özgün olmayan çalışmaların biçimlendirdiği şekliyle tarih ve tefsir kitaplarındaki yerlerini almış ve bu kitaplar geniş halk kitlelerini besleyen kaynaklar haline getirilmiştir.

Kabul etmek zor gelse de tarih boyunca yapılan Kur’an çalışmaları, Müminleri insanlık hayatına özgün değerler katacak tarihi de kapsayacak bütüncül yaklaşım biçimi geliştirememiştir. Bu çalışmalar ile Kur’an kıssalarında bir sürü açmazlar oluşturulmuştur. İşin daha da vahim boyutu, açmazların farkına varanlar yaklaşım biçimlerindeki yanlışları değil, Kur’an’ı sebep olarak göstermişlerdir. Bu öğrenilmiş anlam açmazlardan kurtulmak yerine Kur’an kelimeleri değiştirilmiştir. Bu kadar çok meal müellifinin bir türlü özgün bir Kur’an meali ortaya koyamaması, apaçık Kur’an ayetleri hakkında bu kadar çok ihtilaf etmeleri bunun en basit bir delilidir.

Kur’an; en anlaşılır[18], en kolay[19], en hatasız[20], en kurallı[21], en açık[22], en uyumlu[23] bir dille ve Allah tarafından açıklanmış[24] olarak inmesine rağmen, birbirinden farklı bu kadar çok mealin[25] olmasının sebebi herhalde Kur’an değildir.

Bu durumdan yakınmak, oturup meal eleştirisi yapmak hiç kimseye bir şey kazandırmayacaktır. Yapılması gereken gerçekten Allah’a ve kitabına inanıp güvenen insanların her türlü soru ve sorunlarına Kur’an’ın cevap vereceğine sarsılmaz bir şekilde inanmaları ve güvenmeleridir. Kur’an her şeyin kitabıdır. Hayatın herhangi bir alanı onun kapsama ve kuşatma alanı dışında değildir. O her şeye karışan bir kitaptır. Her şeye karışan, kapsayan, kuşatan bir kitabın her şeye yetecek kapasitede olması gereklidir.

İşte Kur’an’a iman da tam burada başlamaktadır.

Ya Kur’an’ın her şeye karışan, kapsayan, kuşatan ve aynı zamanda bunu yapma kapasitesinde olan, buna güç yetirebilen bir kitap olduğuna güvenip inanacağız, ya da!..

Bir Mümin için ya da şeklinde başlayan cümleler ile ikinci bir iman şıkkı sizce olabilir mi…

 

Ramazan Demir

 

[1] Tevrat’ta bu uzun dönemin 430 yıl sürdüğü belirtilir. Eski Ahit, Çıkış 12/40

[2] Nuh Arslantaş. Sâmiriler s.23

[3] Tevrat’ta Şekem olarak geçen bu yerin bu günkü adı Nablus’tur. Jarusalem şehrine 63 km uzaklıktadır.

[4] Kurban kesme yeri, adaklarını yerine getirme yeri.

[5] Nuh Arslantaş, Samiriler s.25

[6] Eski Ahit, 1.Krallar 11/1-13

[7] Samiriler, Yahudiler tarafından dindaşları olarak görülmez ve Yahudi kabul edilmezler. Aynı şekilde Samiriler de Yahudileri Musa dini üzerine saymazlar. Her iki kesimin elinde Tanrı Yehva’dan geldiğini söyledikleri TORA (Musa’ya verilen kitap) vardır. Günümüzde Samiriler’in sayıları oldukça azalmıştır. Abdest alış ve namaz kılış şekilleri Müslümanlarınkine oldukça benzerdir.

[8] Eski Ahit, Levililer 27/4

[9] Nuh Arslantaş, Sâmiriler. S.116, 117

[10] a.g.e s.118

[11] Ali İmran 3/96, 97

[12] Bakara 2/125

[13] Bkz; Hac 22/25-37, Beled 90/1-3, Bakara 2/124-146, Ali İmran 3/96-97, Tin 95/4, Nahl 16/123-125

[14] Taber-i Tarihi c.1.s. 508 – TDV İslam Ansiklopedisi c. 25. S.364 Kıble md. Zamahşeri; El Keşşaf c.1.s.379. Kurtubi, El Camiu li-Ahkami’l Kur’an.c.2.s.370. Razi; Tefsir-i Kebir.c.3.s.545. İbn Kesir; Hadislerle Kur’an’ı Kerim Tefsiri c.3.s. 610. M. İslamoğlu; Hayat Kitabı Kur’an s.49. 270 nolu dipnot; A. Bayındır – Bakara suresi meali S.77.Dipnot 121.

[15] Eski Ahit, 2.Samuel 24/15-25

[16] İncil, Luka 13/34-35

[17] İmam Kurtubi. El Camiu li Ahkami-l Kur’an. C.9 s.186

[18] Casiye 45/6

[19] Kamer 54/17, 22, 32, 40

[20] Nisa 4/82

[21] A’raf 7/52

[22] Fussilet 41/3

[23] Kehf 18/1-4

[24] Hud 11/1-2

[25] Bugün sadece Türkiyede satılan meal sayısı 100 den fazladır.

13 yorum

  1. TAPMAK (KURANDA İNCE AYRINTILAR)

    Günümüz dini muhayyilesinde a-b-d (عبد) kelimesi, tapınmak, ibadet etmek olarak bilinmektedir. Bu olgu Kuran’a göre yanlıştır. Bahsettiğimiz a-b-d kelimesi;Allah, Şeytan, Tağut ve Allah dışında davet edilenler ibareleri ile ayetlerde kullanılmaktadır. Bu ifadelerin Kuran içinde kullanıldığı ayetler aşağıda verilmiştir.

    Bizler, Şeytana kul oldum veya tağut’a ibadet ediyorum diyen –birkaç istisna dışında– kimse bulamayız. Kuran, çoğunluğun yanlış yolda olduğunu, iman edenlerin azınlıkta, şirk koşmadan iman edenlerin ise çok az olduğunu ifade etmektedir.
    (bkn:Yusuf Suresi 103-106)

    Bizler Ya Muhammed nebiye inzal edilen Kuran’a göre Allah’ın emir ve yasaklarına uyarız; ya da Kuranda dışlanmış olarak ifade edilen Şeytanın yaldızlı sözlerine veya haddi aşmış olarak ifade edilen Tağut’a uyarız.

    Mü’min / 66 De ki: “Ben, Rabbimden bana apaçık beyan olunan ayetler (beyyine) gelince, sizin Allah’tan başka davet ettiklerinize(d-a-v) uymaktan (أَعْبُدَ) nehyolundum ve alemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum.”

    Halis dine, –ne son nebiye ne de başkasına değil– Muhammed nebiye inzal edilen kitaba göre, Din sadece ALLAH’a has kılınarak uyulmalı(عبد)…
    ( bkn: Zümer / 2, Zümer / 11)

    Kimse şeytana tapıyorum demez. Şeytana telkinlerine uyulur. Ya kitaba göre dini has kılarak Allah’a uyarsın; ya da uydurulan şeytan işi Yaldızlı sözlere.
    (bkn: Meryem / 44: لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ)

    Kimse Tağut’a da tapıyorum demez. Kuran dışı uygulamalara uymak olarak ifade edilen ve haddi aşmak manasına gelen Tağut’a uymak denir.
    (Mâide / 60: وعبد الطاغوت)

    Atalarının uydukları şeylere uymamak , Tek Allah’a uymak
    ( bkn: A’râf / 70)

    Allah’dan başkasına uymamak(عبد), Heveslerimize tabi olmamak(تبع)
    (bkn: En’âm / 56)

    Allah’ın inzal ettiğinin dışında uyulan her şeye şirk denir. Bizler Muhammed nebiye inzal edilene iman edip sevinmeliyiz.
    ( bkn: Ra’d / 36 : أن أعبد الله ولا أشرك به)

    Arapçada ESNAM demek iki elle oluşturulan şeyler demektir. Klasik anlayış taşdan yapılan put olarak anlasalarda Kurana göre bu yanlıştır. Kitap dışı iki eller ile oluşturulan kitaplarda “esnam” grubuna girmektedir.
    (bkn: İbrahim / 35:أن نعبد الأصنام)

    Dedi ki, “Yonttuğunuz (نْحِتُ ) şeylere mi uyuyorsunuz?”.
    (bkn: Sâffât / 95; أَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ )

    N-h-t kelimesi tıpkı dağlarda eller ile oluşturulan şeyler demektir. Kimse evine tapmaz. İki elleri ile oluşturduklarına önem verir.
    ( bkn: A’râf 74 , Hicr 82, Şu’arâ 149 )

    Elleri ile kitap yazanlar
    (bkn: En’âm / 91 ve Bakara / 79;الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ)
    Kendi elleriyle önceden yaptıkları işler
    (bkn: Bakara 95; بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ )

    Bu, dünyada iken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. (Âl-i İmrân 182: قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ )

    Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden, kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zalim kim vardır! (Kehf / 57; مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ)

    Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Şûrâ / 30 ve Şûrâ / 48: فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ)

    Ayrıca bakınız: (عبد) kelimesi için ayetlere bakınız; (Yâsîn / 22, Hac / 11, Meryem / 30)

  2. abi,benim anladığım şu kıble değişikliğne delil getirilen ayetlerden.Burada vahsedilen zaten surenin neredeyse tamamında olduğu gibi ve bağlamında direk olduğu gibi musa as. ALLAH ona evlerinizde kıbleler oluşturun diyor çünkü ibrahimin kıblesi yani yönü-istikameti israiloğulları tarafından değiştirilmiş ve burada ayetlerde bahsedilen kıbleyi istikamet-yönelme noktası olarak anlıyorum.
    musa mısırdan çıkış ve mescidi haram hicret emrini bekliyor,sabırsızlığı yüzünü göğe dikmesi falan,hareket emrini bekliyor. bakara 144 den sonrasında anlatılanlara göre,çünkü ona verilen emir zaten orada mesken tutması değil israiloğullarını alıp hicret etmesi. kitap verilenler seni çocukları gibi tanır gibi tanır diyor Allah ve evet musayı çok iyi biliyorlar,soyunu ve o nun resul olduğunu. Sen artık yönünü belirle,istikametini al gelen gelir gelmeyen gelmez,onlara uyma zalimlerden olma.Allah nerede olursanız olun sizi toparlar,birleştirir.Artık nerede olursanız olun tek kıbleniz-yönelme istikamet noktanız var,mescidi haram.devamında etrafındakileri motive edici ayetler ve hacc menasiklerinin hatırlatılması var.
    bunun elbette muhammed as tarafındada bir yeri var aynı şekilde o da bu ayetlerle yönlendirildiği,vahy ona bu şekilde geldiği ve hareketlerini buna göre düzenlediği için tarihi bilgisini tam bilmemekle beraber bu ayetlerle o na da mekkeye dönüş tetiği verilmiş olabilir Allah u alem

  3. selamun aleyküm
    Bakara suresi ve kıble bağlamını tekrar dikkatlice ve kafamdan kıble değişikliği rivayetlerini silerek okuduğumda vardığım sonuç
    Bakara 40 eyy israiloğulları şeklinde direk onlara hitaben başlıyor ki bu durumda oradaki resulun israiloğullarına gönderilenlerden biri olması gerekiyor,muhammed as onlara gönderilmedi,burada ki resul o olsa idi sesleniş kitabdan bildiğimiz diğer şekillerde olmalıydı

    Bakara 83-84-85 de hitab yine bağlamdan kopmadan ”içinizden-sizden-siz” şekillerinde devam ediyor
    Bakara 111 de huden ve nasaralardan bahsediyor ki burada ki huden denilen kişiler sizinde belirttiğiniz gibi musa bağlamında ve sonrasında bilinen kişiler
    113 120 yine yahudu ve nasaralardan bahsediyor. nasaralar malesef tüm müktesebatta hiristiyan olarak tanıtıldığı için bu ayetler mekke medine dönemine taşınıyor. Bu kişilerin izi kitaptan sürülünce karşımıza ilk çıktıkları yer al i imran suresi.

    maide 111 112 de Allahın havarilere vahyinden bahseder ve bu ayet sahte resuller ve bilumum ben niye almayayım ki,bak havarilere vahyetmiş Allah diyen kişiler ve taraftarları tarafından suistimal edilir,ayetin bağlamına bakınca bizi götürdüğü yer al i imran 52 .53
    ^^İsa, onların küfrünü* sezince: “Bana, Allah yolunda kim yardımcı olacak?” dedi. Havariler: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız, Allah’a iman ettik, bizim Müslümanlığımıza şahit ol.” dediler.
    Ey Rabb’imiz! “İndirdiğine iman ettik, rasulüne tabi olduk. Öyleyse bizi tanıklarla birlikte yaz.
    Bu bağlamdan anladığı şu ki Allah ın maide 111 de bahsettiği havarilere vahyinin yaşandığı kısım tam burası ve burada havariler diyor ki ”biz Allah ın yardımcılarıyız( أَنصَارُ ).Bu andan itibaren elnasara bu adamların sıfatı oluyor,artık havari diye anılmıyor nasara diye anılıyorlar.54 de onlar tuzak kurdu Allah ta tuzak kurdu deniliyor,buradan anladığımız risalet tarihi boyunca yaşandığı gibi bu adamların içinde de yanlışlar var,zaten birçok yerde bu bahsediliyor.
    bakara 111-113-120-135 hep bu muhataplar anılarak gelişiyor olaylar,112 de yine eyy israiloğulları hitabı var,nasaralarda isa as ile gündeme geldiğine göre ve zaten yine bu bağlamda isa nında adı verildiğine göre ondan önce ki bir resulden bahsetme ihtimali ortadan kalkıyor.Bu durumda burada ki resul isa,tabii bizim kafamızda ibrahim nebiden sonra muhammed nebiye kadar hiçbir resul bu bölgeyle,salatla hacla ilişkilendirilmediği için 140 dan itibaren gelişen isa ya aynı ibrahime bildirildiği gibi menasiklerin bildirilmesi mantıksız geliyor.Anlaşılan o ki isa geldiğinde iki grup iki farklı kıbleye yöneliyor(bakara 145),mescdi haram kayıtlardan v.s yok edilmiş,isa ya henüz mescidi haram bildirilmemiş ve o bir arayış,huzursuzluk içinde ve an geliyor Allah isa ya aynı ibrahime anlattığı gibi sil baştan tüm menasikleri bildiriyor 142 itibariyle..
    Benim bakara suresinde ki kıble meselesinden anladığım tam olarak bu,hatamız varsa Allah kısa zamanda doğrusuna ulaşmayı nasib etsin.

  4. bu arada maide 111 de ki havarilere vahy ali imran 52 53 den anlaşıldığı üzere bir resul(isa) aracılığıyla gerçekleşiyor,aynı zekeriya nın mabeddekilere vahyetmesi gibi.Vahy denince akla sadece cibrilin resullere vahy mevzusu geldiği için bu havarilere vahy mevzusu Alllah sıradan insanlara da vahyediyormuş gibi lanse ediliyor,enteresan olan şu ki hepi topu 3 kez geçmiş bir kelime havari,tarayınca direk o bağlantı aynı kelimelerle karşımıza çıkıyor,bunu nasıl es geçiyorlar,görmüyorlar bilemiyorum…

  5. Merhabalar,
    Yazilar gercekten düşünmeye sevk ediyor. Ote yandan yorumları okumak da çok keyif verici. Mehmet Kocan Beyin yorumları irdelenmelidir kanaatimce. 2 genel, bir de konuya ozel sorum olacak:
    1-Merak ettigim bir nokta Turkce meallerde mevcut olan tahriflerin baska dillere olan meallerde de mevcut olduğu yönünde bir malumatiniz var midir? Yani ayetlerin farklı lisanlardaki insanlar arasında farklı anlasildigi konusu yaygın bir gerceklik midir?
    2-Bir baska sorum Arap lisanina hakim bir Arap, Kuran okurken Kurani bizden ne kadar farklı algılıyor? Yani çarpıtmadan değiştirmeden bir ceviri yapmak ne kadar zor olabilir? Acaba Arapçayı iyi bilen bir Turkun yapacağı meale Turkeceyi iyi bilen bir Arabun yapacağı meal daha mi muteber olur?
    3-Bir diger çok onemli soru da sudur: Madem ki Mekkedeki Kabe, sizin de belirtmiş oldugunuz uzere, (ayetlerin buzul sirasi ni goz önüne alarak referans verdiginiz icin – ki baska yazınız ya da yorumunuz da buzul siyasinin çok da onem gerektiren bir ayrıntı olmadigini dile getirmiştiniz ki bu apayrı bir tartışma konusu ve size daha once onu da size sormuştum zaten) ta en basından beri kutsal kabul edilen hac ve kible merkezi ise Medinedeki 16 aylık periyotta neden Kible olarak yonunu Güney yerine Kuzeye doğru çevirmiştir? Yani Bakara 144 Ayetinin icerigi gercekten kafa karisitirici olmuyor mu?

  6. Merhaba Ahmet.

    1- Bu konuda bir incelememiz yok ve gündemimizde de böyle bir konu yok. Bilmiyoruz.

    2- Muteberlik kişilerin milliyetinde değil, Kur’an’a sadakatinde aranmalıdır. Sorduğunuz sorunun gündeme taşıdığımız konularla hiçbir alakası yoktur. Bilmiyoruz ve hiç merak etmiyoruz.

    3- Ayetlerin NUZUL (buzul kelimesi bilgisayardaki otomatik düzeltmenin benim”nüzul” yazdığımı buzul olarak düzeltmesinden dolayı ortaya çıktı. Bizimkisinde herhangi bir kasıt yok ama üç defa yazdığınıza göre sizinkinde var) sıralaması saçmalığına inanmıyoruz. Biz de herhangi bir yerde ayetleri nuzul sıralamasına göre referans almadık. Siz Kur’an’da anlatılan kıssaların olay akışındaki öncelik ve sonralığı tespit etmeyi nüzul sıralamasını referans almak olarak görüyorsanız bu konuda bir kavram kargaşası var demektir.
    Allah resulü Muhammedin 16 ay arkasını kabeye dönerek namaz kıldığı asla doğru değildir. O rivayetleri Kur’an ayetlerinin belirleyicisi olarak görüp ayetleri rivayetlere göre manalandırmak bizim yaptığımız ve yapacağımız bir iş değildir. Kafanızı karıştıran ise sizin peşinen Allah resulü muhammedin 16 ay arkasını kabeye dönerek namaz kıldığını kabul etmenizdir. Bakara 144 ayetinin içeriği diyorsunuz ama içerik olarak ayete verilen mealleri temel alıyorsunuz. Lütfen ayeti (mealleri değil) daha dikkatli inceleyin.

    selametle

    selametle

  7. Merhabalar,
    Oncelikle benim klavyem kaynakli ‘nuzul’un buzul olarak degisitirlmis olması tamamen bilgisayarımin aziziligidir ve bunda hiçbir kastim ya da kotu niyetim yoktur. Bu olsa olsa size degil kendime karşı bir ayıp olur.
    Ikinci olarak, ilk iki sorum sizin sitenize sebep bir anlamda. Yani oraya yazdigim gerekçeleri referans göstererek ayetlerin doğrular anlamlara uzerine yazmakatasiniz hep… Ama oysaki Endonezyadaki ya da falanca baska dildeki Müslümanların ülkedeki yanlış mealler umurunuzda değilmiş anladım. Merak da etmiyormuşsunuz.
    Son olarak bir ayetin neden mekki ya da medine de indiği belirtilir? Siri uçaklardaki anons misali coğrafi bilgi vermek icin degil heralde. Tarihsel ayrım anlamında en azından butun medine doneminde inmiş ayetlerin mekke doneminde inmiş olan ayetlerden sonra oldugunu anlayabiliriz öyle degil mi? Yani burda bir buzul sıralaması ister istemez acığa cikiyor. yazinzdan alintiladigim uzere:

    Eğer Hac merkezi ve kıble Davut zamanında Yaruşalim yapılmışsa ve Beyti Makdis’in kıble ve hac merkezi olduğu hükmü Medine döneminin ortalarından sonra indiği kesin olan Bakara suresindeki 144. ayeti ile Nesh edilmişse, şu durumda bu ayetten önce gelen ve Kâbe’yi işaret eden tüm ayetlerin hiçbir anlamı kalmamaktadır.

    Bu yukarıdaki icerikte buzul sıralamasına bir atif oladigini soyluyorsaniz asil siz biraz bunun uzerine dusunun derim.

    Saygılarımla

    Dip not: Israilogullar isminin kökeni uzerine yazinizin altına yapmış oldugum yoruma cevaben yazdiginiz cevap yazından nuzul konusunda sizi tiye aldigimi söylemişsiniz ve ben bu yorumunuzu okumadan once once o yorumunuza cevabımı o başlık altında zaten verdim. Burda da tekrar oluyor ben sizlere hiçbir zaman tiye almak alamam tarzı bir yaklaşımda bulunmadım. Once o yorumunuza sonra bu yorumunuza cevap yazdigimi goz önüne alırsanız kafanizda bir karisiliklik olmaz. Ayrica o yorumda Merhabalar sonrası 6. satirda yine klavyenin yanlış duzeltmesine bağlı olarak yazdigim “kible’ kelimesi kiminle olarak değiştirilmiştir. O nedenle bunun icin de bana haksiz ithamda bulunmayan Lütfen. Bir kasıt yoktur.

    • Ahmet

      Nuzul-Buzul anlaşmazlığında bizi “ti” ye aldığınıza dair sarf ettiğimiz sözleri sizin yukarıdaki “klavyenin azizliğine uğradığınız” beyanınızı esas alarak geri çekiyoruz. Özür dilerim.

      Geri kalanlar için ise size nasıl cevap vereceğimi gerçekten bilmiyorum. Son bir husus diyerek “bakara 144 ü nasıl anlamalıyız” diye sormuşsunuz ama sorunuzda anlamadığınızı söylediğiniz ayete dayanarak “kıblenin değiştiği” hükmüne varmış hatta zamanını bile belirlemişsiniz (davut zamanı).

      “””Eğer Hac merkezi ve kıble Davut zamanında Yaruşalim yapılmışsa ve Beyti Makdis’in kıble ve hac merkezi olduğu hükmü Medine döneminin ortalarından sonra indiği kesin olan Bakara suresindeki 144. ayeti ile Nesh edilmişse, şu durumda bu ayetten önce gelen ve Kâbe’yi işaret eden tüm ayetlerin hiçbir anlamı kalmamaktadır.”””

      Size ait bu paragrafın neresine ne şekilde cevap vereyim inanın bilmiyorum. “eğer hac merkezi ve kıble davut zamanında yaruşalim yapılmışsa” şeklinde önermeli bir cümle kuruyorsunuz. Önermenizi doğru kabul etmiş olacaksınız ki devamında “ve Beyti Makdis’in kıble ve hac merkezi olduğu hükmü Medine döneminin ortalarından sonra indiği kesin olan Bakara suresindeki 144. ayeti ile Nesh edilmişse”” …Şimdi ben bu iki cümleniz arasında nasıl bir bağ kurayım, neyine nasıl cevap vereyim vallahi bilmiyorum. Nuzul sıralamasını doğru kabul etmişsiniz, insanlığın toplanma merkezinin davut zamanında değiştiğini kabul etmişsiniz, yetmemiş ortaya NESHi atmışsınız.

      1- Davut zamanında kıblenin değiştiğine dair hangi ayete dayandınız?
      2- Yaruşalimin Kıble ve Hac merkezi yapıldığını hangi ayete dayandırdınız?
      3- Bahse konu olan Bakara 144 ün medine döneminin ortalarında indiğine dair “kesin” deliliniz nedir? Hatta o ayetin Muhammed’den bahsettiğine dair deliliniz nedir?
      4-Bakara 144 ten önce Nesh edildiğini söylediğiniz ayetler hangileridir ve ayetlerin hükmünün ayetlerle kaldırılması anlamına gelen NESH’i hangi ayete dayandırdınız?

      Nüzul sıralamasına gelince; Aziz kardeşim, nüzul sıralaması denen şey ayetler üzerinden değil, esbabı nuzul rivayetleri üzerinden belirlenmiştir. Lütfen elinize kimin yazdığı hiç önemli değil bir tane esbabı nuzul kitabı alın ve hangi ayetin hangi olaya binaen indiğine dair delil getirilen rivayetleri bir okuyun. Ondan sonra eğer hala Nuzul sıralamasında ısrarcı olursanız bir daha tartışırız. Bu konuda ben size Kurtubi ve Razi tefsirlerini tavsiye edebilirim. Bu iki müfessir tefsirlerinde bu konuları epey irdelemişler.

      Selametle

  8. Merhabalar,

    Nuzul-buzul kargasasini asabildiğimiz icin mutluyum. Eğerle baslayan cümlem benim önermeyi doğru olarak kabul ettigim anlamı tasimamaktadir. Adi üstünde bu sadece bir önermedir.

    “…Medine döneminin ortalarından sonra indiği kesin olan Bakara suresindeki 144. ayeti ile Nesh edilmişse…” bu cümle sizin yazdiginiz yukarıdaki yazıdan alintilamadir. O yüzden 3- Bahse konu olan Bakara 144 ün medine döneminin ortalarında indiğine dair “kesin” deliliniz nedir? sorusunun cevabi bu yazidir.

    Ben kiblenin degistigini ya da değişmediğini beyan etmedim. Belki de ifade etmede yetersiz kaldım. Sizin de yukarıdaki yazıda sirlamais oldugunuz uzere Bakara 144 ayet ile oncesindeki ayetellri nasıl bir iliski çerçevesinde degerlendirmemiz gerek? Eğer ki Bakara 144’teki Resulullah degilse kimdir? Ya da medinedeki mescidi kibleteyn neden çift kiblelidir? B’r takim soruları soruyor olmak soruyu doğru ya da yanlış kabul ettigim anlaminini tasimamaktadir.

    Ote yandan nuzul sırlamasana ulaşılabilir mi ya da nasıl ulasilir bilemiyorum. ihtilaflar oldugu noktasina da vakifim. Fakat kanaatimce Kuran sahifeleri düzenlenirken buzul siralamasinda yapilmis olan istemli/istemsiz degisiklikler onemli kayiplara yol acmistir. Nuzul sirasinin bir onemi olmasaydı heralde vahiylerin inmesi ve bu vahiylerin sosyal yasam ile iliskisi daha karmaşık olurdu. Allah’ın peygambere ilk vahyi ikra olması tum kitap çerçevesinde bir tesadüf mudur yani? Bence siz nuzul sirasinin onemi acısından bir kez daha düşünseniz zararı olmaz.

    Saygilarimla

  9. Ahmet

    “”Bence siz nuzul sirasinin onemi acısından bir kez daha düşünseniz zararı olmaz””” Tamam ahmet kardeşim,sana söz veriyorum bir kez daha düşüneceğim. hangi nuzul sıralamasını tavsiye edersiniz? Malumunuz yaklaşık 50 tane farklı nuzul sıralaması var. Şaz olanları çıkarsak 7-8 tane kalıyor. Ama takdir ederseniz ki nuzul sıralaması incelemesi devasa bir çalışmadır. Nuzul sıralalarının farklılıkları, bu sırlamaya yapanların dayandıkları rivayetlerin farklılığından, dil anlayışından, mezhep ve yöntem farklılıklarından kaynaklanıyor. Şimdi bunların hepsini tek tek “yeniden” incelemek hakikaten zahmetli bir iş. Nuuzl sıralamasının saçma olduğu fikrine zaten böyle bir incleme yaparak geldik. Madem ısrarla bana bir kez daha üzerinde düşünmemi tavsiye ediyorsunuz, demek ki siz bu incelemeyi çok daha iyi yapmışsınız demektir. Bize vardığınız sonuçları bildirirseniz bizi sıfırdan başlamaktan kurtarmış olursunuz. Hatta böyle bir incelemeniz varsa, bize gönderirseniz seve seve sitemizde yayınlarız. Söylediklerimizde gerçekten samimiyiz. Çünkü her nüzul sıralamasının arkasında epey hacimli devasa bir çalışma var. Nüzul sıralamasının doğru ya da yanlış olduğunu, saçama ya da gerekli olduğunu söylemek siz de takdir ederseniz ki bu çalışaları inceledikten sonra mümkündür. Biz incelemiş ve saçma olduğu kanaatine varmıştık. Bizi bu kanaate getiren şeylerin hepsi de sitemizde yayınlanan yazılı ve görsel dosyaların içinde parça parça da olsa mevcut. Yani gerekçelerimizi belirttik. Fakat siz bizim bu fikrimizin yanlış olduğunu ve üzerinde bir kez daha düşünmemiz gerektiğini söylüyorsunuz. O takdirde tavsiye ettiğiniz şeyi daha isabetli olduğunun gerekçelerini bizimle bölüşürseniz bizim üzerinde düşünmemiz gereken doneleri vermiş olursunuz.

    Kolay gelsin

  10. Merhabalar,

    Bakin size bir soru sordum oncesinde. Ya bu yorumda ya da diger taraftakinde. Diger tarafta demissiniz ki vahiy sıralaması cebrail ve peygamber arasindadir. Doğrudur. Isititen yok ama ileten var. Bu durumda buzul sıralaması iletenin ilettiği sıralama olarak kaliyor. Sorduğum soru suydu ilk vahyin icra olmasında hemfikir miyiz? bir onemi yoksa ilk vahy de icra ile başlamaz baska bir sure ile başlardı. sureler de parca parca inmiştir. o halde bir onemi yok ise bolun parcalara yapboz gibi birleştirerek okuyun Kuranı o halde. Aklim almior deyip diyorsunuz. Herkesin aklinin almadigi seyler var üstadım. Yirtinmaya da gerek yok. Simdi akliniz gaybda bildrilmeyeni almıyor diye onları da mi reddedeceksiniz? DAha önce de belirttim evet bir karmasa soz konusu ve belki de bir daha da bilinemeyecek vahylerin inis sıralaması. Fakat diyorum mevcudiyeti kazandirirdi kaybettirmezdi. Aklin ve antiğin almadigi bir dünya dolusu şey var. Bir yere kadar akil bir yere kadar mantık sonrasında iman çizgileri şaşmamak gerek Allah sasirtmasin. Diger tarafta aciklamalariniz icin teşekkürlerimi sundum. Burda da sunuyorum. Fakat nuzul mevzusu uzerine yapacagimiz dialog artık bu duyuru baslig altında devam ederse ikimiz icin de kolay olur bir o taraf bir bu tarafa yazmak yerine. Aslında once o taraf yazdım burda da teşekkürlerimi sunup gececektim ama iste cevap verdim. Çünkü “Madem ısrarla bana bir kez daha üzerinde düşünmemi tavsiye ediyorsunuz, demek ki siz bu incelemeyi çok daha iyi yapmışsınız demektir.” pesin hükümlü önermelerde bulunarak karşıdakinin cehaleti uzerinden hareket ediyorsunuz. Gauss teoreminin bulunur hikayesini okumanızı öneririm. Kısa hacimlidir. Çok da vaktinizi almaz. hem Gauss da orada 0 dan baslamis. Tekrar çok teşekkürler

    Saygilarimla

    Bu sorularım da cevapsız kalmış

    Sizin de yukarıdaki yazıda sirlamais oldugunuz uzere Bakara 144 ayet ile oncesindeki ayetellri nasıl bir iliski çerçevesinde degerlendirmemiz gerek? Eğer ki Bakara 144’teki Resulullah degilse kimdir?

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*