MUKADDES TUVA VADİSİ (MEKKE)

Her türlü karanlığı nuruyla (Kur’an’la) aydınlatan Allah’ın adıyla.

Bismillahirrahmanirrahim

GİRİŞ

Kur’an’da iki ayette geçen Tuva vadisinin nerede olduğu ile ilgili esrar perdesi; ya kimse merak etmediğinden ya da Musa kıssası bağlamında geçtiği için Müslümanları ilgilendirmediği ve Yahudiler ile alakalı olduğu düşünüldüğünden olsa gerek, kalınlaşarak günümüze kadar gelinmiştir. Tefsirlerimizde nerede ve nasıl mukaddes olduğu hakkında yapılan açıklamalar varsayımdan öteye geçmemiştir. Bu açıklamalara göre vadinin kutsal olması Tuva kelimesinin “iki kere” ya da “kat kat” anlamından yola çıkılarak Musa’nın vadiyi, boydan boya iki defa geçmesindendir denilmiştir. Nerede olduğu ile alakalı ise “Şam bölgesinde bir yerdir” denilip geçiştirilmiştir.

Vadinin nerede olduğu ve mukaddes kılınması hakkındaki sığ açıklamalar yüzyıllardır Müslümanlara yetmiş, kimse Allah’ın mukaddes ilan ettiği bu vadiye karşı kendisini sorumlu hissetmemiştir. Oysa, Yüce Allah bir vadiyi Mukaddes ilan etmişse (ki etmiş), herhangi bir şekilde buranın mukaddesliğini kaldırmamışsa (ki kaldırmamış) oraya karşı sorumluluk duymak imanî bir zorunluluk olmalıdır. Bir yerin mukaddes olması demek inananların her yerden farklı olarak sırf o bölgeye has uyması zorunlu kuralların varlığını gerektirir. Neresi olduğu bilinmeyen kutsal vadi belki hemen yanı başımızdadır ve biz her gün defalarca oranın kutsallığını çiğniyor olabiliriz!

Bundan da öte; Yüce Allah’ın yeryüzündeki bir toprak parçasını mukaddes ilan etmesi ancak nerede olduğunu ve o mukaddes bölgeye hürmetin nasıl yapılması gerektiğini bildirmemesi! Olacak şey değildir? Bu durumda o bölgenin adının ya da kutsallığının ne önemi kalır? Mukaddes kılınan bir yerin neresi olduğu bildirilmeyecek ve o mukaddesliğin ihlal edilmesinin kuralları vaz etmeyecekse, yüce Kur’an’da böyle bir yerin varlığını haber vermenin ne anlamı kalır? Bu yaklaşım Yüce Allah’ın (haşa) boş konuştuğu izlenimini getirmez mi! Belki kimse diliyle bunu söylemeyecektir ama böyle bir davranış biçimi sergileyecektir.

Tefsirlerimize göre Musa kıssası içinde geçen Mukaddes Tuva Vadisinin olması ya da olmaması kıssayı anlamada herhangi bir rol oynamamaktadır. Yani Tuva Vadisi Musa kıssasında geçen olayları şekillendirmede veya anlamlandırmada müsbet hiçbir rol oynamamaktadır. Tam tersi anlaşılmaması yani menfi yönde rol oynamaktadır. Kıssa daha baştan esrarengiz bir yer olan hakkında kimsenin hiçbir şey bilmediği Tuva Vadisinde başlamıştır. Devamı ise buna göre şekillenecek, gizemi hikâyenin muğlak yerlerinde kendisini daha ağır bir şekilde gösterecektir.

Oysa salim kafayla düşünüldüğünde; böylesi bir yaklaşımın Kur’an’ın “Mübin” (Kendisi açık olduğu gibi kapalı olanda onunla açıklanan) bir kitap olduğu hakkında derin şüpheleri de beraberinde getirecektir. Yani Mübârek Kur’an, “açık değil esrarengiz bir kitaptır” anlayışını haklı çıkaracaktır.

Yine bu durum (haşa) Kur’an’ın içinde olmasa da olur kabilinden kelimelerin olduğuna dair özellikle son dönemlerde daha fazla taraftar bulan tarihselciliğin haklı olduğunu gösteren bir delile dönüşecektir.

Oysa ki, Kur’an’da anlama katkısı olmayan tek bir harf bile yoktur. Yüce Allah boş konuşmaktan münezzehtir. Kur’an’ın esrarengiz ve gizemli hiçbir tarafı yoktur. Yüce Allah kullarını şaşkınlığa, bilinmezliğe sevk etmekten münezzehtir. Kur’an şaşkınlığı bitiren, yolunu bulamayana dosdoğru yolu gösteren, tüm gizemlerin üstündeki sır perdesini yırtıp atan bir kitaptır.

MUKADDES TUVA VADİSİ

Kutsal/Mukaddes Vadi Tuva’dan (الوادي المقدس طوى) bahseden iki ayet şunlardır;

Ta Ha 20/12

إِنِّىٓ أَنَا۠ رَبُّكَ فَٱخْلَعْ نَعْلَيْكَ ۖ إِنَّكَ بِٱلْوَادِ ٱلْمُقَدَّسِ طُوًى

Ben, evet ben! Senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen, kutsal Tuva vadisindesin. 

Naziat 79/16

إِذْ نَادَاهُ رَبُّهُ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى

Hani Rabbi ona kutsal Tuva vadisinde şöyle seslenmişti. 

İşte bu iki ayette bahsedilen Tuva Vadisinin mukaddesliğinin Yüce Allah’ın Musa ile konuşmasıyla başladığını söyleyenler de çıkmıştır. Hatta Tuva kelimesinin iki kere manasından yola çıkarak, birinci seferin Musa’nın gelmesiyle, ikinci seferin Allah’ın Musa ile konuşmasıyla olduğu da söylenmiştir. Son derece özensiz bu tür açıklamaların tefsirlerde yer bulması hayret vericidir! Eğer bir Nebi’nin gelmesiyle bir yer mukaddes kılınacaksa Hud’un gittiği Ahkaf; İbrahim’in gittiği Ur, Filistin, Mısır; Şuayb’ın gittiği Medyen; Salih’in gittiği Semud ve diğer Nebilerin gittiği yerlerin de mukaddes olmasının önündeki engel nedir? Tıpkı bunun gibi Allah’ın Vahiy indirdiği bölge olduğu yani Allah’ın elçisine vahyettiği bölge olduğu için mukaddes olduğu söylemi de kolaycı ve hayret uyandırıcıdır! Zira diğer nebilerle konuşmasının nesi eksik ki o bölgeler mukaddes sayılmamaktadır?

Bir yerin Mukaddes kılınmasının bunlarla ilgisinin olmaması gerekir. Zira Mukaddeslik sadece nebileri ya da bir soyu ilgilendiren mesele olmamalıdır. Bir şey Mukaddes ise tüm insanlık için mukaddestir.

Mukaddes kılınmayla alakalı bu kafa karışıklığı Kur’an’da 10 defa geçen ve Mukaddes kelimesinin kök kavramı olan KaDeSe kelimesinin tam olarak anlaşılmamasıyla alakalı olsa gerektir. Müfredatta bu kelime şöyle açıklanmıştır. Gözle görülen necasetten tathirden/temizlikten farklı olan ilahi temizliktir. Müfredatta böyle açıklanan kelimeye başka lügatlarda şu anlamlarda verilmiştir.

Kaduse; temiz olmak.

Kaddese; temizlemek, bir şeyi mukaddes kılmak.

Kaddese lillah; Allah için kalbini temizlemek, namaz kılmak.

Kaddesel lah; Allah’ı büyüklemek, tazim ve tekbir etmek, Allah’ı yakışmayan sıfatlardan münezzeh kılmak.

Kaadisu; Büyük gemi, Kabe.

El Kaadusu; Bir çeşit su testisi, Albatros kuşu, değirmende buğday konan yer.

El kudaasu; büyük şeref, gümüşten düğme gibi yapılmış şey.

El Kuddüs; Yüce Allah’ın sıfatı.

El Kaadusu; kılışla birine vuran.

El Ardul Mukaddes; Filistin,

El beytul mukaddes; Kudüs

El Kitabul Mukaddes; İncil, Tevrat.

Ruhul Kudus; Cebrail, hıristiyanlarda üç uknumdan biri.

Görüldüğü gibi anlam yelpazesi geniş olan bu kelime temel olarak manevi kirlerden temizlenme ile alakalıdır.

Yukarıda verilen iki ayette Mukaddes kelimesinden kasıt, Tuva vadisinin kendiliğinden bir kutsallığının olmadığı Allah tarafından mukaddes kılındığıdır. Zira Mukaddes kelimesi “Kutsal kılınmış” anlamındadır.

Kelimenin Kur’an’da 10 defa geçtiğini söylemiştik. Şimdi Kur’an’da kelimenin kullanıldığı yerlere bakalım.

Ruhul Kudüs olarak dört yerde geçer.

Bakara 2/87

وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِنْ بَعْدِهِ بِالرُّسُلِ ۖ وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ ۗ أَفَكُلَّمَا جَاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوَىٰ أَنْفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْ فَفَرِيقًا كَذَّبْتُمْ وَفَرِيقًا تَقْتُلُونَ

Musa’ya o kitabı vermiş, ardından da onun izinden giden elçiler göndermiştik. Meryem oğlu İsa’ya da açık belgeler (mucizeler) vermiş, onu Kutsal Ruh (Cebrail) ile güçlendirmiştik. Hoşunuza gitmeyen bir şeyle gelen her elçiye kafa mı tutmalıydınız? Kimini yalancı sayıp, kimini de öldürmeli miydiniz? 

Bakara 2/253

تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ ۘ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللَّهُ ۖ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍ ۚ وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ ۗ وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلَٰكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ آمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَ ۚ وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلَٰكِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ

Allah, bu elçilerden kimini kimine üstün kıldı. Kimiyle konuştu, kimini birkaç basamak yükseltti. Meryem oğlu İsa’ya da açık belgeler verdi ve onu Kutsal Ruh ile destekledi. Allah, tercihi (insanlara bırakmayıp) kendi yapsaydı, sonrakiler o açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşamazlardı. Ama ayrılığa düştüler; kimi inanıp güvendi, kimi âyetleri görmezlikten geldi (kâfir oldu). Tercihi Allah yapsaydı, birbirleriyle savaşamazlardı. Ama Allah dilediğini yapar.

Maide 5/110

إِذْ قَالَ اللَّهُ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ اذْكُرْ نِعْمَتِي عَلَيْكَ وَعَلَىٰ وَالِدَتِكَ إِذْ أَيَّدْتُكَ بِرُوحِ الْقُدُسِ تُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلًا ۖ وَإِذْ عَلَّمْتُكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ ۖ وَإِذْ تَخْلُقُ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ بِإِذْنِي فَتَنْفُخُ فِيهَا فَتَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِي ۖ وَتُبْرِئُ الْأَكْمَهَ وَالْأَبْرَصَ بِإِذْنِي ۖ وَإِذْ تُخْرِجُ الْمَوْتَىٰ بِإِذْنِي ۖ وَإِذْ كَفَفْتُ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَنْكَ إِذْ جِئْتَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ إِنْ هَٰذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ

O gün Allah, şöyle diyecektir: “Meryem oğlu İsa! Senin ve annenin üstünde olan iyiliklerimi hatırla. Hani seni Kutsal Ruh’la desteklemiştim; hem beşikte hem de yetişkin iken insanlara konuşma yapıyordun. Bir de sana yazmayı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim. İznimle topraktan kuş şeklinde bir şey yaratır, sonra ona üflerdin de yine iznimle kuş oluverirdi. Anadan doğma körü ve abraşı iznimle tamamen iyileştirirdin. Yine iznimle mezardan ölüyü (diri olarak) çıkartırdın. Seni İsrail oğullarından da kurtarmıştım; çünkü onlara açık mucizelerle geldiğin halde onların görmezlikten gelenleri: “Bu açık bir büyüdür” demişlerdi.” 

Nahl 16/102

قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذِينَ آمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرَىٰ لِلْمُسْلِمِينَ

De ki “Onu, bir gerçek olarak Rabbinden Kutsal Ruh indirdi ki inanıp güvenenleri sağlamlaştırsın, doğru yolu göstersin ve İslam’a girenlere bir müjde olsun. 

 

Allah’ın sıfatı olarak iki yerde geçer.

Haşr 59/23

هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ ۚ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ

O, Allah’tır; kendinden başka ilah olmayan, bütün yetkiyi elinde tutan, yaptığını tertemiz yapan, esenlik ve güvenlik veren, güven veren, görüp gözeten, her şeyden üstün olan, buyruğunu her şeye geçiren, büyüklenmeyi hak edendir. Allah, onların ortak saydıklarından uzaktır. 

Cuma 62/1

يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’na; bütün yetkiyi elinde tutan, yaptığını tertemiz yapan, daima üstün ve bütün kararları doğru olan Allah’a boyun eğer. 

 

Mukaddes Vadi Tuva olarak iki yerde geçer.

Ta Ha 20/12

إِنِّىٓ أَنَا۠ رَبُّكَ فَٱخْلَعْ نَعْلَيْكَ ۖ إِنَّكَ بِٱلْوَادِ ٱلْمُقَدَّسِ طُوًى

“Ben, evet ben! Senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen, kutsal Tuva vadisindesin. 

Naziat 79/16

إِذْ نَادَاهُ رَبُّهُ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى

Hani Rabbi ona kutsal Tuva vadisinde şöyle seslenmişti: 

 

İsmi verilmemiş Mukaddes toprakla alakalı olarak bir defa geçer.

Maide 5/21

يَا قَوْمِ ادْخُلُوا الْأَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ الَّتِي كَتَبَ اللَّهُ لَكُمْ وَلَا تَرْتَدُّوا عَلَىٰ أَدْبَارِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِرِينَ

Ey Halkım, Allah’ın size yazgısı (emri) olan şu kutsal toprağa girin; gerisin geri dönmeyin; yoksa elinizde ve avucunuzda olanı kaybedersiniz.” 

 

Meleklerin yaptığı fiil olarak bir defa geçer.

Kavram fiil formunda sadece aşağıdaki ayette geçmektedir. Diğer kullanımların tamamı bir isme sıfat olmuştur.

Bakara 2/30

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً ۖ قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ ۖ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

Sahibin (Rabbin) bir gün meleklere, “Yeryüzünde bir muhalif kimse yaratıyorum.” dedi. Melekler, “Orada tabii düzeni bozacak ve kan dökecek bir varlık mı oluşturuyorsun? Ama sen yaptığını güzel yaparsın, sana içten boyun eğmemiz bundandır. Senden dolayı onu değerli sayarız.” dediler. Allah: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim!” dedi. 

Mukaddes kılınma ile ne demek istendiğini anlamaya çabaladığımız için yukarıda verilen 10 kullanımdan fiil formunda olanına bakmak zorundayız. Zira fiil formu mukaddesliğin nasıl oluştuğunu anlatır. Bu bizi kavramımızın tek bir kere fiil formunda geçtiği Bakara 30. Ayetine götürür. Bu ayette meleklerin Yüce Allah’a hitaben kullandıkları kelime olarak geçmiştir. Senden dolayı onu değerli sayarız. Şeklinde meallendirilmiş kelime hiç yorum yapmadan çevrilse “seni kutsal yapıyoruz” demektir. Kutsal yapıyoruzun sonucu sende mukaddes oluyorsun demektir. Oysa yüce Allah Kur’an’da kendisini bu kavramla tanıtırken mukaddes olduğunu değil, Kuddüs olduğunu söylemiştir. Yüce Allah’ın Kuddüs olması O’nun sonradan kazandığı bir şey değildir. O varlığı itibariyle Samed’dir. Yani varlığına sonradan bir özellik eklenmemiştir. Nasıl ki O ezelden Allah’sa aynı zamanda ezelden Kuddüs’tür. Sıfatlarının tamamı ezeldendir.

Böyle olmasına rağmen sonradan yaratılan meleklerin O’na hitaben “Nukaddisu leke” yani “seni kutsal yapıyoruz” demesi nasıl mümkün olabilir! Allah o âna kadar Kuddüs değilmiydi ki melekler onu Kuddüs yapsın?

Konunun anlaşılması için biraz daha açalım. Cuma 1 ve Haşr 23 ayetlerinde Yüce Allah kendisinin El Kuddüs olduğunu bize bildirmiştir. O başlangıcı olmayan ilktir sonu olmayan sondur.

Hadid 57/3

هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ ۖ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

İlk O’dur, sonraki de O. Açıkta olan O’dur, duyulardan uzak olan da O’dur. O, her şeyi bilendir. 

Yüce Allah’ın Kuddüs olması El Evvel’dir. Her şeyin başlangıcının gelip kendisine dayandığı, ama kendisinin başlangıcının kimseye dayanmadığı gibi Allah’ın kutsallığı kendi varlığındandır. Onun haricindeki her şey kutsallığını Yüce Allah’a dayandırmak zorundadır. Böyle olmasına rağmen nasıl oldu da melekler, sanki Yüce Allah melekler O’na “nukaddisu leke” yani “seni kuddüs yapıyoruz”diyene kadar Kuddüs değilmiş gibi hitap ediyor. Bunun yanında 4 defa “Ruhul Kudüs” kelimesinin aynı formda kullanılması bu soruyu daha da kuvvetli hale getirmektedir. Bilindiği gibi Ruhul Kudüs Yüce Allah’ın melekler içinden seçtiği elçi olan Cebrail’i tanıtan bir sıfattır. Peki nasıl olurda bir şeyin Kuddüs olması Yüce Allah’a bağlıyken sanki Kuddüs oluşu kendisindenmiş gibi tanıtılır. Ruhül Kudüs, kuddüs oluşu kendisinden demektir. Eğer hayır onu Kudüs yapan yüce Allah’tır denirse kurulması gereken cümle Ruhul Kudüs değil, Ruhul Mukaddes olması gerekirdi. Yani “kuddüs yapılmış” o zaman diyebilirdik ki Cebrail’i kuddüs haline getiren Allah’tır. Ama ayetlerde Ruhul Mukaddes olarak değil Ruhul kudüs olarak geçmektedir.

Çelişki gibi duran bu durum, “mukaddes” kelimesine yüklenilen anlamdan kaynaklanmaktadır. Mukaddes kelimesi “biri tarafından kutsal kılınmış” manasına gelmiştir. İşte kelimenin gizli öznesi olan “biri” kimdir sorusunun cevabı hep Allah olarak tasavvur edildiği için bu yanlış anlaşılma oluşmuştur. Eğer Mukaddes kelimesinin gizli öznesi Allah olsaydı, Cebrail’e Ruhül Kudüs değil Ruhul Mukaddes denmesi gerekirdi. Bu durum bize bir yerin ya da şeyin mukaddesliğinin öznesinin Allah olmadığını gösterir. Çünkü Allah, bir yeri ya da şeyi Kuddüs kılar. O’ndan başka hiç kimse bir yeri ya da bir şeyi Kuddüs yapma yetkisine sahip değildir. Ancak, Allah tarafından Kuddüs yapılan yer/şey, insanlar tarafından bilinip tanınması ve oranın/onun Allah tarafından belirlenmiş Kuddüs olma kurallarına uyulması ile o yer/şey Mukaddes olur. Bu durumda Mukaddes kelimesinin öznesi Allah değil insan olmalıdır.

Kuddüs kelimesi manevi kirden temizlenme manasına geldiği için temizlik üzerinden bir örnekle şöyle açıklamaya çalışalım. Temizlik deterjanı bünyesinde kirleri temizlemeyi barındırır. Bunu yapan usta onun içine temizleme, kirleri giderme potansiyelini koymuştur. Ancak o temizlik deterjanı, insanlar tarafından alınıp içindeki temizleme potansiyelini kullanmadan bekletilirse temizlik gerçekleşmez. Temizlik deterjanı, ambalajının içindeki temizleme potansiyeli ile öylece durur, insanlarda kirli kalır. Oysa temizlik deterjanının yapılış amacı insanları kirden temizlemektir. İşte tıpkı bunun gibi bir yerin Kuddüs kılınması da oranın insanları manevi kirlerden temizleme potansiyelidir. İnsan gereğini yerine getirip bu temizleme potansiyelini kullandığında, beklenen temizlenme fonksiyonu yerine getirilmiş sayılır. Böylelikle o yer de mukaddes hale gelmiş olur.

Görünen görünmeyen tüm canlı türleri Allah’a kulluk yapmasa bile O, El Kuddüs olarak kalır. Görünen görünmeyen canlı türlerinin tümü ona ibadet etse, yine O El Kuddüs olarak kalır. Yani El Mukaddes olmaz. Fakat insan Mukaddes olur. Bu, insan bir yeri ya da bir şeyi Kuddüs hale getirdi değil, Allah tarafından Kuddüs kılınan bir şeyi edindi, tanıdı anlamındadır.

Aynı durumu başka bir kelime üzerinden açıklamaya çalışalım. Haram dendiğinde bir şeye konulan yasak anlamı akla gelir. Muharrem ise yasakları tanımak, yasakları edinmek manasınadır. Yüce Allah Mübarek kitabında 83 defa kullandığı haram kelimesini “muharrem” olarak hiçbir ayette kendisine atfetmez!

Tevbe 9/37

إِنَّمَا النَّسِيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ ۖ يُضَلُّ بِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُحِلُّونَهُ عَامًا وَيُحَرِّمُونَهُ عَامًا لِيُوَاطِئُوا عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللَّهُ فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ اللَّهُ ۚ زُيِّنَ لَهُمْ سُوءُ أَعْمَالِهِمْ ۗ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

Nesî işi, kâfirlik döneminde yapılan eklemeden başka bir şey değildir. Kâfir olanlar, onunla şaşırtılmıştır. Onu (Hac ayı olan Zilhicce’yi) bir yıl helal, bir yıl haram kılarlar ki hem Allah’ın haram kıldığının sayısına uygun getirsinler hem de Allah’ın haram kıldığını helâl kılsınlar. Kötü işleri onlara güzel gösterilmiştir. Allah, o kâfirler topluluğunu yola getirmez.

Allah haram kılar şeklinde (yukarıda kırmızıya boyanmış olan ibare) onlarca ayet vardır. Ama Allah’ın muharrem kıldığıyla ilgili tek bir ibare Kur’an’ı Kerim’de yoktur.

Bakara 2/85

ثُمَّ أَنْتُمْ هَٰؤُلَاءِ تَقْتُلُونَ أَنْفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَرِيقًا مِنْكُمْ مِنْ دِيَارِهِمْ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَإِنْ يَأْتُوكُمْ أُسَارَىٰ تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ إِخْرَاجُهُمْ ۚ أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ ۚ فَمَا جَزَاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذَٰلِكَ مِنْكُمْ إِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۖ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرَدُّونَ إِلَىٰ أَشَدِّ الْعَذَابِ ۗ وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

Artık siz öyle bir haldesiniz ki birbirinizi öldürüyor, içinizden birtakımını yurtlarından çıkarıyor, onlara yapılan kötülük ve düşmanlığa destek veriyorsunuz. Esir düştükleri haberi gelince de fidye verip kurtarıyorsunuz. Onları sürgün etmek size zaten haramdır. Şimdi siz, Kitabın bir bölümüne inanıyor, bir bölümünü görmezlikten mi geliyorsunuz? İçinizden bunu yapanın hak ettiği nedir? Şu hayatta perişanlıktan başkası mı? Böylelerine Kıyamet gününde en şiddetli azap verilir. Yaptığınız hiçbir şey, Allah’a gizli kalmaz. 

Bu ayette kırmızıya boyadığımız yerde görülecektir ki bir şeyin muharrem olması insanların onun haramlığına riayet etmesiyle alakalıdır. (İnşallah haram ile muharrem arasındaki farkı ortaya koyan bağımsız bir çalışma yapacağız.)

Bu iki ayetten anlaşılan şudur! Allah sadece haram koyar. o haramlara riayet etmek ve gereğini yerine getirmek muharrem olmaktır. Allah Kabeyi “Beytü’l Haram” olarak insanlara tanıtmıştır. O beytin muharrem olması, haramlarına riayet etmeyle alakalıdır. Beytü’l Haram’a hiç kimse gitmese de orası Beytü’l Haram olarak kalır ama Beytü’l Muharrem olmaz. Çünkü muharrem olabilmesi konulan haramlara uyanların olmasını gerektirir.

Kuddüs kılınan bir yerin, insanlar tarafından tanıması ve oranın kutsiyetine riayet etmesiyle mukaddes hale gelmeside tıpkı böyledir.

Bu açıklamalardan sonra Mukaddes Vadi Tuva kelimesinden ancak şu anlaşılır; Tuva Vadisi Allah tarafından Kuddüs kılınmıştır, insanlarda onun Kuddüs kılınmasına riayet etmektedir. Eğer insanlar onu mukaddes edinmemiş olsalardı bu vadinin tanıtılması “bil vadil kuddüsü tuva” şeklinde olurdu. Mukaddes dendiğine göre insanlar orayı biliyor, kuddüs oluşuna riayet ediyor demektir.

Sadece bu açıklama bile Mukaddes Vadi Tuva’nın bilinmeyen bir yer değil bilinen bir yer olduğunu ispata yeterlidir.

Kutsal Vadi Tuva’nın nerede olduğu ile ilgili insanları şaşkınlığa sürükleyen şeylerden bir tanesi de Musa kıssası kronoljik olarak ele alındığında bu vadinin ilk defa Musa’nın sığındığı Medyen yurdundan tekrar Mısır’a dönüşü sırasında geldiği bir vadi olduğu sanılmasındandır.

Bilmeyenler için Kıssayı buraya kadar özet halinde aktaralım. Musa doğduğunda Mısır’da hüküm süren firavun israiloğullarına çok büyük zulüm uygulamaktadır. Erkek çocuklarını öldürmektedir. Annesi yeni doğmuş Musa’yı ölümden kurtarmak için bir sepetin içine koyar ve nil nehrine bırakır. Sepet sürüklenerek giderken, nehir kenarında olan firavunun karısı tarafından fark edilir. Sevimli bir bebek olan Musa’yı sarayalarına alıp büyütmeye başlarlar. Musa büyüdüğü zaman bir israiloğlu ile kıpti arasında geçen kavgaya karışır ve istemeden bir adamı öldürür. Adam öldürmesinden dolayı alacağı kısas cezasından kurtulmak için mısırdan kaçar ve uzaklarda olan medyen yurdunda bilge bir adamın (Şuayb as.) yanına yerleşir. Sekiz veya on sene çalışma karşılığında kızlarından biriyle evlenmek için bilge kişiyle anlaşır. On sene çalıştıktan sonra karısı ve ailesini de yanına alarak tekrar mısıra döner. Yolda bir ateş görür. Ateşe doğru gittiğinde Yüce Allah onu Nebi olarak seçer.

İşte bu seçilmenin olduğu, Musa’nın ilk defa vahye muhatap kılındığı yer Kutsal Vadi Tuva’dır. Medyenden Mısır’a doğru yola çıktığı için bu vadi Medyen ile mısır arasında bir yerdir. Medyen Şam’a yakın bir yerdir mısırın yerini herkes bilmektedir. İşte bu anlatım kutsal Vadi Tuva’nın yeri konusunda insanları bilinmeze sürüklemiştir. Çünkü vadinin aranacağı iki uç nokta bellidir. Biri Mısır diğeri Medyen. Kimsenin bu iki yer hakkında şüphesi yoktur. Yani Musa’nın çıktığı yer bu günkü Ürdün sahillerinde kalan Medyen’dir, Gittiği yer ise Mısırdır.

Aslında tefsirlerde anlatılan Kıssadaki tutarsızlık tam da burada başlamaktadır. Tefsircilerimizi yanıltan da Musa’nın izlediği rotadır. Onlar kutsal Vadi Tuva’nın bu rota üzerinde olması gerektiğine inanmışlardır. Rota hakkında hiç şüpheleri yoktur.

Oysa kıssa, Kur’an bütünlüğü içinde anlaşılmaya çalışıldığında çizilen bu rotanın tefsircilerimizin bahsettiği rota olmadığı rahatlıkla anlaşılabilecektir.

Bu rotada ilk itiraz konusu Musa’nın Mısır’a gittiğinedir. Ayetlerden de anlaşılabileceği gibi Musa’nın gittiği yönün Mısır olması tuhaftır.

İlgili ayetlerden kesin olarak biliyoruz ki, Musa’nın Medyene kaçmasının sebebi Mısırlı bir kıptıyi öldürmesi ve bu sebeple kendisinin ölümle cezalandıralacağı içindi.

Bu durum Kasas suresinde şöyle kıssa edilmektedir.

Kasas 28/15-29

وَدَخَلَ الْمَدِينَةَ عَلَىٰ حِينِ غَفْلَةٍ مِنْ أَهْلِهَا فَوَجَدَ فِيهَا رَجُلَيْنِ يَقْتَتِلَانِ هَٰذَا مِنْ شِيعَتِهِ وَهَٰذَا مِنْ عَدُوِّهِ ۖ فَاسْتَغَاثَهُ الَّذِي مِنْ شِيعَتِهِ عَلَى الَّذِي مِنْ عَدُوِّهِ فَوَكَزَهُ مُوسَىٰ فَقَضَىٰ عَلَيْهِ ۖ قَالَ هَٰذَا مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ ۖ إِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُبِينٌ

(15) Musa, halkın onu fark edemeyeceği bir sırada şehre indi. İki kişinin öldüresiye kavga ettiklerini gördü. Onlardan biri kendi halkından diğeri düşman tarafındandı. Kendi halkından olan, düşmanına karşı ondan yardım istedi. Musa ona okkalı bir şamar indirerek işini bitirdi. “bunu Şeytan yaptırdı; o insanı yoldan çıkaran açık bir düşmandır” dedi.

قَالَ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي فَغَفَرَ لَهُ ۚ إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

(16) “Rabbim! Ben kendimi kötü duruma soktum; suçumu ört, beni bağışla” dedi. Allah da onu bağışladı. Çünkü onun bağışlaması çok, ikramı boldur. 

قَالَ رَبِّ بِمَا أَنْعَمْتَ عَلَيَّ فَلَنْ أَكُونَ ظَهِيرًا لِلْمُجْرِمِينَ

(17) Musa dedi ki; “Rabbim! Bana ettiğin iyiliğe karşılık artık suçlulara arka çıkmayacağım.”

فَأَصْبَحَ فِي الْمَدِينَةِ خَائِفًا يَتَرَقَّبُ فَإِذَا الَّذِي اسْتَنْصَرَهُ بِالْأَمْسِ يَسْتَصْرِخُهُ ۚ قَالَ لَهُ مُوسَىٰ إِنَّكَ لَغَوِيٌّ مُبِينٌ

(18) Musa geceyi şehirde geçirdi; sürekli çevresini gözetliyordu. Bir de ne görsün, bir gün önce kendisinden yardım isteyen kişi feryat ederek yine yardım istiyordu. Musa ona dedi ki; “Yaramaz adamın teki olduğun çok açık .”

فَلَمَّا أَنْ أَرَادَ أَنْ يَبْطِشَ بِالَّذِي هُوَ عَدُوٌّ لَهُمَا قَالَ يَا مُوسَىٰ أَتُرِيدُ أَنْ تَقْتُلَنِي كَمَا قَتَلْتَ نَفْسًا بِالْأَمْسِ ۖ إِنْ تُرِيدُ إِلَّا أَنْ تَكُونَ جَبَّارًا فِي الْأَرْضِ وَمَا تُرِيدُ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْمُصْلِحِينَ

(19) Musa kendisinin ve halkından olan kişinin düşmanını yakalamak isteyince adam dedi ki; “Musa, dün bir kişiyi öldürdüğün gibi beni de öldürmek mi istiyorsun? Senin bu ülkede hedefin sadece zorba biri olmak, yoksa arayı bulmak diye bir niyetin yok.”

وَجَاءَ رَجُلٌ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ يَسْعَىٰ قَالَ يَا مُوسَىٰ إِنَّ الْمَلَأَ يَأْتَمِرُونَ بِكَ لِيَقْتُلُوكَ فَاخْرُجْ إِنِّي لَكَ مِنَ النَّاصِحِينَ

(20) Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi ve “Musa! Üst düzeydekiler aralarında seni öldürmeyi tartışıyorlar, hemen çek git; ben senin iyiliğini isteyen biriyim.”

فَخَرَجَ مِنْهَا خَائِفًا يَتَرَقَّبُ ۖ قَالَ رَبِّ نَجِّنِي مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

(21) Musa korku içinde, ortalığı gözetleye gözetleye şehri terk etti. “Rabbim! Beni bu zalimler topluluğunun elinden kurtar” dedi. 

وَلَمَّا تَوَجَّهَ تِلْقَاءَ مَدْيَنَ قَالَ عَسَىٰ رَبِّي أَنْ يَهْدِيَنِي سَوَاءَ السَّبِيلِ

(22) Medyen’e doğru yönelince de şöyle dedi: “Umarım ki Rabbim beni doğru yola yöneltir.”

وَلَمَّا وَرَدَ مَاءَ مَدْيَنَ وَجَدَ عَلَيْهِ أُمَّةً مِنَ النَّاسِ يَسْقُونَ وَوَجَدَ مِنْ دُونِهِمُ امْرَأَتَيْنِ تَذُودَانِ ۖ قَالَ مَا خَطْبُكُمَا ۖ قَالَتَا لَا نَسْقِي حَتَّىٰ يُصْدِرَ الرِّعَاءُ ۖ وَأَبُونَا شَيْخٌ كَبِيرٌ

(23) Medyen suyunun başına varınca bir takım insanlar gördü, hayvanlarını suluyorlardı. Arkalarında iki kadın vardı; onlar da sürülerini engelliyordu. Musa onlara; “ne yapmak istiyorsunuz?” deyince; “Çobanlar çekilmeden hayvanlarımızı sulamayız. Babamız çok yaşlı” dediler.

فَسَقَىٰ لَهُمَا ثُمَّ تَوَلَّىٰ إِلَى الظِّلِّ فَقَالَ رَبِّ إِنِّي لِمَا أَنْزَلْتَ إِلَيَّ مِنْ خَيْرٍ فَقِيرٌ

(24) Musa hemen onların hayvanlarını suladı. Sonra gölgeye çekildi de dedi ki; “Rabbim! Bana vereceğin her hayra ihtiyacım var”. 

فَجَاءَتْهُ إِحْدَاهُمَا تَمْشِي عَلَى اسْتِحْيَاءٍ قَالَتْ إِنَّ أَبِي يَدْعُوكَ لِيَجْزِيَكَ أَجْرَ مَا سَقَيْتَ لَنَا ۚ فَلَمَّا جَاءَهُ وَقَصَّ عَلَيْهِ الْقَصَصَ قَالَ لَا تَخَفْ ۖ نَجَوْتَ مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ

(25) Derken o iki kadından biri utana sıkıla yürüyerek geldi ve dedi ki; “Babam seni çağırıyor, hayvanlarımızı sulamandan dolayı seni ödüllendirecek”. Musa babalarının yanına varıp da başından geçenleri anlatınca adam dedi ki; “Korkma! O zalimler topluluğundan kurtulmuşsun.”

قَالَتْ إِحْدَاهُمَا يَا أَبَتِ اسْتَأْجِرْهُ ۖ إِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَأْجَرْتَ الْقَوِيُّ الْأَمِينُ

(26) İki kadından biri dedi ki, “babacığım onu ücretle tutsana! Güçlü ve güvenilir olan bu kişi, senin ücretle tutacağın en iyi kişidir.” 

قَالَ إِنِّي أُرِيدُ أَنْ أُنْكِحَكَ إِحْدَى ابْنَتَيَّ هَاتَيْنِ عَلَىٰ أَنْ تَأْجُرَنِي ثَمَانِيَ حِجَجٍ ۖ فَإِنْ أَتْمَمْتَ عَشْرًا فَمِنْ عِنْدِكَ ۖ وَمَا أُرِيدُ أَنْ أَشُقَّ عَلَيْكَ ۚ سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ مِنَ الصَّالِحِينَ

(27) Babaları dedi ki; “Bu iki kızımdan birini sana nikahlamak isterim; karşılığında bana sekiz yıl çalışırsın. Eğer on yıla tamamlarsan iyiliğin olur. Sana güçlük çıkarmak istemem. Allah fırsat verirse benim iyi bir kimse olduğumu görürsün.”

قَالَ ذَٰلِكَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ ۖ أَيَّمَا الْأَجَلَيْنِ قَضَيْتُ فَلَا عُدْوَانَ عَلَيَّ ۖ وَاللَّهُ عَلَىٰ مَا نَقُولُ وَكِيلٌ

(28) Musa dedi ki; “Bu, aramızda kalsın; iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, benden bir şey istenmeyecek. Sözlerimize vekil olan Allah’tır.”

فَلَمَّا قَضَىٰ مُوسَى الْأَجَلَ وَسَارَ بِأَهْلِهِ آنَسَ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ نَارًا قَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ

(29) Musa süreyi doldurunca ailesiyle yola çıktı. Tur tarafında bir ateş farketti. Ailesine dedi ki, “Siz burada kalın. Bir ateş gördüğüme eminim. Belki oradan size bir haber getiririm. Bel ki de ateşin korundan getiririm de ısınırsınız.” 

Yüce Kur’an’da böyle anlatılan kıssada, Musa’nın medyen yurdundan Mısır’a doğru gittiğine dair bir bilgi bulunmamaktadır. Fakat bu tek başına Musa’nın Mısır’a değilde başka bir yöne gittiğine delil olmaya yeterli değildir.

Ancak Şuara süresinde geçen ayetlerden  Musa’nın Mısır’a gitmediği pekala çıkarılabilir.

Şuara 26/10-14

وَإِذْ نَادَىٰ رَبُّكَ مُوسَىٰ أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

(10) Bir gün Rabbin Musa’ya şöyle seslendi: “yanlışlar içinde olan şu toplumun yanına var,

قَوْمَ فِرْعَوْنَ ۚ أَلَا يَتَّقُونَ

(11) Firavun toplumunun. Onlar hiç çekinmezler mi?”

قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ

(12) Musa dedi ki: “Rabbim! Beni yalancı yerine koyarlar diye korkuyorum.

وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانِي فَأَرْسِلْ إِلَىٰ هَارُونَ

(13) Benim göğsüm daralır, dilim tutulur; sen Harun’u elçi yap.

وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَأَخَافُ أَنْ يَقْتُلُونِ

(14) Bir de sorumlu tuttukları bir suçum var; beni öldürmelerinden endişe ediyorum.” 

Musa’nın Yüce Allah tarafından elçiliğe seçilme ânını anlatan bu pasaja dikkat edildiğinde Musa’nın elçi olmamak için çabaladığı hemen anlaşılacaktır. En sonda söylediği gerekçe ise O’nun sanıldığı gibi Mısır yolunda olmadığını gösterir niteliktedir. Musa halâ birini öldürdüğünden dolayı öldürülme korkusu taşımaktadır. Üstelik bu korku, verilen elçiliği neredeyse reddetme seviyesine getiren seviyede bir korku. Herhalde O’nun bu korkusu kendisine vahiy verilince hatırına gelen bir şey değildir. Böylesi öldürülme korkusu yaşayan biri neden öldürülmek istendiği yere gitmek istesin ki? Kaldı ki Musa Medyen’den yola çıktığında yolun bir yerinde kendisine Nebi’lik teklif edileceğini de bilmiyordu. Musa’nın bu tavrı onu; nebiliğe seçilmenin ne manaya geldiğini bilmeyen Allah’ın dininden bihaber biri de yapmaz.

Musa’nın Mısır’a elçi olarak gitmesini teklif eden Yüce Allah’a “Mısır’da beni öldürmelerinden korkuyorum” demesi onun kesinlikle Mısır’a gitmediğinin de bir göstergesi sayılmalıdır.

Belki bazıları şöyle bir yorum yapabilir. “Musa Mısır’a gidiyordu, öldürülme korkusu da vardı ama kendisine Nebi’lik verilince fırsattan yararlanmak istedi.” Böyle bir yorum Musa’yı Yüce Allah karşısında yalan söyleyen iki yüzlü biri konumuna, kalbinde olmayanı Allah’a söyleyen, fırsatçı bir insan durumuna düşürecektir. Yüce Allah’ın yiğit Nebi’si bundan beridir. Bu karakterde birinin Kur’an’da 136 kez anılması düşünülemez! Böyle birinin insanlığın gördüğü en zalim tiranlardan birine karşı destansı bir mücadele verebilmesi nasıl mümkün olabilir? Hepsinden öte kalbinde olmayanı söyleyen birini Yüce Allah elçi olarak seçer mi?

Kalbinde olmayan bir gerçeği diliyle söyleyenleri Yüce Allah’ın nasıl tasvir ettiğine dair şu ayetler, yukarıdaki türde bir yorumu imkansız kılmak için yeterlidir.

Münafikun 63/1-2

إِذَا جَاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ ۗ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ

(01) Münafıklar (iki yüzlüler) sana geldiklerinde derler ki “Biz şahidiz; gerçekten sen Allah’ın elçisisin.” Allah, elbette senin kendisinin elçisi olduğunu biliyor ama Allah şahit, münafıklar kesinlikle yalan söylerler.

اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ۚ إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

(02) Bu gibi sözleri kalkan edinip Allah’ın yolundan çekilirler. Yapıp durdukları şey ne kötüdür! 

Bu ayetlerde münafıklar dilleriyle bir gerçeği ifade etmelerine “biz şahidiz; sen gerçekten Allah’ın elçisisin” demelerine rağmen Yüce Allah kalplerinde olmadığı için onlara yalancı diyor. Bu tür tavırlar Yüce Allah’ın asla onaylamadığı ve sahibini yalancı olarak nitelediği davranışlardır. Dolayısıyla Musa’nın böyle bir davranış içinde olduğunu sanmak bühtandır.

Musa eğer Mısır’a gidiyor olmuş olsaydı “Bir de sorumlu tuttukları bir suçum var; beni öldürmelerinden korkuyorum” demezdi. Böyle demesi onun mısıra değil başka bir yöne gittiğini gösterir.

Bu sebeplerden dolayı Mukaddes Vadi Tuva’nın illa da Medyen ve Mısır arasında bir yerde olması gerekmemektedir. Musa’nın çıkış noktasının Medyen olduğu konusunda herhangi bir ihtilaf yoktur. Ama gitmek istediği yerin Mısır olmadığı açıktır.

Mukaddes Vadi’nin Kudüs/Jarusalem şehrinin de içinde bulunduğu vadi olduğunu söyleyenlere gelince. Bu hiçbir delili olmayan bir iddiadır. Zira Kudüs şehrinin kurulması Musa’dan çok sonraki zamanlara denk gelir. Musa Nebiliğe seçilirken dünya haritasında Kudüs diye bir şehir yoktur. Kudüs, Musa’dan en az 300 yıl sonra kurulacaktır.

Yukarıda kuddüs kelimesi işlenirken bir yerin Mukaddes olması için oranın Kuddüs yapılışının, insanlar tarafından kabul edilip ve uygulanıyor olması gerekmektedir demiştik. Allah bir yeri Mukaddes ilan etmez, Kuddüs ilan eder. Allah’ın Kuddüs ilan ettiği yere insanlar riayet edince orası Mukaddes olur. Yani Mukaddeslik Yüce Allah’ın değil insanın ortaya koyacağı bir şeydir.

Ta Ha 20/12

إِنِّىٓ أَنَا۠ رَبُّكَ فَٱخْلَعْ نَعْلَيْكَ ۖ إِنَّكَ بِٱلْوَادِ ٱلْمُقَدَّسِ طُوًى

“Ben, evet ben! Senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen, kutsal Tuva vadisindesin. 

Bu ayetten Tuva Vadisi’nin o an Mukaddes kılındığı değil daha önceden Mukaddes olduğu anlaşılmaktadır. Yani Musa Nebiliğe seçilmeden de orası Mukaddes’ti. Daha kendisine Nebilik bile teklif edilmemiştir. Ama Musa’nın geldiği yer Mukaddes Vadi’dir. Öyleyse Oranın mukaddes oluşunun Musa ile alakası yoktur. Eğer orası o an Mukaddes oldu denilirse, tekrar ediyoruz ki Mukaddes olmak demek insanların oranın Kuddüslüğüne riayet ediyor olması demektir. Eğer orası o an Kuddüs hale getirilmiş olsaydı “Bil vadil Kuddüsü Tuva” yani Kuddüs (kutsal) Vadi Tuvadasın” denmesi gerekirdi.

O zaman Mukaddes vadiyle ilgili net olarak söylenebilecekler şunlardır.

  • Mukaddes Vadi Tuva, Medyen ile Mısır arasında bir yerde değildir.
  • Mukaddes Vadi Tuva’nın Mukaddes hale gelişi Musa’dan öncedir.

Bu iki tespitten sonra tekrar Kuddüs olan bir yerin nasıl Mukaddes hale geldiğini anlamaya çalışalım. Hakikaten bir yerin Mukaddes olması demek ne demektir? Bir yerin Mukaddes olması nasıl anlaşılır?

Nedense bu soruların cevabı Yüce Allah’ın “Bu bölgeyi kutsal ilan ettim” demesi olarak anlaşılmıştır. Oysa bu ilan etmenin uyulması gereken kurallarının, belli sınırlarının, yapılması gereken şeylerin, yapmaktan kaçınılması gererken şeylerinin de olmasını gerekli kılmaktadır. Bir yer Kutsal kılınmışsa ve orayla ilgili özel bir davranış gerekmiyorsa, sadece oraya ait birtakım kurallar yoksa o yerin kutsal olmasının anlamı nedir?

Bu zor konuyu misallerle anlatmaya çabalayalım. Yeryüzünde binlerce vadi vardır. Ama bu binlerce vadi içerisinde sadece Tuva denilen bir vadi Mukaddestir. Eğer; “O vadiyi diğerlerinden ayıran bu kutsallık taşından toprağından, oradaki gizemli ve esrarengiz oluşumlardan değildir. O vadiyi diğerlerinden ayıran şey Yüce Allah’ın vahiy indirdiği mekân olmasındandır” denirse, şu itirazın yapılması gerekir. Yüce Allah’ın vahiy indirdiği her mekân mukaddes olacaksa, yeryüzünde mukaddes olmayan tek bir toprak parçasının kalmaması gerekir. Oysa yüce Allah vahiy indirdiği her mekâna mukaddes dememiştir. Hatta vahiy indirdiği birçok mekânı yok etmiştir. Hud’a vahiy gönderdiği İrem, Nuh’a vahiy gönderdiği bölge, Salihe vahiy gönderdiği Semud, Lut’a vahiy gönderdiği Sodom ve Gomore yok edilmiştir. Yani Mukaddes kılmanın vahiy indirilen mekân olmasıyla ile bir alakası olmamalıdır.

Yukarıda Kuddüs kelimesinin asıl anlamının manevi kirlerden temiz olmak demek olduğunu belirtmiştik. Kuddüs olmak manevi kirleri temizleme potansiyeli olmak demektir. Mukaddes olmak demek ise potansiyelinde temizleme olan bu yere gelip o temizleme potansiyelini kullanarak temizlenmeyi yapmak demektir. Bu da sadece oraya ait bir takım kuralların olmasını gerekli kılar. Eğer manevi kirlerden temizlenme potansiyeli her yerde olsaydı her yer Kuddüs olurdu. Başka hiçbir yerde o temizlenmeyi yapamayacağınız için orası Kuddüs bir mekândır.

Bu temizlik sadece orada yapılıyorsa bu durum; sadece orada olabilen o temizlenmenin, sadece oraya ait kurallarının olmasını gerekli kılar. Bu kurallar başka yerde değil sadece orada uygulanırsa o temizlik olur. Oranın kurallarını alıp başka bir yerde uygulasak olmaz mı? Olamaz. Çünkü oranın temizleme potansiyelini tayin eden insan değil, Yüce Allah’tır. Bir yerin Mukaddes olması sadece oraya ait başka hiçbir yerde olmayan davranış biçimlerinin, ritüellerininin olmasını gerekli kılar. Yoksa oranın mukaddes oluşu kimseyi bağlamaz.

Mesela; Kur’an’da iki ayete konu olan Mukaddes Vadi Tuva’nın nerede olduğunu, sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini, o sınırdan içeri girenlerin neleri yapması ve neleri yapmaması gerektiğini bilen bir Allah’ın kulu yoksa; oranın mukaddesliğinin ne anlamı kalır! Böyle olduğundan dolayı da kimse Allah’ın kutsal kıldığı bu vadiye karşı kendisini sorumlu hissetmeyecektir. Yani oranın kuddüs oluşu kimseyi bağlamayacaktır. İşte bunun gibi eğer ortada bir kutsallık varsa, o kutsala karşı bir davranış biçimi de olmak zorundadır.

Bu davranış biçimlerine “Menasik” denir. Şu ayette kutsal bir yerin kendisine ait davranış biçimlerinin olması gerektiğini anlıyoruz. Bilindiği gibi Müslümanlar için Mekke vadisi mukaddes bir mekandır. Nuh tufanında kaybolan kabe, Hz.İbrahim tarafından yeniden inşa edilmiştir. Bu inşa etme işlemi bittikten sonra İbrahim şöyle dua etmektedir.

Bakara 2/128

رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَا ۖ إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

Rabbimiz! İkimizi sana teslim olmuş kişiler yap, soyumuzdan gelenlerden de sana teslim olmuş bir toplum oluştur! Bize menâsikimizi göster ve yönelişimizi (tevbemizi) kabul et! Sana yönelenleri (tevbe edenleri) kabul eden, iyiliği bol olan Sen’sin!” 

Bu ayette geçen “menasik” kavramı hem ibadet yerleri hem ibadet yerlerinde yapılan ibadet şekilleri anlamındadır. Müfredatta bu kelimenin açıklaması olarak, sadece Hac zamanında hacca ait olarak yapılan ibadetlerdir denmiştir.

Tıpkı bunun gibi Mukaddes olan bir yerin de kendisine ait menasikinin olması gerekmektedir. Bu menasikler ibadetlerin nasıl ve ne şekilde yapılacağını kapsadığı gibi nelerin yapılmaması gerektiğini de kapsamaktadır. Aslında incelediğimiz ayette bunu anımsatan bir şey vardır.

Ta Ha 20/12

إِنِّىٓ أَنَا۠ رَبُّكَ فَٱخْلَعْ نَعْلَيْكَ ۖ إِنَّكَ بِٱلْوَادِ ٱلْمُقَدَّسِ طُوًى

“Ben, evet ben! Senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen, kutsal Tuva vadisindesin. 

“Mukaddes Vadidesin ayakkabılarını çıkar” aslında diğer yer ve zamanlarda ayakkabısız dolaşmak hoş karşılanmazken, Kutsal Vadi sınırlarına girince ayakkabılı dolaşmak hoş karşılanmamaktadır. İşte bu durum mukaddes olan bir yerin başka yerlerde olmayan sadece oraya ait ritüel ve davranış biçimlerinin olduğunu gösterir.

Toparlayacak olursak; Mukaddes olan bir yerin mukaddes oluşunun anlaşılması sadece sözle kutsal kıldım demek değildir. Aynı zamanda oraya ait yapılması ve yapılmaması gereken kurallarının da olmasını zorunlu kılar.

İşte bu yapılması gerekenlere emirler, yapılmaması gerekenlere ise nehiyler denir. Zaten emir bünyesinde ikisini de barındırır. Emir ya bir şeyi yapmak için ya da bir şeyi yapmamak için verilir. Ama verilen her emir hiç açıklamaya ihtiyaç duymadan bünyesinde iki anlamıda barındırır. Yukarıdaki verilen ayette Ayakkabılarını çıkar denilerek bir şeyi yapma emri vardır. Ama bu emir aynı zamanda “ayakkabılarınla kutsal vadiye girme” manasına da gelir. Yani emir olarak bir şeyi yap dendiğinde aynı zamanda bir şeyi de yapma denmektedir. Tersinden bakacaksak olursak, bir şeyi yapma dendiğinde aynı zamanda bir şeyi de yap denmektedir.

Sadece mukaddes bölge için değil her konu için konan kurallar, yapılabilecek şeyler üzerinden değil yapılamayacak şeyler üzerinden belirlenir. Çünkü yapılmaması gerekenler sayılınca yapılması mümkün olan şeyler onun dışında kalacaktır. Bunu da yine Kur’an’dan bir misalle açıklayalım.

Maide 5/3

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَمَا أَكَلَ السَّبُعُ إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلَامِ ۚ ذَٰلِكُمْ فِسْقٌ ۗ الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ ۚ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا ۚ فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِإِثْمٍ ۙ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

Ölü (leş), kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilmiş olan, boğulmuş, vurulmuş, düşmüş, boynuz darbesi almış ve yırtıcı tarafından yenmiş olanlar size haramdır; ölmeden keserseniz başka. İbadet için dikili taşlar üzerinde kesinler haram olduğu gibi çekilişle kısmet aramanız da haramdır. Bunlar yoldan çıkmaktır. Bugün ayetleri görmezlikten gelenler (kafirler) dininizden ümitlerini kesmişlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün dininizi olgunlaştırdım, size olan nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm’ı uygun gördüm. Her kim günaha eğilimi olmadan açlıktan dolayı (bu yasakları çiğnemeye) mecbur kalırsa Allah bağışlar, ikramı boldur. 

Bu ayette yenilmesi haram olanlar sayılmıştır ama yenilmesi haram olmayanlar sayılmamıştır. Çok rahatlıkla anlaşılmaktadır ki sayılanların dışında kalanlar helaldir. Ayrıca upuzun bir liste yapmaya gerek yoktur. Eğer yenilmesi helal olanlar üzerinden sayılmaya kalkışılsa Kur’an’ın ciltler dolusu olması gerekirdi. Bu durum herkes tarafından anlaşılmaktadır.

Tıpkı bunun gibi Mukaddes bölgede asıl olan, yapılmaması gerekenlerin sayılmasıdır. Sayılanlar dışında kalanlar yapılmasında sorun olmayan şeylerdir. Yani haramların sayılması yeterlidir. Ayrıca helallerin sayılması abestir. Fakat yapılmaması gerekenlerin sadece kutsal bölgeye has olması gerekmektedir. Normal zamanda ve yerlerde yapılmasında herhangi bir sakınca bulunmayan şeyler o bölgeye girince yapılmaması gerekenlere dönüşmektedir. Tıpkı Musa’nın ayakkabılarını çıkarması gibi. İşte bu yapılması yasak olan şeylere haram denir. Diğer yerlerde yapılmasında sakınca olmayan, ama mukaddes bölgeye girince haram olan şeylerin haramlığı bölge ile birlikte başladığı için mukaddes bölgeye “haram bölge” denir.

Bu açıklamayı burada bırakarak mukaddes vadiye isim olmuş tuva (طُوً) kelimesinin de anlamını verelim. Tuva; Kur’an’da 5 defa geçen bu kelime, elbiseyi veya yazılı kağıt parçasını ikiye katlamak, dürmek, iki ülkeyi geçmek, cüssesini ikiye katladığı için şişman kadın, bükmek, ikilenmiş, ikileşmiş, kat etme, iki kere anlamlarına gelmektedir.

Tuva kelimesinin bu anlamlarından yola çıkarak şöyle diyebiliriz.

Ta Ha 20/12

إِنِّىٓ أَنَا۠ رَبُّكَ فَٱخْلَعْ نَعْلَيْكَ ۖ إِنَّكَ بِٱلْوَادِ ٱلْمُقَدَّسِ طُوًى

“Ben, evet ben! Senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen, iki kere mukaddes kılınmış vadidesin. 

Aslında iki kere kutsal kılınmış vadi anlamı hemen hemen bütün tefsirlerimizde verilmiş bir anlamdır. İbni Abbas’ın “iki kere kutsal kılınmış” alıntısı tüm tefsirlerimizde yer alır.

Biraz arapça bilenler şunu bilirler ki; Arapçada isimler marife (bilinen) ve nekira (bilinmeyen) olarak ikiye ayrılır. Bu ayrım isimlerin başına gelen ٱل  (El) takısıyla yapılır. Eğer cümle içinde geçen ismin başında bu takı varsa bilinen bir şeyden bahsediliyor demektir. İsmin başında El takısı yoksa bilinmeyen demektir.” B il Vad il Mukadesi Tuva” (بِٱلْوَادِ ٱلْمُقَدَّسِ طُوًى) tamlamasında hem vadi kelimesinin hemde mukaddes kelimesinin başında El takısı vardır. Bu durum, bahsedilen ismin herkes tarafından bilinen bir yer olduğundan başka bir anlama gelmez. Oysa bu terkib böyle olmasına rağmen tefsirlerimize göre Tuva vadisinin nerede olduğunu kimse bilmemektedir. Bu durum dil kurallarına da aykırıdır.

Artık daha fazla özelliğine vakıf olduğumuz Tuva Vadisinin neresi olduğunu tespit etmek iyice kolaylaşmıştır.

  • Tuva Vadisinin Mukaddesliği Musa’dan önce bir zamanda olmuştur.
  • Medyen ve Mısır arasında değildir.
  • Sadece oraya has menasik ve ritüelleri vardır. Sadece oraya has haramlar vardır.
  • Mukaddes bölge demek aynı zamanda haram bölge demektir.
  • Mukaddes olmak insanların Kuddüs olanı tanımasıyla alakalıdır.
  • Tuva kelimesi iki kere manasındadır. ”bil vadil mukaddesi tuva” (بِٱلْوَادِ ٱلْمُقَدَّسِ طُوًى) iki kere mukaddes kılınmış vadi demektir.
  • Mukaddes bölgenin mutlaka herkes tarafından bilinen sınırlarının olması, bu sınırların nerede başlayıp nerede bittiğinin insanlar tarafından biliniyor olması gerekmektedir. Çünkü isimlerin başında bilinirlik (Marife) işareti olan ٱل takısı bunu zorunlu kılar.

Mukaddes Vadi Tuva konusunda insanları yanıltan şey “mukaddes” kelimesinin Tuva Vadisinden başka bir yerle alakalı olarak hiç kullanılmamasındandır. Kur’an’da Kâbe ile ilgili birçok ayet vardır. Ama hiçbir yerde Kâbe ya da Mekke vadisine Mukaddes denmemiştir. Aslında insanları şaşkınlığa düşürmemek için yapılan bu özenli kullanım, insanların Kur’an’ı anlamada başvurdukları yöntemlerden dolayı bir sapmaya yol açmış olmalıdır. Kur’an ısrarla ayetlerinin açık ve açıklanmış olduğunu vurgulamasına rağmen, O’nun kendini bu şekilde tanıtması görmezden gelinmiş ve açıklanmaya muhtaç bir kitap muamelesi yapılmıştır. Haliyle ayetleri açıklama adına dışarıdan yapılan her açıklama Kur’an’ı açıklamak yerine anlaşılmaz ve kapalı hâle getirmiştir.

Hud 11/1-2

الر ۚ كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ

(01) ELİF! LÂM! RÂ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. 

أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ ۚ إِنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ

(02) Böyle olması, Allah’tan başkasına kul olmayasınız diyedir. Ben de o kitapla sizi uyaran ve müjdeleyen kişiyim. 

Kehf 18/54

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِي هَٰذَا الْقُرْآنِ لِلنَّاسِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ ۚ وَكَانَ الْإِنْسَانُ أَكْثَرَ شَيْءٍ جَدَلًا

Biz bu Kur’ân’da insanlar için her örneği, değişik biçimlerde verdik. İnsan ne kadar çok tartışan bir varlıktır! 

İsra 17/89

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ فِي هَٰذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ فَأَبَىٰ أَكْثَرُ النَّاسِ إِلَّا كُفُورًا

Bu Kur’ân’da insanlara her örneği değişik şekillerde vermişizdir. Ama insanların çoğu, nankörlük dışında her şeye direnir. 

Bu ayetler Kur’an’ın Yüce Allah tarafından açıklandığını hem de bu açıklamaların çeşitli şekillerde yapıldığını buyurmasına rağmen Mukaddes Vadi Tuva’nın bilinmeyen bir yer olduğunu söylemek Kur’an’a çelişkili bir kitap demek gibidir. Zira bir yandan yeryüzündeki bir toprak parçasını diğer yerlerden ayırarak “mukaddes” diyecek öte yandan bu toprakların nerede olduğunu, sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini, orada yapılması gerekenleri ve yapılmaması gerekenleri bildirmeyecek. Açık ve anlaşılır olmak bu mudur? Eğer orasının neresi olduğu insanlar tarafından bilinmeyecekse ve mukaddesliği insanları bağlamayacaksa kıyamete kadar her kelimesi insanları bağlayacak Kur’an’da bahsedilmesinin ne anlamı olabilir? O vadiye mukaddes demek ile dememek arasında bir fark olmayacaksa “mukaddes” kılınmasının ne anlamı olabilir?

Mukaddes Vadi Tuva’nın nerede olduğu bilinmez demek, Yüce Allah bir toprak parçasını kutsal kıldı, oraya has birtakım ritüelleri ve oraya has birtakım haramları belirledi fakat bu yerin neresi olduğunu, ritüellerin neler ve nasıl yapılacağını, haramların ne olduğunu kimseye söylemeyerek bir gizem oluşturdu demek gibidir.

İki kere kutsal kılınmış vadi’nin bilinmeyen bir yer olduğunu söylemek; Kur’an’ın açık ve anlaşılır bir kitap olmadığını, kendi içinde çelişkilerinin bulunduğunu, her şeyi açıkladığını söyleyen bir kitabın bırakın her şeyi açıklamasını, kendisine konu edindiği yerleri ve şeyleri dahi açıklamadığını söylemeye eş değerdir. Ayetleriyle gizem oluşturan bir kitabın başka gizemleri çözmesi mümkün değildir demektir. Yüce Kur’an kendisine bilerek ya da bilmeyerek yakıştırılan bu haksız nitelemelerden beridir. Yüce Allah gizemli, anlaşılmaz ifadelerle kullarını şaşkınlığa ve bilinmezliğe düşürmekten münezzehtir.

Ta Ha 20/2-3

مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَىٰ

Sana bu Kur’an’ı indirmemiz, sana zorluk olması için değildir. 

إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَىٰ

Allah’tan korkanlar için akıllarından çıkarmayacakları bir en doğru bilgi olsun diye indirdik. 

Bu ayetler bize Yüce Kur’an’ın sıkıntı ve zorluk çıkaran bir kitap olmadığını bildirmesine rağmen, Mukaddes Vadi Tuva konusunda çekilen sıkıntının sebebi nedir? En doğru bilgi olduğunu söylemesine rağmen yaşanan bu şaşkınlık nedir?

Bu çelişki Kur’an’ın bir çelişkisi olamaz. Ancak Kur’an’a iman ettiğini söylemelerine rağmen Kur’an’a kendi kelimelerini açıklamaktan aciz bir kitap muamelesi yapan Müslümanların bir çelişkisi ve gayretsizliği olmalıdır. Ayetlerinin defalarca açık ve anlaşılır olduğunun beyanına rağmen Allah’ın kelimelerinde kapalılık olduğu zehabına kapılan müslümaların şaşkınlığı olsa gerektir.

 

İKİ KERE MUKADDES VADİ

“Kuddüs” kavramı etrafında yaptığınız açıklamalarda “mukaddes” kelimesinin o yerin ritüel ve yasaklarını benimsemek demek olduğunu, Mukaddes vadi demenin ise Muharrem Vadi demek anlamına geldiğini görmüştük. Bu bize “harem bölge” ile “kutsal bölge” demenin aynı şey olduğunu gösterir.

Bakara 2/149

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ ۖ وَإِنَّهُ لَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ ۗ وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

(Namaza) kalktığın her yerde yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Rabbinin doğru saydığı budur. Yaptığınız hiçbir şey, Allah’a gizli kalmaz. 

Bu ayette geçen “El Mescidi-l Harem” ibaresinde geçen “El Mescid” içinde secde edilen mekân anlamındadır. El Harem ise “yapılması yasak olan” demektir. Yalın olarak bakıldığında bu ibarede ne Suudi Arabistan vardır ne de Mekke kelimesi vardır. Ama yeryüzündeki herkes bu ibareden Suudi Arabistan’ın Mekke şehrindeki Kabe’den bahsedildiğini itirazsız kabul eder. Yeryüzündeki arapça bilen ya da bilmeyen herkesin Kur’an’da adres bildirmediği, koordinatları saymadığı halde El Mescidi-l Harem kelimesinin Mekke’de bulunan onlarca mescid’den birini değilde sadece kabe’yi kastettiğini anlaması sadece oraya has bir takım haramlar ve ritüeller olduğunu bilmesindendir.

Bakara 2/187

أُحِلَّ لَكُمْ لَيْلَةَ الصِّيَامِ الرَّفَثُ إِلَىٰ نِسَائِكُمْ ۚ هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَأَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّ ۗ عَلِمَ اللَّهُ أَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَخْتَانُونَ أَنْفُسَكُمْ فَتَابَ عَلَيْكُمْ وَعَفَا عَنْكُمْ ۖ فَالْآنَ بَاشِرُوهُنَّ وَابْتَغُوا مَا كَتَبَ اللَّهُ لَكُمْ ۚ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتَّىٰ يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْأَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ ۖ ثُمَّ أَتِمُّوا الصِّيَامَ إِلَى اللَّيْلِ ۚ وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ وَأَنْتُمْ عَاكِفُونَ فِي الْمَسَاجِدِ ۗ تِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ فَلَا تَقْرَبُوهَا ۗ كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ آيَاتِهِ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

Oruç gecelerinde kadınlarınızla cinsel içerikli konuşmalar yapmak size helal kılındı. Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbisesiniz. Allah kendinize ihanet ettiğinizi bildi de yüzünüze baktı ve sizi affetti. Artık onlarla birleşebilirsiniz. Allah’ın sizin için yazacağını (çocuk sahibi olmayı) isteyin. Fecrin olduğu tarafta, ak çizgi kara çizgiden size göre tam seçilinceye kadar yiyin, için; sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescitlerde itikâf halinde iken kadınlarınızla birleşmeyin. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, onlara yaklaşmayın. Allah âyetlerini insanlara böyle açıklar ki kendilerini korusunlar. 

Yüce Allah bu ayette de “mescitlerden” ve bu mescidlerde iken yapılması yasak olanlardan bahsetmesine rağmen bu mescidleri “El Mesacidi-l Harem” diye adlandırmamıştır. Çünkü bu yasak yeryüzündeki tüm Mescidler için geçerli olup, tek bir mescidde uygulanan bir yasak olmadığındandır. El Mescidi-l Harem demek, sadece o mescide ait, başka yerde olmayan haramlar demektir.

Yüce Allah’ın bir şeyi haram etmesi, onda bulunan maddi ve manevi kirlerden kullarını uzak tutmak, onları temiz kılmak istemesinden dolayıdır. 

Enam 6/145

قُلْ لَا أَجِدُ فِي مَا أُوحِيَ إِلَيَّ مُحَرَّمًا عَلَىٰ طَاعِمٍ يَطْعَمُهُ إِلَّا أَنْ يَكُونَ مَيْتَةً أَوْ دَمًا مَسْفُوحًا أَوْ لَحْمَ خِنْزِيرٍ فَإِنَّهُ رِجْسٌ أَوْ فِسْقًا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ ۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَإِنَّ رَبَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

De ki: “Bana gelen vahiyde yiyen kişiye yemesi haram kılınmış bir şey bulamıyorum; ölü (leş), akmış kan, tam bir zararlı olan domuz eti ya da sapıklık edip Allah’tan başkasının adını anarak kesilen hayvan olursa başka. Kim zorda kalır da isyan etmeden ve aşırıya gitmeden bunlardan yerse senin Rabbin onu bağışlar ve ikram eder.” 

Maide 5/3-5

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَمَا أَكَلَ السَّبُعُ إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلَامِ ۚ ذَٰلِكُمْ فِسْقٌ ۗ الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ ۚ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا ۚ فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِإِثْمٍ ۙ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

(01) Ölü (leş), kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilmiş olan, boğulmuş, vurulmuş, düşmüş, boynuz darbesi almış ve yırtıcı tarafından yenmiş olanlar size haramdır; ölmeden keserseniz başka. İbadet için dikili taşlar üzerinde kesinler haram olduğu gibi çekilişle kısmet aramanız da haramdır. Bunlar yoldan çıkmaktır. Bugün ayetleri görmezlikten gelenler (kafirler) dininizden ümitlerini kesmişlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün dininizi olgunlaştırdım, size olan nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm’ı uygun gördüm. Her kim günaha eğilimi olmadan açlıktan dolayı (bu yasakları çiğnemeye) mecbur kalırsa Allah bağışlar, ikramı boldur.

يَسْأَلُونَكَ مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ ۖ قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ ۙ وَمَا عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ مُكَلِّبِينَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللَّهُ ۖ فَكُلُوا مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ وَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهِ ۖ وَاتَّقُوا اللَّهَ ۚ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ

(02) Sana, kendileri için neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki “Temiz olanlar helâl kılındı.” Eğittiğiniz ve Allah’ın verdiği bilgi ile yetiştirdiğiniz avcı hayvanların, sizin için tuttuklarını “Bismillah (Allah’ın adıyla)” diyerek yiyin. Allah’tan çekinerek kendinizi koruyun çünkü Allah, hesabı çabuk görür.

الْيَوْمَ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ ۖ وَطَعَامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْ وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْ ۖ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ وَلَا مُتَّخِذِي أَخْدَانٍ ۗ وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْإِيمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

(03) Bugün size, temiz olanlar helâl kılındı. Kendilerine Kitap verilmiş olanların yiyeceği size helâl, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mehirlerini verir, namuslu olur, gizli dost tutmazsanız, iffetli (namuslu) mümin kadınlar ile kendilerine Kitap verilmiş olanların iffetlileri size helâldir. Kim imanını göz ardı ederse yaptıkları boşa gider, Ahiret’te kaybedenlere karışır. 

Bu ayetlerden anlıyoruz ki Yüce Allah’ın bir şeyi haram kılması manevi ve maddi pisliklerden kullarını uzak tutmayı istemesindendir. Sana, kendileri için neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki “Temiz olanlar helâl kılındı.” Temiz olanlar helal kılındıysa haram kılınanlar kirli demektir. Kabe’ye El Mescidi-l Harem denmesi maddi ve manevi kirlerden uzak tutan mescid olduğu içindir.

Soru; Her mescidin potansiyelinde maddi ve manevi kirlerden temizlemek varken, sadece Kabe’ye El-Mescidi-l Harem denmesi ne demektir.

Cevap; Evet her mescidin maddi, ve manevi kirlerden arındırma özelliği vardır. Ama tüm mescidlerin mescid oluşunun sembolü sadece Kabe’dir. Tüm mescidler yönünü ona dönmüştür. Bu bir nevi meşruluk alametidir. Mesela Kıblesi Kabe olmayan bir mescid meşru bir mescid değildir. Bunun yanında El Mescidi-l Harem olmak için sadece tek bir tane olma zorunluluğu vardır. Sadece o mescide has haramların olması gerekmektedir. Diğer mescidlerin tamamındaki haramlar her yerdeki mescidlerde yapılabilinecek bir şeydir. Ama siz tavaf’ı, arafatta vakfe durmayı, mina’yı, müzdelife’yi, safa ve merveyi, ihrama girmeyi sadece Kâbe’de (belirlenmiş bölgede) yapabilirsiniz. Farzedelim ki herhangi bir yerde; tıpkı Mekke’deki gibi bir mescid (Kâbe) yapılsa, Mescidi-l Harem’de olan bütün haram ve ritüeller tıpkı oradaki gibi icra edilse, yeryüzündeki herkes oraya gitse bile o yer El-Mescidi-l Harem olamaz. Çünkü bir yeri Harem bölge ilan etmek kulların yapabileceği bir iş değildir. Bir yerin maddi ve manevi kirlerden temizleyen bir bölge olduğunu ilan etmek için maddi ve manevi kirlerden münezzeh olmak, maddi ve manevi kirlerden arınmak isteyenlerin kendisine müracaat ettiği biri olmak gerekir. Sadece müracaat edilmeyle de olacak bir şey değildir. Müracaat edilenin maddi ve manevi kirlere bulaşmış olanların kirlilik derecesini de çok iyi bilmesi, açık ve gizli kirlerin kendisinden saklanamayacağı biri olması lazımdır. Yani EL KUDDÜS olmak gerekmektedir. Bu ise sadece ve sadece Yüce Allah’tır.

Bu açıklamalar bize göstermiştir ki bir yerin Haram bölge kılınması aynı zamanda oranın kutsal (Kudüs) kılınması demektir. İnsanların herhangi bir bölgeyi “Kudüs” yapmaları mümkün değildir. Buna rağmen herhangi bir bölge veya şehir Allah orayı Kudüs ilan etmeden, oranın sınırlarını belirlemeden, orayla ilgili uyulması gereken kuralları bildirmeden, kaçınılması gereken ve sadece oraya ait haramları açıklamadan insanlar tarafından kutsal (kudüs) yapılıyorsa bu düpedüz Allah’a ortak koşmaktır.

Mesela; Yahudiler Yaruselam’daki (özellikle Kudüs kelimesini kullanmıyoruz) Süleyman tapınağından arta kalan “ağlama” duvarını Kutsal kabul etmişler ve sadece orada yapacakları birtakım rütüeller ve haramlar icad etmişlerdir. Bu Allah’a ortak koşmak olduğu gibi ENDAD olmaktır. Yani nitelikte Allah’a benzemektir. Onlar bu hareketleriyle Allah’ın kutsal kıldığı gibi bizde kutsal kılabiliriz demektedirler. Bu Allah’a ortak koşmaktan daha ağır bir suçtur. Bu şirk değil, şirki üreten konumuna geçmektir.

Buraya kadar yapılan açıklamalardan şunlar çıkmaktadır.

  • El Kuddüs olmak manevi ve maddi kirlerden münezzeh olmak manasına geldiği gibi maddi ve manevi kirlerden temizleme özelliğine de sahip olmak demektir.
  • Bir yeri Kudüs (kutsal kılmak) orayı sadece orada yapılabilinecek bir temizlenme bölgesi ilan etmek demektir. Başka yerlerde temizlenilemez demek değildir bu. Temizlenmenin bu türü sadece orada var başka yerde yok demektir.
  • Bir yeri Kuddüs yapmak Allah’ın işidir. O yeri Kuddüs kabul etmek insanın yapması gereken bir şeydir. İnsanın orayı Kuddüs kabul etmesi, o bölgenin Mukaddes hale gelmesi demektir. Allah’ın bir yeri Kuddüs kılması MUKADDİS kelimesiyle, İnsanın Kuddüs kılınan yeri ve o yerle ilgili kuralları kabul edip uygulaması MUKADDES kelimesiyle anlatılmıştır.
  • Bir yerin Kudüs olması ancak ve ancak sırf oraya ait başka yerde olmayan haramların ve ritüellerin olmasıyla mümkündür. Bu oranın HAREM BÖLGE hale gelmesi demektir. Haramlar ve ritüellerin o bölgeye ait olması başka yerde yapılamayacağını gösterir. Yani Tavaf sadece Kabe’de yapılabilir. Bunu başka yerde yapmak haramdır.
  • İnsanların yerini bilmediği, sınırlarının belli olmadığı, haramlarının uygulanmadığı, oraya ait ritüellerinin bilinmediği gibi uygulama imkanının olmadığı bir yerin Mukaddes olması imkansızdır. Yüce Allah’ın böyle bir yere Mukaddes demesi olacak şey değildir.

Bir yerin Mukaddes hale gelmesi için şu aşamalardan geçmiş olması lazımdır.

  • El Kuddüs olan’ın ilan etmesi
  • El Kuddüs olanın kuddüs ilan ettiği bölgenin sınırlarını belirlemesi.
  • El Kuddüs olanın sınırlarını belirlediği Kuddüs yerin yeryüzündeki diğer her yerden ayrılması için sadece oraya ait başka yerlerde uygulama imkanı olmayan ritüeller ve haramlar koyması. Bu o yerin Kuddüs oluşunun tamamlanması demektir. O yer artık KUDÜS’tür.
  • İnsanların El Kuddüs olanı kabul etmesi, kabul edilen El Kuddüs’ün kutsal kıldığı bölgeyi kabul etmesi, kudüs kılanan bölgenin sadece oraya ait haram ve ritüellerini bilmesi ve son olarak bütün bunlara El Kuddüs olanın gösterdiği şekilde riayet etmesi. İşte tüm bunlardan sonra Mukaddes olur.

Bu açıklamalardan sonra. Yüce Allah’ın El Mescidi-l Harem dediği Kâbe’den başka bir yerin mukaddes olabilmesi mümkün değildir. Ta-Ha 12 ve Naziat 26 da geçen “Bil Vadil Mukaddesi Tuva” nın Mescidi-l Harem’den başka bir yer olması mümkün değildir. “Bil Vadil Mukaddesi Tuva” ibaresinde geçen Tuva kelimesi bir isim değil “iki kere” manasına gelen sıfattır.  Bil Vadil Mukaddesi Tuva “iki kere mukaddes kılınmış vadi” demektir. Çünkü Kâbe iki kere mukaddes olmuştur.

Şöyle ki: Dikkat edilirse hem Naziat hem de Taha süresinde iki kere mukaddes kılınmış denmektedir. İki kere kuddüs kılınmış denmemektedir. Zira yüce Allah’ın bir yeri Kutsal yani Kudüs ilan etmesi asla iki sefer olmaz. Bu durum O’nun yasalarına aykırıdır. O’nun sözlerinde bir değişme olmaz. Eğer Allah bir yeri Kudüs ilan etmişse o kıyamete kadar geçerli olmak zorundadır. (Kudüs kılınan biryerin Mukaddes olmasının insanların bu kutsallığı kabul edip uygulaması ile alakalı olduğunu yukarıda izah edildi.) İki kere mukaddes kılınmış olması insanların bunu iki kere yaptığı, birinci sefer ile ikinci sefer arasında bir kesintinin olduğunun göstergesidir.

Al-i İmran 3/96

إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِى بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِّلْعَٰلَمِينَ

İnsanlar için kurulan ilk ev, Bekke’de olandır. Bereketli ve herkese doğru yönü (kıbleyi) göstersin diye kurulmuştur.

İşte bu ayet Kâbe’nin ilk defa Kutsal (Kudüs) ilan edildiğinden bahseder. Ama aynı zamanda bu kutsallığın insanlar tarafından kabul edilip mukaddes kılındığından da bahseder. “İnsanlar için kurulan ilk ev” ifadesi bunu gösterir.

Hac 22/29

ثُمَّ لْيَقْضُوا۟ تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا۟ نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا۟ بِٱلْبَيْتِ ٱلْعَتِيقِ

Aynı zamanda tefeslerini (Arafat ve Müzdelife vakfelerini) tamamlasınlar, adaklarını yerine getirsinler ve o eski (şerefli) Beyti (Kâbe’yi) tavaf etsinler. 

Hac 22/33

لَكُمْ فِيهَا مَنَٰفِعُ إِلَىٰٓ أَجَلٍ مُّسَمًّى ثُمَّ مَحِلُّهَآ إِلَى ٱلْبَيْتِ ٱلْعَتِيقِ

Belirli bir süreye kadar kurbanlıklarda sizin için birtakım faydalar vardır. Sonra varacakları son nokta Beyt-i atîk (Kabe)dir. 

Hac suresinin bu ayetlerinde Atik kelimesi birçok manaya geldiği gibi “eski, kadim, eskiden kalma” manasına da gelmektedir. Bu da oranın İbrahim’den önce hatta çok önce de var olduğunu gösterir.

Al-i İmran 3/97

فِيهِ ءَايَٰتٌۢ بَيِّنَٰتٌ مَّقَامُ إِبْرَٰهِيمَ ۖ وَمَن دَخَلَهُۥ كَانَ ءَامِنًا ۗ وَلِلَّهِ عَلَى ٱلنَّاسِ حِجُّ ٱلْبَيْتِ مَنِ ٱسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا ۚ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ ٱللَّهَ غَنِىٌّ عَنِ ٱلْعَٰلَمِينَ

Orada apaçık göstergeler (ayetler), İbrahim’in (ibadet için) durduğu yerler vardır. Oraya kim girerse güvende olur. Bir yolunu bulup gidebilenlerin o Beyt’te, Ka’be’de hac yapması, Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim bunu göz ardı ederse bilsin ki Allah’ın kimseye ihtiyacı olmaz. Bunu göz ardı edenler bilsinler ki Allah’ın kimseye ihtiyacı yoktur. 

İnsanlar için kurulan ilk ev olmasına rağmen Kabe ile alakalı olarak kıssası anlatılan tek elçi İbrahim’dir. Ondan önce kıssası anlatılan Nuh, Hud, Salih gibi elçilerin insanlık için kurulan bu evi kıble edindiklerine dair bir ayet bulunmamaktadır. Fakat yine  Kur’an’dan anlıyoruz ki; İbrahim ve İsmail Kabe’yi sıfırdan yapmamışlardır.

İbrahim 14/37

رَّبَّنَآ إِنِّىٓ أَسْكَنتُ مِن ذُرِّيَّتِى بِوَادٍ غَيْرِ ذِى زَرْعٍ عِندَ بَيْتِكَ ٱلْمُحَرَّمِ رَبَّنَا لِيُقِيمُوا۟ ٱلصَّلَوٰةَ فَٱجْعَلْ أَفْـِٔدَةً مِّنَ ٱلنَّاسِ تَهْوِىٓ إِلَيْهِمْ وَٱرْزُقْهُم مِّنَ ٱلثَّمَرَٰتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ

Rabbimiz! Ben soyumdan bir kısmını senin dokunulmaz Beytinin yanında, bitkisiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz, namazı tam kılsınlar diye öyle yaptım. İnsanlardan kiminin gönlünde onlara karşı özlem uyandır. Bir de onları birtakım ürünlerle azıklandır; belki görevlerini yerine getirirler. 

Bakara 2/127-128

وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَٰهِۦمُ ٱلْقَوَاعِدَ مِنَ ٱلْبَيْتِ وَإِسْمَٰعِيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّآ ۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلسَّمِيعُ ٱلْعَلِيمُ

(127) İbrahim, İsmail ile beraber Kâbe’nin temellerini yükselttiği sırada şöyle yalvardı: “Rabbimiz, bunu bizden kabul et, dinleyen de bilen de Sen’sin!”

İbrahim ailesinden bir kısmını Allah’ın evinin yanına yerleştirdiğini söylüyor. İkinci ayette ise evin temellerini yükselttikleri belirtiliyor. Bu ibareler Kabe’nin İbrahim’den önce de var olduğunu göstermektedir.

رَبَّنَا وَٱجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِن ذُرِّيَّتِنَآ أُمَّةً مُّسْلِمَةً لَّكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَآ ۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلتَّوَّابُ ٱلرَّحِيمُ

(128) “Rabbimiz! İkimizi sana teslim olmuş kişiler yap, soyumuzdan gelenlerden de sana teslim olmuş bir toplum oluştur! Bize menâsikimizi (hac ve umre ibadetlerini yapacağımız yerleri) göster ve yönelişimizi (tevbemizi) kabul et! Sana yönelenleri (tevbe edenleri) kabul eden, iyiliği bol olan Sen’sin!” 

Ayette وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا ,”Bize menasikimizi göster” deniyor. Bu İbrahim’in hac menasikleri ile ilgili bir bilgisinin olmadığını gösterir.

Hac 22/26-27

وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَٰهِيمَ مَكَانَ ٱلْبَيْتِ أَن لَّا تُشْرِكْ بِى شَيْـًٔا وَطَهِّرْ بَيْتِىَ لِلطَّآئِفِينَ وَٱلْقَآئِمِينَ وَٱلرُّكَّعِ ٱلسُّجُودِ

(26) İbrahim’e Beyt’in yerini gösterdiğimiz zaman, “Bana bir şeyi ortak sayma; tavaf edenler, kıyam, rüku ve secde edenler için Beytimi temiz tut” demiştik. 

وَأَذِّن فِى ٱلنَّاسِ بِٱلْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَىٰ كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِن كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ

(27) İnsanların içinde o haccı ilan et ki yürüyerek ve bitkin binekler üzerinde bütün derin vadilerden geçerek sana gelsinler. 

Bu iki ayette de Beytin yerinin İbrahim’e gösterildiği söyleniyor. Buradan yola çıkarak en azından Nuh tufanında Kabe’nin yerinin kaybolduğunu söyleyebiliriz. Ayetlerden hem beytin İbrahim’den öncesinin olduğunu hem de İbrahim’in beyti yeniden yaptığını öğreniyoruz. İşte bu ayetlerden, ne kadar sürdüğünü bilemediğimiz bir süre  insanların yeryüzünde hac yapmadıkları anlaşılıyor. İnsanların içinde o haccı ilan et ki yürüyerek ve bitkin binekler üzerinde bütün derin vadilerden geçerek sana gelsinler. Bu ayetten ise İbrahim’in haccı ikinci kez insanlık için ilan ettiğini öğreniyoruz.

İşte bu da o yerin ikinci kez Mukaddes olduğunu gösterir. Yukarıdaki ayetlerin tamamına dikkat edildiğinde; o evin insanlık için yeniden Kuddüs kılındığından değil, oradan mahrum kalan insanların yeniden -yani ikinci kez- oranın Mukaddesliğinden haberdar edilmesinden bahsedildiği açıkça görülecektir.

Sonuç olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; Musa Kıssası içinde geçen “Bil Vadil Mukaddesi Tuva” ne yeri, menasikleri, haramları, sınırları bilinmeyen Medyen ile Şam arasında kimsenin bilmediği bir vadidir ne de Musa’dan yüzlerce yıl sonra kurulmuş olup, sınırları, kendisine ait kuralları, ritüelleri hakkında ilahi hiçbir delil bulunmayan, insanların Allah’a ortak koşarcasına Kudüs dedikleri Yarusalem şehridir.

Bil Vadil Mukaddesi Tuva; “En baştan itibaren yüce Allah’ın sınırlarını, haramlarını, ritüellerini belirleyip ilk olarak Adem (as)’e ikinci olarak da İbrahim (as)’e bildirdiği, insanların da bilip akın akın gittiği Mekke vadisi” olup, İKİ KERE MUKADDES KILINMIŞ EL MESCİDİ-L HARAM’da, ilk günden itibaren insanlığa sunulmuş ve temizlenmelerine vesile kılınmış olan Kâbe olmalıdır.

 

Ramazan DEMİR

58 yorum

  1. A.S YENER

    bende senin alakana teşekkür ederim.

    1) Bakara 144 ve 145 Resulullah’ın başka bir kıbleye döndüğü ile alakalı sorduğun bu soru ile ilgili ve kıble meselesi ile ilgili bu sitede bir araştırmayı yayınlayacağız.

    2) Yani mekke kelimesi Şehri, Bekke kelimesi şehrin içindeki beytin yerini bildiriyor olsa gerektir… Ifade etmissiniz..

    Acikcasi tatmin olmadim.. Sebebi ise gunumuze kadar ulasan hic bir kaynakta burasi ‘bekke’ olarak adlandirilmamis.(benim ulasabildigim-bildigim kaynaklarda)..

    Bekke’nin beytin yerini Mekke’nin muharrem bölge sınırlarını bildiren bir isim olduğuna dair verdiğimiz cevabtan tatmim olamamanızın sebebini “günümüze ulaşan kaynaklarda bulamamaya” bağlamışsınız. Biz yazılarımızda Kur’an kelimelerine Kur’an’dan anlam aramayı ilke edindiğimizi yine bu sitede yayınlanan “METOT” çalışmasında açıklamıştık. Bu iki isim hakkında Kur’an’dan bir itiraz getirseniz daha iyi olurdu. Verdiğimiz cevaplardan tatmin olmamanız çok doğal bir haktır. Zira bizim yazılarımızın değeri bizim Kur’an’dan anladıklarımızdan öte anlam taşımamaktadır.

    3) Eger tek kutsal yer mevcut ise Yahudi ve hristiyanlarcada bu kutsal yerin bilinmesi gerekirdi degil mi?

    Evet gerekir…Zaten Kur’an onların bu yeri bildiklerini ama Allah yolundan çevirmek için başka ve sahte kutsallar ilan ettiklerini ve bunu Allah’a mal ettiklerini söylemektedir. Bu sitede yayınlanan “Vad edilmiş topraklar ve Tuva vadisi” adlı iki ayrı çalışma da bunu işlemeye çalışmıştık. Kıble konusunda üçüncü bir çalışmayı yayına hazırlıyoruz.

    4) Kur’an ‘da pek cok ayet ‘de ki, onlar sana soruyor,..’ babindaki ayetler ‘putlarini yiyen mekkelilere’ mi hitap ediyor?!..
    Kur’an’da “sor onlara” şeklinde geçen ibarelerin hiç biri cevap bekleyen cinsten değildir. zaten “sor onlar” dendikten sonra hemen cevap verilir. Kur’an’da geçen “sor onlara” ibareleri ile ilgili bir çalışma “Şabat” yazımızın içinde bulunmaktadır.

    Yahudi ve Hıristiyanlardan neden sahabi diyeceğimiz kişiler yok denecek kadar az?

    Çünkü Tevrat “yaratılış 17/1-27” bölümünde İsmail soyundan bir elçinin çıkmasının mümkün olamayacağı anlatılmakta. Yani Yahudi ve Hıristiyanların inandığı Kıtab-ı Mukaddese göre Muhammedin Allah elçisi olması mümkün değil. Bundan dolayı hep Allah Resulü karşısında durdular. Yani onların son vahye inanmamaları ellerinde bulundurdukları kitabın emri. Bu bugün dahi böyledir. Yahudi ve Hıristiyan olup, İncil ve Tevrat’a iman ettiğini söyleyen birinin, bu imanına ihanet etmeden müslüman olması mümkün değil. işte onlar arasından az sahabi olması bundandır.

    5) Bana gore ‘KA’BEYN’ ifadesinin ‘topuk’ olmasi mantiksiz.. Ayak derken zaten ‘topuk’u kapsamaktadir.. KA’BEYN siniri ifade ederek ‘ayagimizdaki çıkıntı’ olacagini dusunuyorum… ‘çıkıntı’

    kelime üzerinde Kur’an bağlamında bir çalışmamız henüz yok. bu yüzden cevap sadedinde size bir şey yazamayacağım. yani bilmiyorum.

    6) Evet bu konuda cevaplanması gereken sorular pek çoktur. gerçekten Kıble meselesi ihmal ve tahrif edilmiş bir konudur. Çok kapsamlı bir çalışmayı hakeden bir konudur. Bu konu üzerinde çalışıyoruz. Yayına hazır hale gelince sizinle bölüşeceğiz inşallah.

    yener

    Bu sorularınla ilgili çalışmalar devam ettiği için bazı sorularına kısa cevaplar verdim. Bunun sebebi cevabın çok geniş olacağı ve buraya sığmayacağıdır.

    Gösterdiğin alakaya çok teşekkür ederiz.

    • Kudüs, Musa (aleyhisselam)dan çok çok önce kutsal idi.
      Niye.
      Allah Teala bir ayette ” insanlar için yeryüzünde ilk yapılan beyt Bekke de olandır”diyor.
      Devam edelim.
      Bir sahabe peygamberimize soruyor ” yeryüzünde ilk mescid hangisidir”
      Peygamberimiz Mescid-i haramdır diyor.
      Sonra hangisidir diyor.
      Peygamberimiz Beyt-ul Mukaddestir diyor.
      İkisi arasında ne kadar zaman vardır diyor Sahabe.
      Peygamberimiz cevap veriyor 40 yıl.
      Yani kudüs Mescid-i Haramdan 40 yıl sonra Adem peygamber tarafından inşa edildi.
      İbrahim (aleyhisselam)ın hanef dininde olanlar da kıble Mescid-i Haram olana kadar kudüse yöneliyordu.

    • Hüseyin bey dikkatli sorunuz için teşekkürler. Sorduğunuz Bakara 2/58’deki yerden, Araf 7/161 ayetinde de bahsedilir. Bu yerin; Mısır’dan çıkıştan sonra Musa (as) başlarındayken İsrailoğulları’nın gittiği yerin Mekke olduğu düşüncesindeyiz. Zira Mekke, Allah tarafından insanlık için şehirlerin anası olarak ilan edilmiştir. (Ali İmran 2/96) Musa’nın dedesi İbrahim’in tüm insanlık için daveti de bu şehire gelinmesi içindir. Dolayısıyla söz konusu edilen ve kapısından hıtta denilerek girilmesi istenen yerin Mekke dışında bir yer olmasının düşünülemeyeceği kanaatindeyiz. Ancak geleneğimizin Araf 7/163 ayetini açıklamak için kabul ettiği Davut zamanında, deniz kenarında ki Eyle kasabası rivayeti tüm ayet bağlantılarını koparmakta; İbrahim, İsmail ve Muhammed (as) dışında hiçbir resulü Mekke ve Kâbe ile irtibatlanamaz hale getirmektedir.

    • Hüseyin bey, belirttiğiniz Neml 27/91 ayetindeki sözlerin tüm Nebi ve Rasuller için geçerli olması gerekir. Bahsedilen şehrin sahibi Allah olup gönderdiği kitap O’nun emri, gönderdiği tüm elçilerde onun elçileridir. Yasakları da ancak O belirler. Neml 27/91 ayetinde kutsallıktan bahsedilmemektedir. Belirtilen şey kutsallığı ilan edilmiş bir yerde nasıl davranılması gereğini ortaya koyan haramlara ile ilgilidir. Allah, insanlığın ortaya çıktığı ilk günden itibaren Ali-İmran 2/96’da belirttiği yeri değiştirmemiştir. Bunun tek bir göstergesini biz bulamıyoruz. Dolayısıyla Tuva Vadisi’nin Mekkeyi içine alan bölge yani Mikat mahalleri olmasının dışında bir açıklaması olamaz. Bu yerin sınırlarını en dıştan merkeze doğru şöyle izah edebiliriz: TUVA VADİSİ > MEKKE > KÂBE.

  2. Degerli Hocalarim yapmis oldugunuz calismalirinizi takdir ederek takip etmekdeyiz. izlemis oldugunuz METOD kapsaminda Kurani Kerim de bir NAMAZ calismasi yapabilmeniz mümkünmü acaba? cünkü rivayetlerden arindirilmis ve sadece Kuran ile aciklanan namaz Ibadetlerinin 7 vakit de oldugu ve her vakitde sadece iki rekat oldugu kanaatindeyiz. Ayrica seferi bir namaz diye de bir seyin olmadigi,sadece savas aninda 1 rekat kilinmasi gerektigi. Eger Seferi namaz olsaydi seferilik hükmünün sinirlarini Yüce Sahibimizin cizeceginin kannatindeyiz. Lütfen calismalariniz arasina –Kuran`da Namaz Ibadeti– ni de ekleyiniz. Calismalarinizin sonucunu sabirsizlikla bekleyecegiz. sevgi ve saygilarimizla

  3. Degerli Hocalarim; Namaz konusunda yukarida sormus oldugum sorunun cevabini KIBLE isimli bölümünüzde okudum. Namaz Ve Diger konular hakkinda göstermis oldugunuz emeklerin Cennetinize Vesile olmasini Temenni ederim.

    • Gökhan kardeşim.
      (yaşınızı bilemediğim için kardeşim dedim. Mustafa abi 55 ben 53 yaşındayız. Eğer bizden büyükseniz kardeşim yerine lütfen “abi” kelimesini koyunuz)

      Öncelikle bizim için yaptığınız dualarınızdan dolayı size teşekkür ediyor ve amin diyoruz.
      Ama bize hitap ederken “Hocalarım” tabirini kullanmazsanız bizi çok memnun edersiniz. Zira hoca değiliz. Bizim yaptığımız sadece Kur’an kelimelerine tutunarak Yüce Allah’ın tertemiz kelamını anlama çabasından başka bir şey değildir. Övgülerin tamamı Kur’an’ı gönderen Yüce Allah’ındır. Kur’an kendisine tutanan her insanı aziz kılmak, kerim kılmak, şirkin ve küfrün karanlığından, şerefli bir aydınlığa kavuşturmak için indirilmiştir.
      Kur’an yeryüzünün en geri kalmış insanı bile olsa kendisine güveneni, yeryüzünün en ileri düşünceli insanı haline getirir. Bizim bu çalışmalarımız sadece bizim Kur’an’dan anladıklarımızdır. Asla Kur’an’ın kendisi değildir. Umarız ki bu çalışmalar sizi, bizi ve herkesi Kur’an üzerinde daha yoğunlaşmaya sevk eder.
      Yazılarımızı okumaya değer bulduğunuz için size teşekkür ediyoruz.

      Duanıza dua ile mukabele ediyor ve Kullarına karşı merhameti sonsuz olan Yüce Allah’ın sizi nuruyla aydınlatmasını diliyorum.

      • Gayretnizi Rabbimiz taktir etsin…sebt,yusuf1 bitti,yusuf 2 okumaktayım…dil ile ikrar edip ,kalp ile bir türlü tasdik edemediğim bir çok soruların cevaplarını burada kaynak ve delillerle sunmuş olmanız ve hakkati gösterme çabanız,samimiyetiniz, için Rabbim sizden razı olsun. Bu yol sizin de söylediğiniz üzere Hak ve hakikati görmek isteyenlerin uyması için medot olan bir yoldur.inşeAllah diğer çalışmalarınızıda Allah nasip ederse okumak isteriz.selam ve dua ile

  4. Yazıyı dikkatlice okudum ve zaten baştan planlanan bir fikre adım adım gitmiş olduğunu net bir şekilde görebiliyorum.Fakat maalesef benim de yıllardır yanılmamı sağlayan güvenilmez ve uydurma rivayetlerin yönlendirmesi olan günümüz mekkesi ve kabesi, tuva vadisi ve ilk mescidi temsil etmeyen taşınmış belki göçle götürülmüş bir kültürün mirasıdır.Gerçek kutsal mekan ve kurandaki yerler bugünün ürdününde kalan petradır !!! Bunu öğrenince ve üzerinde düşününce resmen şok geçirdim ama yapacak bir şey yok.İslam dini arapların ataları olan nebatilerin egemen olduğu dönemlere ait yerlerin kutsallığı üzerine kurulmuş bir dindir.Daha doğrusu üç din de bu coğrafyada ve aynı kültürün suyuyla sulanmış ve yeşermişdir.Zaman içinde bu din ve anlayış günümüz arabistanına taşınmış ve birebir sembolleştirilmiştir.Göçler veya siyasi sebeplerle birazda kişisel menfaatler bunu gerektirmiş olabilir.Uydurulmuş bir dinin gerçek kaynağı Ortadoğu olması beni hiç şaşırtmadı.Bilinen en eski medeniyet sümerler ve onların tek tanrılı günümüz dinlerinin içine girmiş putperest adet ve inanışları ve akideleri…ALLAT tanrıçası bile olduğu gibi Lat putuna dönüşüp kureyşin resmi putu olduysa gerisini siz düşünün artık…Yıllar önce bir kitapta hz ebu bekirin bir müşriğe söylediği küfür aklıma geliyor.Demiş ki lat putunun bızırını yalayasıca… HİÇ DÜŞÜNMÜYORMUSUNUZ ACABA AKLINIZA BİR DEFA OLSUN ŞÜPHE GELMİYOR MU ? Kutsal denilen bir çok eşya var müzelerde ta hz ibrahimden musadan vb.Çeşitli yerlerde tomarlar el yazmaları çıkıyor 1500 sene öncesine ait Tevrat incil vb.Daha yeni gelmiş bir peygamberin eşyasını geçtim kemiklere papirüslere taşlara vb. yazılmış bir tane kuranın indiği dönemden yazı yok ! Onu bırak osmanın 4 nüshaya çıkardığı kuranlar dahi yok bu dinin kuruluş dönemine ait hiç bir şey kalıntı yok !!! En erkeni 250 sene sonraya ait.Hiç garibinize gitmiyor mu bu dinin birileri tarafından uydurulduğu veyahut aslının değiştirilip tahrip edildiği ? Hadisleri hiç söylemiyorum bile…Hepsi aynı dönemde yazılmış ve birbirinin varyasyonları bilgilerle dolu.Bu nasıl bir şüphe nasıl bir vehim ve tereddüt ? İslamın heryeri israiliyat ve onun uyduruk çalıntı Babil hikayeleriyle dolu…İlk dönem yapılan camilerin kıblesi bekkeye yani ürdündeki kutsal vadi tuvanın ortasındaki kabeye dönük olması hiç süphe uyandırmıyor mu ? O döneme kadar tüm Yahudiler hiristiyanlar ve tabiki islam orayı kıble kabul ederken, yönetimi ele geçiren emevi hanedanlığı arapçılık yaparak arapları üstün ırk görerek arabistanın ortasında kurdukları yeni mekkeye döndürmüşler camileri yıkıp kıblelerini.Arabın dini olmuş islam !!! UYANIN GAFLETTE OLANLAR…Bilinmeyen bir dine ve o dinin emirlerine göre yaşıyorsunuz lat putunun bızırına el sürerek selam veriyorsunuz…! Şirkin alası bu değil de nedir ? Birde hz muhammedin ağzından uydurulmuş bir hadisle kurana soktukları uydurma ayetle kıbleyi kaydırmışlar 180 derece ters tarafa. Ey islam olduğunu zannedenler bu yaratıcı sizden öncekileri gönderen değilmiydı yoksa sizin tanrınız başka mı ? Kendi yaptığını bozan silen yalanlayan bir tanrı olur mu ? Orasının kutsallığı ilk insandan beri devam ederken sizin din diye uyduğunuz şüpheli bir şeye güvenip yola çıkmanız ne kadar doğru ? İslam öncekilerle aynı kaynaktan geldiyse ve aynı gerçekleri söylüyorsa onları tasdik ediyorsa bu kutsal mekan ve vadi birebir aynı halde petrada olduğu halde kim yalancı oluyor düşünmezmisiniz ?

  5. METİN

    biz de senin yazını dikkatle okuduk. Fakat yazında eleştirilecek veya üzerinde düşünülecek herhangi bir delil ortaya koymamışsın. Yazın bu haliyle sadece niteleme olarak kalıyor.
    lütfen söylediklerini temellendirir misin…

    • Kardeş eğer gerçekten hakikatler ortaya çıksın ve bu noktada aldatıldığımızı öğrenelim diyorsan youtubede petra diye yaz inançsız bir arkadaşın hazırladığı videolar var.Adam inançsız ama objektif araştırıp ortaya koydu.Hadislerden ve tarihi kayıtlardan buranın yanlış bir mekan olduğunu ispat ediyor.Müslümanlar uyutulmuş durumda yüzlerce yıl…Tuva vadisi petra harabelerinin hemen yanındaki bir vadidir.Musa peygamber burada vahiy almış.Tarihte nebatiler denilen bir devlet kuruluyor bu topraklarda ve ne oluyorsa bu devletin halklarının inançları din haline dönüşüyor.Araplarında Yahudilerin de ataları ortak ve bu bölgenin adet örf ve gelenekleriyle yaşıyorlar.Peygamberin hemen öncesi dönemde iki süper güç var.Birisi doğu roma diğeri pers sasani devleti…Tarihte fillerle savaş yapan ilk millet iran pers krallığıdır.Ve sasanilerin başkenti o dönemde bağdatın yanındaki medayin şehridir.Petraya yakın sayılır.Ve o bölgenin insanları romalılar ve persler arasında bölünmüş durumda.Persler Zerdüşt dinine mensup yani tek tanrılı…Roma da Hristiyanlık dinine mensup o da tek tanrılı…Sana tarihi bilgileri araştırmanı incelemeni salık veririm.Ben buraya ekleyemem uzun konular.Fakat bağnazlık yapıcaksan senin bileceğin bir şey, ben yazına rastlayınca uyarı anlamında yazmak durumunda hissettim kendimi.Delil aklidir ve beş duyuya hitap etmeli.Tarih ve kalıntılar delil ayettir.Kuranda açıkça şurada demediği için oradan bir delil getirilemez.Ki zaten kuranın da ayetlerini tevil ederek kafirlik yapıyor hocalar…

      • Sayın Editör,

        Bekke-Kudüs-Tuva Vadisi Makalenizi ve bu makaleyi dikkatlice okudum, 1. makaledeki okuyucu yorumlarının birisinde,

        http://19.org/tr/muhammed-nerdeydi/

        bir link gördüm ve bu makaleyi de okudum. Tam da geçen hafta Kabe’nin orjinal yerinin değiştirildiği ile ilgili izlediğim belgeselin arkasından bu makaleleri okumam benim aklımdaki soru işaretlerini önemli ölçüde giderdi.
        https://www.youtube.com/watch?v=5-4wIAmNxIs

        Bütün bu bilgiler eşliğinde bazı sonuçlar çıkardım. Öncelikle yukarda linkini verdiğim belgeselde Kabenin yerinin değiştirildiği ve asıl yerinin Ürdündeki Petra kenti olduğu bir çok delil ile ortaya konmuş. Ayrıca sizin makalelerinizde yazdıklarınız da bunu destekliyor nitelikte. Yukarıda verdiğim Muhammed Nerdeydi adlı makalede de Kabenin yerinin sonradan suudi arabistana taşındığı anlatılıyor. Ancak o makalede yanlışlıkla Bekke (Kutsal Tapınak) Kudüstedir denmiş. Halbuki bu bilgi Kuranla çelişiyor, İsra suresinde Hz Peygamberin as bir gece Mescidi Haramdan Mescidi Aksaya götürüldüğü anlatılıyor, aynı bahçenin içinde seyahat etmediğine göre bu mantıklı değil ancak Lut Kavminin yaşadığı yerlerden biri olarak Petra Şehri verilmiş. Büyük bir kısmı batmakla birlikte petra şehri batma işinden ibret için kurtarılmış. Gerçekten de ayetlerde Lutun yaşadığı yer olarak :
        “Ve o (yıkıntı kent), (işlek bir) yol üzerinde durmaktadır. Bunda, inananlar için bir işaret vardır.“ (Kuran 15:76-77)
        “Lut da elçilerden biriydi. Onu ve ailesini topluca kurtardık. Ancak geride kalan yaşlı kadın hariç. Sonra diğerlerini yok ettik. 
Siz yıkıntılarının yanından geçiyorsunuz; sabahleyin, ve geceleyin. Aklınızı kullanmaz mısınız?” (Kuran 37:133-138)
        Son ayette Kuranın muhatabı olan Araplara yıkıntıların yanından sabah akşam geçiyorsunuz diyor, sadece ticaretle uğraşıp ürdüne gitmiş olan Araplara seslenmiyor, o andaki tüm muhataplar o yıkıntıların sabah akşam içinde dolaşıyordu. Semud Kavminin kayalara oydukları evleri de görüyorlardı. Ki bu şehir de Petradan başkası değildi.

        Hz Yusufun kardeşleri tarafından kuyuya atılıp sonra da bir kervana satıldığı hikayeyi :
        Bir gün Yusuf’un kardeşleri babalarının sürüsünü gütmek için Şekem’e gittiler. İsrail Yusuf’a, “Kardeşlerin Şekem’de sürü güdüyorlar” dedi, “Gel seni de onların yanına göndereyim.”

        Yusuf, “Hazırım” diye yanıtladı.Babası, “Git kardeşlerine ve sürüye bak” dedi, “Her şey yolunda mı, değil mi, bana haber getir.” Böylece onu Hevron Vadisi’nden gönderdi.Yusuf Şekem’e vardı. Kırda dolaşırken bir adam onu görüp, “Ne arıyorsun?” diye sordu.Yusuf, “Kardeşlerimi arıyorum” diye yanıtladı, “Buralarda sürü güdüyorlar. Nerede olduklarını biliyor musun?”Adam, “Buradan ayrıldılar” dedi, “Dotan’a gidelim’ dediklerini duydum.”
        Böylece Yusuf kardeşlerinin peşinden gitti ve Dotan’da onları buldu. Kardeşleri onu uzaktan gördüler. Yusuf yanlarına varmadan, onu öldürmek için düzen kurdular. Birbirlerine, “İşte düş hastası geliyor” dediler, “Hadi onu öldürüp kuyulardan birine atalım. Yabanıl bir hayvan yedi deriz. Bakalım o zaman düşleri ne olacak!”Ruben bunu duyunca Yusuf’u kurtarmaya çalıştı: “Canına kıymayın” dedi, “Kan dökmeyin. Onu şu ıssız yerdeki kuyuya atın, ama kendisine dokunmayın.” Amacı Yusuf’u kurtarıp babasına geri götürmekti.Yusuf yanlarına varınca, kardeşleri sırtındaki renkli uzun giysiyi çekip çıkardılar ve onu susuz, boş bir kuyuya attılar.
        Yemek yemek için oturduklarında, Gilat yönünden bir İsmaili kervanının geldiğini gördüler. Develeri kitre, pelesenk, laden yüklüydü. Mısır’a gidiyorlardı. Yahuda, kardeşlerine, “Kardeşimizi öldürür, suçumuzu gizlersek ne kazanırız?” dedi, “Gelin onu İsmaililer’e satalım. Böylece canına dokunmamış oluruz. Çünkü o kardeşimizdir, aynı kanı taşıyoruz.” Kardeşleri kabul etti.
        Midyanlı tüccarlar oradan geçerken, kardeşleri Yusuf’u kuyudan çekip çıkardılar, yirmi gümüşe İsmaililer’e sattılar. İsmaililer Yusuf’u Mısır’a götürdüler. (Yaradılış 37/12-28)
        Bu Tevrat pasajında Yusuf’un kuyuya atıldığı yerin adı yanısıra Yusuf’u kuyudan çıkarıp Mısır’a götürerek köle olarak satan İsmaili kervandan ve kervanın yükünden bile bahsedilmektedir. Yusuf’un atıldığı kuyunun nerede olduğu tefsircilerimizi de meşgul etmiş bu soruya verilen cevaplarda da ihtilaf etmişlerdir.
        Yakup’un evinden üç fersah uzaktaki bir kuyu
        Beyt-i Makdis kuyusu
        Ürdün arazisinde bir kuyu…
        diye geçiyor. Demek ki o zaman Yakup as hala İbrahim peygamberin ilk yerleştiği yerde yaşıyordu onun torunuydu ve bu yer, Kudüsten daha güneyde Şekem denilen bir yere yakındı. Zaten Yusufun atıldığı kuyu da Ürdünde bir kuyu ve Yakubun evine 3 fersah uzakta diye nitelenmiş. Burada Hz İsmailin torunlarının bulunması ve Mısıra gitmeleri de onların Ürdünde Yakup As a yakın bir yerde yaşadıklarını gösteriyor, suudi arabistanda değil, Ürdündeki Petra vadisinde. Ve Yakup as Kabeye hac görevi yapmasını, dedesinin insanları çağırdığı eve bigane kalmaması gerektiğini söylüyorsunuz oysa suudi arabistandaki Mekke o bölgeye çok uzak ve hiçbir İsrail peygamberi oraya gitmemiş, oysa Petra onlara çok yakın ve o bölgeye sık sık gitmiş ve kabeyi tavaf etmiş olmaları muhtemel. Aynı şekilde Yakup as ve ailesi Mısıra gitti, yerleşti uzun süre yaşadı.. Musa as bir adam öldürüp , Mısırdan kaçıp Medyene geldi. Medyen nerede ? Suriyede … 9-10 yıl kaldıktan sonra ailesini alıp nereye gidiyordu ? Ataları Hz İbrahim ve İshak ve Yakubun yaşadığı bölgeye gidiyordu. Bu bölge ŞEKEME ÇOK YAKIN, Güney İsrailde Ürdün sınırında idi. Yani daha yukardaki Medyenden Şekeme gidiyordu. Burda uzakta bir ışık gördü ve ailesine belki bir ateş bulurum siz burda bekleyin ışığın olduğu yere gideyim dedi ve orda bilmeden Kutsal Tuva Vadisine girdi. Burdan da anlıyoruz ki Musa as hz İbrahim ve Yakupun yaşadığı yere gidiyordu ve Yusuf Kıssasında anlatılan yerlere yakın bi yerdeydi çünkü orda da İsmailin torunları tam o anda ordan geçiyorlardı. Hz Musa da aynı bölgeden geçerken Petrada kutsal bir vadiye girdi. Sizin de belirttiğiniz gibi ordan da Mısıra elçi olarak görevlendirildi. Yani hem Tuva vadisi Medyen ile Mısır arasında bir yerdir, hem de sizin söylediğiniz Tuva Vadisi Kabenin içinde bulunduğu kutsal Bekke şehrindedir tezi ikisi de doğru oluyor. Böylece ayrıca Hz Musa Mısıra gidince geri Yahudileri çıkarmak istediğinde girdiği şehir Mekke(Bekke) dir diyorsunuz. Gerçekten de Petrada Hz Harunun (Aaron) mezarı bulunmuş. Petra ile ilgili turizm sitelerinde ziyaret edilebilecek yerler listesinde Hz Harunun (Aaron) Mezarı yazıyor.

        Hz İbrahime hitaben söylenen bu kuran ayetinde de :
        “İnsanlara Hac ziyaretini ilan et. Sana yaya olarak veya çeşitli taşıt araçlarıyla her derin vadilerden gelsinler.
Ki kendileri için bir takım yararlara tanık olsunlar ve kendilerine çiftlik hayvanlarını rızık olarak verdiği için Allah’ın ismini bilinen günlerde ansınlar. “Onlardan yeyin ve sıkıntı içindeki yoksullara da yedirin.” (Kuran 22:27-28) buyruluyor.
        Suudi arabistandaki Kabenin çevresindeki vadiler oldukça geniş yayvan vadiler. Oysa Petra şehrindeki vadiler çok derin ve şehir zaten çok derin bir vadi içine kurulmuş , ayrıca bu derin vadiyi sağlı sollu yaran onlarca derin vadi var … Her derin vadilerden gelsinler … buna delalet ediyor.
        Petra şehrinin bulunduğu dağ silsilesinin adı antik kaynaklarda Seir dağı diye geçiyor, Hz Peygamberin hicret esnasında sığındığı dağ da Sevr dağı. Hicretin anlatıldığı kaynaklarda Hz Ebu Bekirle Hz Peygamber, Ebu Bekirin evinden çıkıp mekkeden Güneybatıya yöneldiler, 3 mil kadar uzaktaki Sevr dağında bir mağraya çekildiler 3 gün orda konakladılar diye anlatılıyor. Suudi Arabistandaki Mekke , Medinenin güneyinde, eğer ordan Medineye gitmek isteseler Kuzeye doğru yol almaları gerekiyordu ancak tersi istikamette güneye gitti deniyor. Bu 3 günlük süre zarfında hz Ebu Bekirin çobanı Sevr dağının çevresinde koyunlarını güdüyor, arada onlara süt getiriyordu deniyor. Bugünki Sevr dağının görsellerine baktıysanız Sevr dağının düz kayadan başka bir şey olmadığını, koyun sürüsü güdülecek bir yer bulunmadığını görürsünüz, çevresinde de bir köylü çocuğu olarak söyleyebilirim ki, bir sürü koyunun Türkiye gibi sulak otların bol olduğu bir bölgede bile karınlarının doyurulması çok zordur , hele aynı köyde birden fazla sürü varsa mera ve otlak paylaşımı sıkıntılı olur ve hayvanlar çok fazla ot tüketir… Sadece sevr dağı çevresinde değil bütün Mekke çevresinde doğru düzgün otlak yok her taraf simsiyah kayalarla çevrili, oysa hz Peygamberin sa çocukluğunda dedesi Abdulmüttalipin koyun sürülerini güttüğünü biliyoruz. Yani o bölgede birden çok fazla koyun sürüsü var halbuki bugünkü Mekke çevresinde koyun sürüsü otlatabilecek bir yer yok otlak yok. Oysa Petra çevresinde bugün bile köyler var, 5 km uzaklıkta bulunan köylerde tarım yapılıyor … hayvan sürüleri de var. Hz İbrahimin soyumdan bir kısmını ağaçsız bir vadiye bıraktım demesi de yanlış değil çünkü petra şehrinin yer aldığı derin vadi çok dar bir yer ve vadi boyunca hiç ağaç yeşillik yok, tamamen kayaya oyulmuş evler bulunuyor. Ayrıca Petra şehrinde, Lat, Uzza ve Menat adına yapılmış tapınaklar ve Duşara tapınağı da var. İlk linkini attığım belgeselde sahabenin birisinin yeni Müslüman olduğunda hanımına duşara tapınağına gidip temizlenmesini söylemesi de bunu kanıtlıyor çünkü bugünkü mekkede duşara tapınağı yok . Kalıntıları da yok …

        Hz Peygamber ve Hz Ebu Bekir, saklandıkları sevr mağrasından 3-4 gün sonra çıktıklarında yine güneye gittiler diye sürüyor anlatım … Bundan sonrasına Abbasi parmağı karışmış ve güya Hz Peygamber sa Mekkelileri aldatmak için önce güneye sonra kuzeye gitmiş, o günün koşullarında yanlarında çok az bir azık varken neden yolu bu kadar uzatsınlar …ilk olarak kuzeye gitmeleri gerektiği düşünülüyorsa Mekkeliler neden gelip Sevrin çevresinde onları aradılar ve Güvercin-Örümcek olayları yaşandı ? eğer Mekkeliler çok iyi iz sürücüler idiyse ve onların izini buldularsa o zaman da yolu uzatmanın hiçbir mantığı kalmıyor, nasılsa izleri takip edip bulacaklardı, boşu boşuna yolu uzatmış oldular … Burda da açıkça görülüyor ki hicrette Mekkeden güneye gittiler çünkü Petra , Medinenin kuzeyinde idi, ordan Medineye gidebilmek için güneye doğru yol almaları gerekiyordu, şaşırtmaca yaptılarsa bile Güneydoğuya gitmeleri gerekirken Güneybatıya giderek Kızıldeniz sahiline yakın bir şekilde güneye doğru ilerleyerek şaşırtma yapmış olmalılar …

        Sizin de belirttiğiniz gibi, Tuva vadisi lam – ı tarifle gelmiş, demek ki Kuranın muhatapları Tuva Vadisinin yerini biliyordu. Çünkü Hz Musa o bölgede yaşamıştı. Oysa sonraki dönemde Tuva vadisinin mekkede yer aldığı bilinçli bir şekilde abbasiler tarafından kaynaklardan çıkarıldı ve nerede olduğu bilinmiyor, ürdünde bi yerdir denildi. Çünkü Mekkede deselerdi, Suudi arabistandaki mekkeye Hz Musanın geldiğini hiçbir yahudiye kanıtlayamayacaklardı, ayrıca diğer İsrail oğullarına gelen Peygamberlerin de Mekke ile hiç ilgisi yok gibi rivayetleri ayıkladılar. Yahudilerden Samirilerin, Hz Davut ve Süleymanı, kutsal şehrin yerini değiştirip kudüse taşıdığı ve oraya tapınak yaptığı için kafir ilan ettiğini siz “Yakup oğulları İsrail oğulları Yahudi, Hedu, Esbat …” makalenizde belirtiyorsunuz. Halbuki ilk dönem İsrail Peygamberleri Kabe ile ilişkili idi ve orayı ziyaret ederek hac yapıyorlardı çünkü onların yaşadığı yere , şekem bölgesine , çok yakında petrada oturuyorlardı. Oysa bugünkü mekkeye gidip gelmeleri çok zordu. Linkini verdiğim belgeselde anlatılan bir olayda abbasilerin emevileri yenmesinden sonra, abbasilerin Hz Peygamberin ailesinden birinin onları desteklemesini istedikleri, bunun için de abbasi elçilerinin eski adı Havar şimdiki adı Humeyna diye bilinen abbasi dönemimden kalma bir harabenin bulunduğu bölgeye geldiğini, Hz Peygamberin akrabalarını torunarını ve Kureyş kabilesini burada bulduklarını anlatıyor. Bu bölge Petraya sadece 43 km uzaklıkta bir bölge. Yani Kureyş o zaman suudi arabistanda değil Ürdünde bulunuyordu. Daha bunun gibi onlarca kanıt gösteriyor ki Kabenin yeri İbni Zübeyr halife iken Haccacın Kabeyi topa tutup yıktırmasından sonra İbni Zübeyr tarafından daha güneydeki güvenli bölgeye taşınmıştır. Kuşatmaya verilen 1 yıllık arada bu taşıma işlemi gerçekleşmiş, halkın büyük çoğunluğu suudi arabistana nakledilmiştir. 1 yıl sonra yeni halife seçilince haccac yeniden gelerek Petra Şehrini günlerce topa tutarak ele geçirmiş, İbni Zübeyri idam ettirmiştir. Ancak karataş (Hacerül esved) oradan alınarak suudi arabistana taşınmıştı ve orada yeni kabe kurulmuştu bile. Böylece bir dönem kafa karışıklığı oluşmuş insanlar nereye hac yapacağını bilememiş, bir kısmı namazda petraya doğru bi kısmı suudi arabistandaki mekkeye doğru dönmüştür. Zamanla abbasiler Emevileri yenince bütün camilerin kıblesini suudi arabistandaki mekkeye çevirmişler, kitaplardaki hadisleri de bu olayı örtbas edecek şekilde yeniden düzenlemişlerdir.

  6. kurana uydurma diyen bu zihniyete allah en güzel cevabı veriyor.

    “eğer o allah tarafından indirilmemiş olsaydı birbirini tutmayan çok şey bulurlardı” diyor rabbimiz.

    Metin eski el yazması kuranları da, özellikle de Sana kuranını hiç duymamışa benziyor. mesela bir tanesi topkapıda sergileniyor. internete ufak bir araştırmayla da bulabilirdi. ya çok cahilsin, ki zannetmiyorum, yada burada milletin aklını bulandırmaya çalışan bir yalancısın. ortamı da proveke etmeye çalışıyorsun. aslında cevap vermeye bile değmezsin.

    • Benim ne olduğuma bakmak yerine birazcık beynini çalıştır da aklınla tart incele ve sonuca ulaş ! O bahsettiğin kuran nüshalarını biliyorum ben bir şey hakkında konuşuyorsam o konuda yeterince bilgim vardir bilesiniz…O nüshalar 900 seneyi geçmiyor dolayısıyla ilk nüshalar değil…Rabbin indirmiş de acaba onu muhafaza eden Müslümanlar korumuşlar mı ? Diğer dinlerin ruhban takımı nasıl değiştirdiyse vahiyleri, senin dinindekilerde benzerini tevil adı altında belki de ayet değişikliğiyle yapmışlar.Herkes dini biliyor hesapta.Biz peygamber olacak vasıfta ve ahlaktayız ama böyle bir iddiamız yok ve ortaya çıkmıyoruz gerekmedikçe.Sen çirkef bir beyinsizsin kafirin hasısın beynin mühürlenmiş.Aklına hitabediyorum ama sen bağnaz Yahudiler gibi inat ediyorsun.

      • dostum,peygamber olacak vasıf ahlak demişsin,iki üst yazında bızır mızr,dan dun dalmışsın,hem insanlaraı rivayetlerle kandırımakla suçluyorsun hem kendi dayanağın vatandaşın birinin yaptığı incelemeler ve çıkarımları,bu güne kadar bütün bilinenleri en başına kadar çürütecek bilgiye iki petra videosuylamı ulaştın.Yapmayın Allah aşkına,bu kadar kolay,bu kadar basit olmamalı.Senin dediğin doğru ise eğer Allahın her defasında olduğu gibi bir nebi resul ve bir dayanak kitap yollaması lazım.İnsanların vahyi kabullenip gerekli kriterlerin oturması uzun bir süreçti,o süreçte sapmalar,yanılmalar yanıltmalar oldu ve taşlar yerine değişmeyecek şekilde oturdu ve Allah vahiy geleneğine mührü vurdu,senin dediğin doğru olsa Allah bu kadar sapmaya rıza göstermez,bir uyarı yollardı şimdiye kalmaz.

      • Senin dinin başkaysa İslam dinine iftira atma.Hristiyan bir Amerikalı olan bir adamın uydurarak araştırma yaptığı petrada başka bir medeniyet yok olmuştur.Müslümanlarla,islamla alakası yoktur.Sen kimsin ki bizim dinimizin gerçeklerine uydurma diyorsun.Esas sen düşün ufacık beyninle uydurma senaryolar üretme.

      • Metin bey. Bir sürü şey söylemişsin. Hiçnirine katılmıyorum ama yorumların seni bağlar saygı duyarım.
        Bir soru sormak istiyorum.
        Zemzem ile ilgili ne düşünüyorsun?
        Petrada zemzem varmı?

  7. Tevrat, Misirdan Cikis 3.bölüm 1. ayet: Musa Midyan´da cölün batisina, Tanri Dagi Horev´e vardi.
    Misirdan Cikis 3.bölüm 5.ayet: Tanri fazla yaklasma dedi. Cariklarini cikar. Cünkü bastigin yer KUTSAL TOPRAKTIR.

    Büyük harflerle yazdigim KUTSAL TOPRAKTIR ibaresi günümüzdeki tevratda da mevcut oldugu halde hic bir Yahudinin veya Yahudi kaynaklarinin bu KUTSAL TOPRAKLAR´dan bahsetmemesi ilginc Degilmidir sizce?? Hicmi merak edilipde arastirilmamis neden Kutsal oldugu?? Ya da bu KUTSAL TOPRAKLAR ifadesini saklamayi unuttularmi??

    Konu Hakkinda ufak bir katki olsun diye paylasmak istedim.

  8. Çok yorucu bir okuma oldu ama teşekkürler. Kâbe’de yapılan dualar mutlak kabul olunur denilir. Müslümanlar o kadar dua ediyor ama kabul olmuyor. Sebebi kıbleyi şaşırmış olmaları olmasın ?

    • İnsanlığın toplanma, sorunlarına çözüm bulma, vahiyle tanışma, merhameti kucaklama merkezi olan emin beldenin, insanlığa yasaklandığını, kota konulduğunu, varlığına aykırı olarak insanlıktan soyutlandığını görmeden ve bunun acısını duymadan, Allah’ın koyduğu ilkelere aykırı sistemler tarafından tıpkı kumar gibi çekilen kuralarda adının çıkmasını Allah’ın lütfu olarak görenlerin, oranın taşına, toprağına yüz sürerek, öperek yaptıkları dualarının kabul olunacağına dair Yüce Allah’ın bir ilkesi var mıdır acaba?

    • dua yı sadece el açıp bir şeyler istemek olarak algıladığımız içindir o,dua önce eylem sonra söylemdir insanlar hem orada hem genelde duayı söylem olarak yapıyor.Duanın nasıl olduğu örnekleri kuranda var,dua el ile olur,önce elinden geleni yapar sonra rabbinden istersin,yıkılsın israil demekle israil yıkılmaz,israilin yıkılması için çabalar ve sonucu bu şekilde yaratması,yardımı için Allaha yakarırsın.

  9. Şuara suresi’nde 10-14 arası ayetlerden Musa’nın Mısır’a gitmek istemeyişini
    Mısır’a gitmediğinin delili olarak iddia etmişsiniz ama devamındaki ayetlerden
    net olarak anlaşılıyor ki Musa ve Harun birlikte Mısır’a gitmiştir. Çünkü Musa istemediğini
    belirttikten sonra Allah bu isteği kabul etmeyip Musa ve Harun’a biz sizinle beraberiz diyerek
    güvence veriyor, içlerini rahatlatıyor. Firavun’la olan kıssası da burada anlatılıyor. yani
    Mısır’a gidiş burada kesindir. Yanlışınız var. İlgili ayetler;

    (Şuara 26/15)
    Allah, “asla” dedi. “İkiniz birlikte âyetlerimizle gidin. Biz sizinle beraberiz; olanı biteni duyarız.

    (Şuara 26/16)
    Firavun’una varın da deyin ki: “Biz, varlıkların sahibinin elçisiyiz,

    (Şuara 26/17)
    İsrailoğullarını bırak da bizimle gelsinler.”

    (Şuara 26/18)
    (Elçi olarak gidince) Firavun (Musa’ya) dedi ki: “Yeni doğmuş bir çocukken seni biz yetiştirmedik mi?
    İçimizde yıllarca yaşadın.

    (Şuara 26/19)
    Sonunda yapacağını yaptın; sen nankörün tekisin.

    • HALUK

      26/14…Bir de sorumlu tuttukları bir suçum var; beni öldürmelerinden endişe ediyorum.”

      Öldürülme korkusuyla Mısır’dan kaçıp Medyende 8-10 yıl saklanan, daha sonra öldürülme ihtimali devam etmesine rağmen Medyen’den çıkıp Mısır’a doğru gitmekte olan birinin böyle demesi sizce ne anlama gelir? Medyen’den Mısır’a doğru yola çıkarken öldürülmekten korkmuyordu da Tuva Vadisine geldiğinde ve Yüce Allah ona “seni resul yaptım” deyince mi bu korkusu aklına geldi?

    • bir yanlış anlama olmuş sanırım,yazar musa mısıra gitmedi demiyor,vahy almadan önce istikameti mısır değildi,vahy sonrasında mısıra yöneldi Allahın onu emretmesiyle diyor

  10. Sayın Yazar
    Seni yürekten tebrik ederim.
    Kurani bilgi sistemi içinde kalarak ve Kuran ile inşa olmuş bir akıl ile konuyu mükemmel tahlil etmişsin.
    Kuran ayetlerinin birbirini tefsir etme, açma ve açıklama özelliği vardır. Bunu gerçekten çok iyi uygulamışsın.
    Tüm bunlara rağmen bazı arkadaşların “konuyu temellendirmeni istiyorum” talebi gerçekten çok garip.

    Nihai bilgi Allah’a aittir.
    En doğrusunu Allah bilir.

  11. Ramazan bey
    İslam coğrafyasında ilk defa bu konuyu ayetler gurubu içinde çözümlemeniz doğrusu taktire şayan bir çalışmadır.
    Her yazı gibi içinde bir kaç farkedilmemiş yanlış olsa bile ben bu yazının da çok iyi bir çalışma olduğunu, ayrıca bundan sonraki uyanışa da katkı sağlayacağı kanaatindeyim.
    Yukarıda METİN adlı yorumcu kendi yazdıklarını delillendirmeden onca uzun yorumlar koymasını, sonra da delil yerine sizleri youtub’da bir ateiste yönlendirmesi de bir başka hezeyan.

  12. bu site içinde yahudi din adamlarının yetkileri ile ilgili bir yazı okudum yani tevrat anlaşılmaz onu ancak musa ve din adakları açıklar v.b bu yazı hangi makalede bildiriseniz çok memnun olurum.teşekkürler

  13. off the record… GÜNCELLEME DÜZELTMESİ….

    s.a.
    abi aşağıdaki paragrafın olduğu gibi metinden çıkarılması gerekiyor, “israiloğullarına haram kılınmış mescid” olarak güncellediğiniz için.

    “”””Tıpkı bunun gibi Mukaddes bölgede asıl olan, yapılmaması gerekenlerin sayılmasıdır. Sayılanlar dışında kalanlar yapılmasında sorun olmayan şeylerdir. Yani haramların sayılması yeterlidir. Ayrıca helallerin sayılması abestir. Fakat yapılmaması gerekenlerin sadece kutsal bölgeye has olması gerekmektedir. Normal zamanda ve yerlerde yapılmasında herhangi bir sakınca bulunmayan şeyler o bölgeye girince yapılmaması gerekenlere dönüşmektedir. Tıpkı Musa’nın ayakkabılarını çıkarması gibi. İşte bu yapılması yasak olan şeylere haram denir. Diğer yerlerde yapılmasında sakınca olmayan, ama mukaddes bölgeye girince haram olan şeylerin haramlığı bölge ile birlikte başladığı için mukaddes bölgeye “haram bölge” denir.””””

  14. selam sorum su: Allah madem mukaddesi tuva da ayakkabini cikar demis ve bu yerde harem cevresi yani mekke ve cevresi o zaman hacca giden hacilarin ihramli iken ayakkabi cikardiklarini duymadim ne dersiniz.
    ikincisi Tur herkezi kabul ettigi gibi sinada bir dagmidir öyleyse cebeli Tur olmasi gerekmezmiydi yoksa baska birseymi ne düsünüyorsunuz

    Saygilarimla

  15. Nizamettin Çelik

    Aleyküm Selam…Bahse konu ettiğiniz ayet TAHA suresinin 12.ayetidir. Bu ayette geçen ve eski yeni tüm meal ve tefsirlerin “ayakkabılarını çıkar” manasını verdikleri FAHLA’A NA’LAYKE ifadesindeki sorun keşke sizin bahsettiğiniz kadar basit olsaydı. Uzun süredir bu ibarenin üstünde duruyoruz ve anlamak için ilk el yazması Mushafların yazım biçiminden başlayarak günümüze uzanan bir tarama yapmak zorunda kaldık. Her şeyden önce “çıkar” manası verilen “FAHLA’A” kelimesi bir şeyi çıkarmak değil, başka bir şeyi onun yerine koymak için çekip almak manasınadır. Yerine başka birini koymak için bir görevliyi görevinden çekip almak bu kelimeyle ifade edilmektedir. Kelimeye anlam verirken sadece “çıkar” manası vermek doğru değildir.
    Bunun yanında ilk el yazması mushaflardaki yazım biçimine bakıldığında ifadenin elimizdeki mushaflarda olduğu gibi “FAHLA’A NALEYKE değil FAHLA’NA ALEYKE şeklinde olması da mümkündür. Ne yazık ki kesin böyledir diyemiyorum ama üzerinde inceleme yaptığımız 6 adet ilk el yazması mushaflarda ifadenin dediğimiz gibi olma ihtimali çok yüksektir. İfade FAHLA’NA ALEYKE olursa anlamı “bu görevi sana yüklemek için seni biz çekip çıkardık” olacaktır.
    Ayakkabılarını çıkar ifadesi hiçbir şekilde kıssaya bir katkısı olmayan ve hatta ne dediği anlaşılmamaktadır. Bir kere bir vadinin kutsallığı taşında toprağında değildir. İkincisi kutsallık ayakkabı ile kirlenecek değildir. Üçüncüsü eğer bu kutsal vadinin kendisine has bir kuralıysa bu kuralın sadece Musa için değil Tüm resuller ve hatta insanlık için geçerli olması gerekmektedir. dördüncüsü; bu kural “ihram kuralları” arasındaysa bunun özel bir emir gibi değil genel bir emir gibi verilmesi gerekmektedir. beşincisi, bu vadinin kutsallığı musa ile başlamamıştır. Zaten musa ile başlasaydı “sen mukaddes vadidesin” denmezdi. Altıncısı Mukaddes kelimesi ismi mefuldür. Bu bu yerin kutsallığının insanlar tarafından tanınması bilinmesi ve hatta uygulanması anlamına gelmektedir. Madem bu vadi musadan önce insanlar tarafından kutsallığı tanınan bir yerdir o halde “ayakkabıları çıkarma” kuralının musa ile değil musadan önce başlamış olması gerekmektedir. Ama Kabeyi inşa eden İbrahim kıssalarında böyle bir kuralın olduğuna dair en ufak bir iz yoktur. Hatta ibrahim “bize menasiklerimizi göster” diye dua etmiş, ama ona bildirilen menasikler arasında “ayakkabıları çıkarmak” gibi bir menasik bulunmamaktadır.

    Sonuç olarak; bu mesele elimizdeki tefsir ve meal ulemasının (!) kırk dereden su getirerek yaptıkları yorumlar üzerinden anlaşılacak gibi durmamaktadır. Allah izin verirse bir gün bu ibare ile ilgili yaptığımız daha geniş bir çalışmayı yayınlarız. Şimdilik bu kadarını söyleyebilirim. Selametle

  16. selamun aleykum Ramazan Bey

    sorumun ilk bölümüne verdiginiz aciklama icin cok tesekkür ederim en dogrusunu Allah bilir ama bu konuda bir iki mesele var onlar henüz oturmadi birincisi daha önce sormustum Turi sina meselesi zira ayette turun sag tarafindaydi kasas 29 ve 44 te ailesi ile gece atesi TUR daginda gördügünü söylüyor burdan mukaddesi tuvanin TUR daginda olmasi manasi cikmazmi ikincisi gelenegin miraci mesrulastirmak icin hz. muhammede isnad ettigi ISRA 1 i nasil anliyoruz yani o kul musa ise kasas 29 da süre dolunca yola cikmasi ile ates görmesi arasinda mekkeye gelip hac yapmasi söz konusu olabilirmi düsüncelerinizi rica ederim simdiden tesekkürler Allah razi olsun

    • Nizamettin Bey,
      “Tur Dağı” diye bir şey yok. mealler “Tur” kelimesine “dağ” manası veriyorlar. Tur dağı demek, “DAĞ DAĞI” gibi absürb bir şey oluyor.

      kuranda geçen ” tûri seynâe” , “tûri sînîn” kelimelerinin geçtiği ayetlerle Hz musa arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz ki? bir bağ yok ki. her “TUR” kelimesi, yani onların verdiği anlamla, Her DAĞ kelimesinin musa ile alakası olduğunu söylemenin delili nedir?

      kafamızda özdeşleşmiş olan “musa vahyi sina dağı”nda aldı kavramının kurani hiç bir bir delili yok. tamamiyle kafalardaki rivayetlerden kaynaklı yanlış algılar!

  17. Aleyküm selam Nizamettin bey

    Hemen belirteyim ki İSRA 1 ayetinden yola çıkarak Mirac’a ulaşılması bizim kabul ettiğimiz bir şey değildir. Devamındaki ayetlere bakıldığında birinci ayette bahsedilen olayın Muhammed ile değil Musa ile alakalı olması gerekmektedir.

    Yine meallerde kelimelere verilen anlamları doğru kabul ederek soru üretmişsiniz. Meal ve tefsirler ayetlerde geçen TUR kelimesine “dağ” anlamı vermiş, TURU SEYNA ifadesine da “sina dağı” anlamı verdikten sonra bahse konu olan dağın bugün sina yarımadasında bulunan dağ sonucuna ulaşmışlardır. Sizde bu çıkarımı doğru kabul ederek soru üretmiş ve “kutsal vadinin” işte bu çıkarım sonucunda elde edilen “sina yarımadasında olması gerektiğini karşı delil olarak getirmişsiniz.

    Meal ve tefsirler Kur’an’da geçen TUR, CEBEL, REVASİYE kelimelerine hiç ayrım yapmadan dağ manası vermişlerdir. Bir kelimenin birden fazla anlama gelmesi mümkündür ama üç farklı kelimenin birebir aynı anlama gelmesi hakikaten çok tuhaftır . Dahası meal ve tefsirlerin “ben bir ateş gördüm” dye çevirdiği ibarede “gördüm” manası verilen kelime “ENESTÜ” kelimesidir ve bu kelimenin gözle görmek gibi bir anlamı yoktur.

    Bunun dışında “dağın sağ tarafı” diye anlam verilen ifadeyi biraz aklımızı başımıza alarak düşünürsek, dağın kendisini bilmiyoruz ki kişinin durduğu yere göre göreceli olan “sağ tarafın” neresi olduğu bilelim. Karşınıza bir cisim alın ve onun dört tarafında durarak sağ tarafını bulmaya çalışın. Durduğunuz noktaya göre sağ tarafı sürekli değişecektir. İfadeye baktığınızda kelimenin bir izafet terkibi ile geldiğini rahatlıkla görürsünüz ve izafet terkibinin kelimeleri nasıl marine haline getirdiğini siz bizden daha iyi biliyorsunuz (bir videomuzun altına “biri hocaya kelimelerin izafetle de marife olduğunu söylesin” diye bir dipnot düşmüştünüz)..Dağın neresi olduğunu bilmiyoruz, sağ tarafın neresi olduğunu bilmiyoruz ama kelimeler marife??

    Bunlar ve buraya yazması uzun olacak daha bir çok sebep bize şunu anlatıyor; Kur’an başka bir şey diyor mealler ve tefsirler başka bir şey. Mealler üzerinden üretilecek her soru cevap verilmeden önce bizzat kendisinin inceleme konusu olması gerekmektedir.

    Şu bir gerçektir ki; Kur’an’ın anlattığı musa kıssaları ile meal ve tefsirlerin Kur’an’a rağmen tefsir ve meal adı altında anlattığı kıssalar asla birbirine benzememektedir. Bunu görmek için Kur’an’ın anlattığı kıssalardaki her bir kelimenin kılı kırk yararcasına incelenmesi gerekmektedir.

    Meal ve Tefsirler eliyle oluşturulan Musa kıssalarına göre Musa’nın hacca gelmiş olması, İsrail oğullarını mısırdan çıkarıp oraya götürmüş olması MİT ten başka bir şey değildir. Onlar kelimelere mana verirken Kur’an’ın ilkelerini değil İsrailiyatın anlattıklarını baz almakta ve bunlar üzerinden kelimelere anlam vermektedirler. Lütfen soru üretmeden önce sorunuzda kullandığınız Kur’an kelimelerini Kur’an üzerinden anladıktan sonra soru üretiniz.

    Burada ” En doğrusu biziz gerisi yalan” gibi bir söylemi dile getirmiyoruz.Biz sadece Kur’an kelimelerini Kur’an ile anlamaya çalışıyoruz. Bu çalışmalarımız sonucunda “en doğrusu biziz” dememiz asla mümkün değildir. AMA, meal ve tefsirlerin Kur’an ile herhangi bir alakaları yoktur diyebiliriz. Bu da büyük bir iddiadır bunun da farkındayız ama en azından biz kendimiz için artık bundan zerre kadar kuşku duymuyoruz.

    Selametle

    • Şunu söylemem gerekir ki Tuva vadisinin Mekke olduğunu parantez içinde belirterek zaten gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemiş oldunuz çünkü bugünkü Mekke’nin gerçekten Kabe’nin olduğu yer olması büyük olasılıkla imkansızdır çünkü Allah kutsal kıldığı yerin güvenilir bir yer olduğunu Al-i İmran suresinin 97. ayetinde belirtmiştir.Ben ilk bu ayeti gördüğümde bunun manevi anlamda güvenlik olduğu şeklinde ayeti tevil ettim ancak Ankebut 67. ayette bunun maddi ve fiziki anlamda güvenlik olduğuna kanaat getirdim.Allah oranın güvenli bir yer olduğunu söylerken Hac baskınında akan oluk oluk kan ve vinç kazası sonucu ölenlerden siz ne anlıyorsunuz?Aldığım duyumlara göre hırsızlık olayları da oluyor.Neredeyse her yıl şeytan taşlama ritüelinde ölenleri saymıyorum bile.Kur’anda kutsal yerin Bekke’de bulunduğu yazar.Açıkça Mekke’nin kutsallığına dair bir şeye rastlayamadım.Bugün herhangi bir ilahiyatçıya,Din kültürü öğretmenine veya imama sorarsanız size iki farklı cevap olan “Bekke, Mekke’nin eski adıdır.” veya “Bekke, Mekke’nin içindeki mikat sınırlarıdır.” şeklinde cevap verecektir.Ne yazık ki bu görüşlerin Kur’andan bir dayanağını gösterdiklerine şahit olmadım.İnsanlara Dünyanın şekli hakkında yalan söyleyen odaklar, Kabe’nin yeri hakkında yalan söylemiş olamazlar mı?

    • Ayette geçen “Enestü” kelimesine gelirsek aslında bu kelime “İns” kelimesiyle aynı kökten geliyor.Zariyat suresinin 56. ayetinde “El insi vel Cinni..” ifadesinden bu sonuca vardık.El-Cin ifadesi görünmeyen akıllı varlıklara, El ins ise görünen akıllı varlıklara işaret ediyor.Bu nedenle Enestü ifadesi 5 duyu organından en az herhangi biriyle bir şeyi algılamak anlamına gelir.Nisa 6’da da bu kelime “Farketmek” olarak çevrilmiş.5 duyu organı dışında başka bir algılamak kastediliyor olabilir mi sizce?

    • Zaten “Sağ taraf.” diye çevrilen “Canib” kelimesi “yanı”anlamına gelir.Diğer ayetlerle kıyaslararak bu sonuca vardım çünkü bu kelimenin geçtiği diğer hiçbir ayet mealinde bu kelime “sağ taraf” şeklinde çevrilmemiş.Ayriyetten “sağ” manasına gelen kelime “yemin” kelimesidir.Defterlerini sağdan alanlar ve soldan(şimal) alanlar geçer.

    • “Meal ve tefsirlerin Kur’an ile alakaları yoktur.” diyorsunuz peki neden siz tefsir ve meal yazdınız?Çağımızda açıkça “Bizim yolumuz doğru yol.Bize gelin.” diyemeyenler “Onun meali yanlış.Filanca hata yaptı.” demek suretiyle “Bize gelin.” demeye çalışıyorlar.Tefsir yazıp sonra “Öteki tefsir ve mealler yanlış.” demek doğrudan olmasa da dolaylı olarak “Bize gelin.” anlamı taşır.

  18. Cengiz Meydanlı

    Benim tefsir ve meal yazdığımdan kendimin haberi yok. Hangi tefsiri ve meali yazmışım bana da bildirsen sevinirim. Eğer tefsir ve mealden kastın bu sitede yayınlanan yazılarımızsa, onlarca defa bizim yazdıklarımızın ve söylediklerimizin sadece bizim Kur’an’dan anladıklarımız olduğunu ve bundan öte bir anlam taşımasının da mümkün olmadığını deklere ettik.

    Aha senin aracılığınla hiç de dolaylı olmadan direk, dümdük ilan ediyorum! Ey insanlık sakın ha bize gelmeyin. Gelseniz bile bizi bulamazsınız çünkü ortada BİZ diye birileri yok. Parti, klik, cemaat, tarikat, vakıf, dernek ve daha bilmem hangi isim altında olursa olsun ne bir yerde merkezimiz vardır ne de herhangi bir şubemiz. Dahası ilahiyatçı, dr, Doç, Prof, vs vs gibi TİTR sahibi de değiliz. Ben rusyada eksi 45 derecelere varan soğuklarda şantiyelerde amelelik yapan bir işçi, Sitemizi yöneten ve kendisininde bir kaç yazısı yayınlanan mustafa arslan ise emekli maaşıyla geçinmeye çalışan biridir. Sakın ha bizi bir şey sanıp bize gelmeyin ortada kalırsınız. AMA kendinize gelin! Kur’an’a gelin, ona sımsıkı sarılın ve bırakmayın. Onunla aranıza hiçkimseyi koymayın.

    İnsafı hiç kullanmadan kaldırıp atmayın çünkü bir gün size de lazım olur.

    Bu sitede yayınlanan görsel veya yazılı dosyaların hiç birinin Allah’ın kitabı ile alakası yoktur. Hepside karınca kararınca Kur’an çalışıp elde ettiklerimiz yani bizim anladıklarımızdır. Bizim anlayışımız ise mutlak doğru değil mutlak yanlış yapabilme kapasitesindedir. Sakın ha tefsir zannedip Kur’an yerine koymayın. Sakın ha meal zannedip Kur’an budur demeyin.

    yeterince dolaysız oldu mu cengiz meydanlı?

  19. Merhaba herkese
    Beke vadisinin bu günkü Petra diye bilinen yer olduğuna dair ihtimaller çok daha fazla görülüyor.
    1- mekkenin fethini okuduktan sonra bu günkü mekkeye baktığımda hiç te düşündüğüm çıkmamıştı. lakin mekkeye bir üst taraftan bir de alt taraftan dar geçitten binekli süvarilerle girmişlerdi.
    2-tarih kitaplarında aralarda kalan şehir isimlerine dikkat ettiğimizde harita üzerinde onları bu günkü mekke etrafında göremiyorum. örnek mekkenin kuzey batısında zahiriyye şehri yolu varmış. haritadan bakın neredeymiş : 31.409546, 34.974886
    3-akabe biatlarına bakın medineden gelenlerde dar geçit olan akabede buluştular. bu günkü mekke yada medine etrafında akabe diye bir yer yok. tek yer var bu günkü petra ile medine arasında buluşma yeri geçit olan akabe kenti.
    4-resulullah mekkeye hareket etmeden önce öncü birlik yolluyor. batnı idam seriyyesi ismi ile aratabilirsiniz. gittikleri yer idam vadisi. bu günkü medinenin kuzeyi ! halbuki güneyi olmalı değil miydi ?
    5-medineliler savunma savaşı olan uhut savaşını neden medinenin kuzeyinde yaptılar ? 12km kuzeyi ! halbuki güneyi olmalı değil miydi ?
    6-tarih kitaplarında mekke yakınında paran dağlarından bahseder. yerini tarif edeyim mi ? bakın : 30.357133, 35.166353
    7-genç muhammed büyükleri ile busra kentine ticaret için gider. siyerden bakın. yolculuk süresi ve mesafe kıyaslaması yapın. develerle mümkün olmadığını göreceksiniz.
    8-üşenmeyip eski camileri kendiniz araştırın. nereye baktıklarını göreceksiniz. ben bazılarını buldum bir tanesini vericem : haritadan bakın 23.543188, 58.398456
    9-hendeği bile medinenin kuzeyine kazmışlar :http://infografiknedir.com/hendek-savasi-infografik/amp/
    ayetlerle ilgili ip uçlarını zaten yazanlar olmuş tekrar etmeye gerek yok.
    ibrahim peygamberimizin de hayatındaki ip uçları yine o bölgeyi göstermekte.
    bir de medineye hicret olayı var ama burası ile ilgili olmadığı için konu ile ilgili makale varsa oraya yazmayı tercih edicem.

    • tarih dediğimiz şey, nesnel değil öznel bir olgu. yani, tarih vahiy yada kesin bir bilgi değil, koca bir ZAAN. birilerinin söyledikleri, yazdıkları üzerinden anlaşılan birşey. eğer biri bir yalan uydurup, bunu yazarsa,yada dillendirirse, sonra da birileri bu yalan belgeyi yada söylemi doğru kabul edip bundan sonuçlar çıkarırsa bu doğru mu olacak?

      hadi yalanı geçtik, birileri yanılmışsa, yada hata yapmışsa, yanlış düşünmüşse, bu yanılgılar ve hatalar üzerinden yazılan tarih Gerçek bir tarih mi olacak?

      Ayhan El Benhur;

      yazdığın yazı tamamiyle “zaan”lardan ibaret olan Rivayetler üzerine kurulu bir yazı. ve biz bu rivayetleri çöpe atıp vahye yöneleli çok oldu. lütfen burada Kuran dışındaki insan ürünü rivayetlere dayalı çıkarımlar yaparak insanların vakitlerini boşa harcama. senden rica ediyorum.

  20. selam ramazan Bey cevabiniz icin cok tesekkür ederim yanliz bir yanlis anlama olmus ben geleneksel meallerden bahsettim ama onlarin görüsünü onayliyorum demedim.Tur meselesinde biraz tereddütüm vardi ama oda aydinlandi dolayisiyla Isra 1 de bahsedilen kulun Musa oldugunu vede Arafatta ates gördügünü ve orda vahy aldigina kanaat getirdim . Beni bu düsünceye sevk eden en büyük neden Hz. Ibrahimin hacci ilan etmesinden sonra Hz. Muhammede kadar hicbir Nebinin hacla irtibatlandirilmamis olmasidir böyle önemli bir ibadeti hicbir nebinin yapmamis olmasi cok tuhaf vede kabul edilmiycek birsey. Burda gecmis dönemlerinde tefsircilerin Israliyattan etkilendigini fark ediyorum kasten yapilmis bir saklama tefsircileri kastetmiyorum birileri nebileri hac ve mekke ile iliskelendirmemek icin azami özen göstermis zira nebilerin hac yaptigini onaylamak dolayli olarak Muhamedi nebi olarak kabul etmeleri manasina gelecekti
    en dogrusunu Allah bilir

  21. selami Firavn, Hâmân ve Qârûn Mısırlı değil yani, Yine Kur’an’ın kur’an’la tafsiri (!) ile bunlar hakkında bir şey söyleyecek misiniz Ranazan bey?

  22. selam, Firavn, Hâmân ve Qârûn Mısırlı değil yani, Yine Kur’an’ın kur’an’la tafsiri (!) ile bunlar hakkında bir şey söyleyecek misiniz Ramazan bey?

  23. bir de şu ayeti nasıl anladığınızı izah ederseniz sevinirim “وَنَادٰى فِرْعَوْنُ فٖى قَوْمِهٖ قَالَ يَا قَوْمِ اَلَيْسَ لٖى مُلْكُ مِصْرَ وَهٰذِهِ الْاَنْهَارُ تَجْرٖى مِنْ تَحْتٖى اَفَلَا تُبْصِرُونَ”

  24. birde şu lütfen tşkr “وَقَالَ الَّذِى اشْتَرٰیهُ مِنْ مِصْرَ لاِمْرَاَتِهٖ اَكْرِمٖى مَثْوٰیهُ عَسٰى اَنْ يَنْفَعَنَا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِى الْاَرْضِ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَاْوٖيلِ الْاَحَادٖيثِ وَاللّٰهُ غَالِبٌ عَلٰى اَمْرِهٖ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*