Bekke, Kudüs ve Tuva Vadisi…

Kutsal sayılan Kudüs açısından 2017 yılı önemli gelişmelere sahne oldu. Dünyanın gündemine oturan ve birleşmiş milletlerde bilek güreşine dönen gelişmeler tamamen dini gerekçeler üzerine şekilleniyor.

Yahudiler ellerinde bulundurdukları ve (en azından ilk beş bölümün) tek harfine dokunulmamış Allah’ın kitabı olarak gördükleri Tevrat’a dayanarak, Kudüs’ü Allah’ın kendilerine vad’edilmiş toprağı[1] olarak kabul ediyorlar. Kendilerini insanlar içinde seçkin bir soy[2] olarak gördükleri için bu savaşı Yehva[3] adına veriyorlar. Ortaya çıkarmaya çalıştıkları merkez nokta ise Süleyman mabedi. Yahudiler; Musa ve Harun’dan çok sonraları Jerusalem’de kurulan Yahudi Krallığı’nı ve inançlarının temel simgesi olarak tanımladıkları Süleyman Mabed’inin Yehva tarafından kutsal kılındığı iddiasındalar.

Hıristiyanlar için Kudüs’ün önemi ise; İsa’nın bu bölgede doğduğuna, burada resullük yaptığına, şehrin her tarafında ondan izler bulunduğuna ve aynı zamanda Yahudiler tarafından çarmıha gerilmesinden üç gün sonra, bedeninin tekrar gönderilmek üzere buradan göğe yükseltildiğine inanılmasından kaynaklanıyor.

Yahudi ve Hıristiyanlar için Jerusalem’in kutsallığı kitabi iken, Müslümanlar için Kudüs olarak bilinen Jerusalem’in kutsallığı çıkarımlar üzerindendir. Bunlardan birincisi, Bakara 2/143 ayeti inene kadar rivayetler çerçevesinde Muhammed (as)’in namaz için 16 ay süreyle döndüğü ilk kıble olarak bilinmesidir. İkinci gerekçe ise; Halife Ömer b. Hattap’ın o zamanki adı ELİA olan Jerusalem’in fethinden (MS. 638 / H.16) sonra namaz kıldığı yerde, daha sonra Emevi halifesi Abdulmelik b. Mervan (Ö. 705) zamanında yaptırılan Kubbetüs Sahra ya da meşhur adıyla Mescid-i Aksa olarak bilinen yer dolayısıyladır. Bu yer aynı zamanda, İsra suresinin 1. ayeti ile ilişkilendirilen Mirac hadisesinin (göğe yükselme olarak geleneksel anlayışa yerleşmiş olayın) ilk durağı olarak bilinir. Bu gerekçelerle Kudüs şehri, geleneksel olarak Müslümanlar tarafından da kutsal sayılır.

Görüleceği üzere her üç anlayışın Kudüs üzerindeki hassasiyetleri tamamen din olgusu üzerindendir. Yukarıda birkaç cümle ile özetlenen olguların arkasında, Kudüs (Jerusalem) şehrinin insanlar üzerindeki önemini bu yönde köpürten çok fazla müktesebat söz konusudur. Bu müktesebata nasıl yaklaşılacağı ve hangi ucundan ele alınacağı ayrı bir sorundur.

İbrahim soyundan geldiğinde ihtilaf olmayan aynı resuller ve ayrı amaçlar üzerine oluşan üç din teorisinin[4] savunucularının tarih boyunca hep birbirinin altını oydukları vakıadır. Bir kısım görev farkları olsa da[5] temelleri aynı olan[6] din mensuplarının bu denli kanlı bıçaklı olması akla ziyan bir durumdur.

Tarih boyunca yaşanan ve halen de sürmekte olan kavgayı resmeden Bakara 2/253 ayetini hatırladıktan sonra, “tümden gelim” metoduyla Kur’an çerçevesinde konumuzu da yakından ilgilendiren ve bilinmesi mutlak olan, O kutsal yerler ile ilgili sorularımızı sorup konuya, şimdiye kadar ihmal edilmiş yepyeni bir pencere açalım.

Bakara 2/253

تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ ۘ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللَّهُ ۖ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍ ۚ وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ ۗ وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا اقْتَتَلَ الَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَلَٰكِنِ اخْتَلَفُوا فَمِنْهُمْ مَنْ آمَنَ وَمِنْهُمْ مَنْ كَفَرَ ۚ وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا اقْتَتَلُوا وَلَٰكِنَّ اللَّهَ يَفْعَلُ مَا يُرِيدُ

Allah, bu elçilerden kimini kimine üstün kıldı. Kimiyle konuştu, kimini birkaç basamak yükseltti. Meryem oğlu İsa’ya da açık belgeler verdi ve onu Kutsal Ruh ile destekledi. Allah, tercihi (insanlara bırakmayıp) kendi yapsaydı, sonrakiler o açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşamazlardı. Ama ayrılığa düştüler; kimi inanıp güvendi, kimi âyetleri görmezlikten geldi (kâfir oldu). Tercihi Allah yapsaydı, birbirleriyle savaşamazlardı. Ama Allah dilediğini yapar.

Yukarıdaki ayeti; her üç dinin taraftarlarının aynı Resulleri bildiği ve aynı dini argümanların her üç din anlayışının alt yapılarında yeri olduğunun bilinerek okunmasında yarar vardır.

Al-i İmran 3/95

قُلْ صَدَقَ اللَّهُ ۗ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

De ki: “Allah doğruları söyler; İbrahim’in dosdoğru milletine uyun. O, müşriklerden değildi.”

 

Bekke (Bereketli Topraklar)!..

Giriş bölümünde, üç ayrı kutsallık yaklaşımından ve bu yaklaşımların Jerusalem’i paylaşılamaz hale getirmesinden bahsettik. Oysa ki Kur’an’da hem de ilk insan ile başlayan süreçte yeri belirlenmiş bir belde mevcuttur. Bu beldenin Kutsallığı üzerinde herhangi bir tartışma hiç kimse tarafından (özellikle de Müslümanların hiçbir fırkası tarafından) söz konusu dahi edilemez.

Al-i İmran 3/96

إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِلْعَالَمِينَ

İnsanlar için kurulan ilk ev, Bekke’de olandır. Bereketli ve herkese doğru yönü (kıbleyi) göstersin diye kurulmuştur.

Bu yer aynı zamanda tüm şehirlerin anası kabul edilir.

Şura 42/7

وَكَذَٰلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرَىٰ وَمَنْ حَوْلَهَا وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ ۚ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ

İşte böyle. Bunu sana, Arapça Kur’an’lar (ayet kümeleri) halinde vahyettik ki Anakent’te ve çevresinde olanları uyarasın. Geleceğinden şüphe olmayan toplanma günü konusunda da uyarasın. Bir kesim Cennette, bir kesim de alevli ateşin içinde olacaktır.

Demek ki Mekke; başlangıçtan itibaren Allah’ın, kutsal olarak belirleyip ayrıcalıklı kıldığı, insanların tümünü ilgilendiren bir belde haline getirdiği Anakent konumundadır. Beyt-i Makdis (Kutsal kılınmış ev) yani Kâbe de oradadır.

Al-i İmran 3/97

فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ إِبْرَاهِيمَ ۖ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا ۗ وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ

Orada apaçık göstergeler (ayetler), İbrahim’in (ibadet için) durduğu yerler vardır. Oraya kim girerse güvende olur. Bir yolunu bulup gidebilenlerin o Beyt’te, Ka’be’de hac yapması, Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Bunu göz ardı edenler bilsinler ki Allah’ın kimseye ihtiyacı yoktur.

Nuh tufanından sonra yıkılan Beyt, İbrahim (as) ile yeniden meydana çıkarılıp insanların tümü yeniden buraya çağırılmıştır.[7] Dikkat edilirse ayette geçen; “Bir yolunu bulup gidebilenlerin o Beyt’te, Ka’be’de hac yapması, Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır.” ifadesinde inanç olarak bir istisna belirtilmemiş, tüm insanlar muhatap kılınmıştır. Amaç O Beyt’in Sahibine kulluk etmektir.[8]

Adem ile büyük tufan arasında da insanların buraya yöneldiklerini yine Kur’an’dan anlayabiliyoruz.

Nuh (as) gemiye yerleştikten sonra şu duayı yapar.

Müminun 23/29

وَقُلْ رَبِّ أَنْزِلْنِي مُنْزَلًا مُبَارَكًا وَأَنْتَ خَيْرُ الْمُنْزِلِينَ

De ki: “ Rabbim! Beni bereketli bir yere indir; konuklarını en iyi ağırlayan sensin.”

Yukarıda alıntılanan, Bekke’yi anlatan Ali İmran 2/96 ayetinde, buranın bereketli bir yer olduğu açıkça belirtilmiştir. Nuh (as)’un duasında belirttiği bereket anlayışının, yerin bitirdikleri şeylerin bolluğu olması beklenemez. Zira Nuh (as)’un, mücadelesinin ve içinde yaşadığı toplumla ayrışmasının, tamamen Allah’ın rızasını kazandıracak şeyler için olduğunu ve bu yüzden dışlandığını ayrıntılarıyla biliyoruz.

Şuara 26/109

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Bu iş için sizden ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan sadece alemlerin Rabbidir.

            Konu ile ilgili olarak Bkz. Şuara 26/105-121

Kaldı ki hiçbir Allah resulü yeryüzünün zenginliğini Allah’ın emir ve tercihlerine değişemez. Allah’ın verdiği bir görevi kendi yorumu ve durumu çerçevesinde geciktiremez, geçiştiremez ve değiştiremez. Buna yetkisi olmadığı gibi gücüde yetmez.

İsra 17/73-75

وَإِنْ كَادُوا لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ الَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ لِتَفْتَرِيَ عَلَيْنَا غَيْرَهُ ۖ وَإِذًا لَاتَّخَذُوكَ خَلِيلًا

Başka bir şey uydurup üzerimize atasın diye sana sıkıntı verip az kalsın sana vahyettiğimiz şeyden ayıracaklardı. O zaman seni dost (veli) edinirlerdi.

وَلَوْلَا أَنْ ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدْتَ تَرْكَنُ إِلَيْهِمْ شَيْئًا قَلِيلًا

Eğer seni sağlamlaştırmasaydık, az da olsa onlara meyledecek gibi olurdun.

إِذًا لَأَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيَاةِ وَضِعْفَ الْمَمَاتِ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ عَلَيْنَا نَصِيرًا

Meyletseydin sana hayatın iki kat cezası ile birlikte ölümün de iki kat cezasını tattırırdık. Sonra bize karşı sana yardım edecek birini de bulamazdın.

Allah’ın herhangi bir nebisinin ve/veya elçisinin Bekke’yi bilmemesi düşünülemez. Dolayısıyla Nuh (as)’un duasında ki “Rabbim! Beni bereketli bir yere indir” ifadesinin Bekke’den başka bir yeri belirtmiş olması düşünülemez.

Bu ayetler ve daha birçokları; içinde Beyt-i Makdis’i de bulunduran Bekke’nin Allah’ın kutsal kıldığı bölgeyi belirttiğini göstermektedir. Yine unutulmamalıdır ki bu bölge Mikad mahalleri ile sınırları belirli olan bölgedir.

 

Jerusalem’in (Kudüs) Kutsallığı!..

Jerusalem de yeryüzünde Allah tarafından kutsal kılınmış bir mekan olduğu konusunda Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlar ittifak halindedir. Bu konudaki oluşum Davut (as)’a dayandırılır. Ancak Yahudiler, Arz-ı Mevud olarak kendilerine Filistin bölgesinin Allah tarafından vaat edilmesinin hikayesini çok daha eskilere götürürler.

Tevrat Yusuf’un kuyuya atılmasını şu şekilde anlatır.

Bir gün Yusuf’un kardeşleri babalarının sürüsünü gütmek için Şekem’e gittiler. İsrail Yusuf’a, “Kardeşlerin Şekem’de sürü güdüyorlar” dedi, “Gel seni de onların yanına göndereyim.”

Yusuf, “Hazırım” diye yanıtladı.

Babası, “Git kardeşlerine ve sürüye bak” dedi, “Her şey yolunda mı, değil mi, bana haber getir.” Böylece onu Hevron Vadisi’nden gönderdi.

Yusuf Şekem’e vardı. Kırda dolaşırken bir adam onu görüp, “Ne arıyorsun?” diye sordu.

 Yusuf, “Kardeşlerimi arıyorum” diye yanıtladı, “Buralarda sürü güdüyorlar. Nerede olduklarını biliyor musun?”

Adam, “Buradan ayrıldılar” dedi, “Dotan’a gidelim’ dediklerini duydum.”

Böylece Yusuf kardeşlerinin peşinden gitti ve Dotan’da onları buldu.  Kardeşleri onu uzaktan gördüler. Yusuf yanlarına varmadan, onu öldürmek için düzen kurdular. Birbirlerine, “İşte düş hastası geliyor” dediler, “Hadi onu öldürüp kuyulardan birine atalım. Yabanıl bir hayvan yedi deriz. Bakalım o zaman düşleri ne olacak!”

Ruben bunu duyunca Yusuf’u kurtarmaya çalıştı: “Canına kıymayın” dedi, “Kan dökmeyin. Onu şu ıssız yerdeki kuyuya atın, ama kendisine dokunmayın.” Amacı Yusuf’u kurtarıp babasına geri götürmekti.

Yusuf yanlarına varınca, kardeşleri sırtındaki renkli uzun giysiyi çekip çıkardılar ve onu susuz, boş bir kuyuya attılar.

 Yemek yemek için oturduklarında, Gilat yönünden bir İsmaili kervanının geldiğini gördüler. Develeri kitre, pelesenk, laden yüklüydü. Mısır’a gidiyorlardı. Yahuda, kardeşlerine, “Kardeşimizi öldürür, suçumuzu gizlersek ne kazanırız?” dedi, “Gelin onu İsmaililer’e satalım. Böylece canına dokunmamış oluruz. Çünkü o kardeşimizdir, aynı kanı taşıyoruz.” Kardeşleri kabul etti.

 Midyanlı tüccarlar oradan geçerken, kardeşleri Yusuf’u kuyudan çekip çıkardılar, yirmi gümüşe İsmaililer’e sattılar. İsmaililer Yusuf’u Mısır’a götürdüler. (Yaradılış 37/12-28)

Bu Tevrat pasajında Yusuf’un kuyuya atıldığı yerin adı yanısıra Yusuf’u kuyudan çıkarıp Mısır’a götürerek köle olarak satan İsmaili kervandan ve kervanın yükünden bile bahsedilmektedir. Yusuf’un atıldığı kuyunun nerede olduğu tefsircilerimizi de meşgul etmiş bu soruya verilen cevaplarda da ihtilaf etmişlerdir.

  • Yakup’un evinden üç fersah uzaktaki bir kuyu
  • Beyt-i Makdis kuyusu
  • Ürdün arazisinde bir kuyu

şeklinde verilen cevaplarda[9] İsrailiyat yönlendirmesi olduğu sezilmektedir.

Bu kuyunun yerinin önemi Yakup’un Filistin civarında yaşadığı düşünülerek verilmiş olmasındandır. Her üç cevaba göre Yakup, dedesinin (İbrahim) insanlığı çağırmakla görevlendirildiği insanlığın merkezi olan, yeryüzünün emin ve kutsal beldesi Mekke’de yaşamamaktadır.

Tevrat pasajında, Yusuf’un kuyuya atıldığı yerin Şekem civarında Dotan diye bir mekân olduğu geçmektedir. Kutsal kitap atlası ve birçok tarihçi bu yerin Filistin civarında bulunan “Nablus” olduğunu söylemektedir. Nablus bugün “batı şeria” diye bilinen yerin adıdır. Jaruselam şehrine 63 km uzaklıkta, iki dağ arasından geçen bir nehrin iki kıyısına kurulmuştur. Yani dağlık ve sulak bir yerdir. Tevrat pasajına göre Yakup bu şehre yarım günlük mesafede ikamet etmektedir. Tevrat’a göre Yakup’un burada oturuyor olması dedesine vaat edilen Arz-ı Mevud oluşundan dolayıdır.

Bu noktada şu parantezi açmak gerekmektedir…

Tevrat İbrahim’in diğer oğlu İsmail’i konu edinmesine rağmen İbrahim ve İsmail’in beraber inşa ettiği Kabe’den hiç bahsetmez. Garip olan asla tahrif edilmemiş Kur’an’ı tefsir eden tefsircilerin ve Kur’an kıssaları üzerinden tarih belirleyen tarihçilerimizin de Yakup ile Kabe arasında organik bir bağ kuramamalarıdır. Onlar da Yakup’un yaşadığı yer ile ilgili olarak Tevrat’la aynı şeyi söylemektedirler. Yani Batı Şeria!.. Yakup Batı Şeria’da yaşarken dedesinin ilan ettiği Hac ile ilgili görevleri kim yönetmektedir?

Bakara 2/125

وَإِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَأَمْنًا وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى ۖ وَعَهِدْنَا إِلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

Kâbe’yi insanların toplanacakları ve güven içinde olacakları bir yer yaptık. Siz makam-ı İbrahim’i (İbrahim’in dua için durduğu yerleri), dua yerleri yapın. İbrahim ile İsmail’e görev verdik: “Evimi (Kâbe’yi); tavaf edenler, itikâfta bulunanlar, rükû ve secde edenler için tertemiz tutun!” dedik.

Dedesine vaad edilen Arz-ı Mevud’a mirasçı görülen Yakup neden dedesinin Kâbe ile ilgili görevlerinin mirasçısı değildir? Yakup yaşadığı dönemde, İsmail ve İshak’tan sonra Yüce Allah’ın seçtiği son elçi değil midir? İnsanlığa emredilen İbrahim makamında Rabbin divanında durma emri, Yakup için geçerli değil midir? Her biri yaşadığı dönemde insanlık için önder olan resullerin; “insanlar üzerinde Allah’ın hakkı olduğu”[10] Kâbe’siz resullüğü mümkün olabilir mi?

Bu türden sorular sorulmadan Tevrat’taki bilgi doğru kabul edilerek Yakup’un yaşadığı yer olarak Mekke ile hiç alakası olmayan bir yerin tespit edilmesi düşündürücüdür!

Oysa Kur’an’a bakıldığında Tevrat’ın verdiği bilginin gerçek olmadığı hemen görülebilecektir!

Yusuf 12/100

وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًا ۖ وَقَالَ يَا أَبَتِ هَٰذَا تَأْوِيلُ رُؤْيَايَ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَعَلَهَا رَبِّي حَقًّا ۖ وَقَدْ أَحْسَنَ بِي إِذْ أَخْرَجَنِي مِنَ السِّجْنِ وَجَاءَ بِكُمْ مِنَ الْبَدْوِ مِنْ بَعْدِ أَنْ نَزَغَ الشَّيْطَانُ بَيْنِي وَبَيْنَ إِخْوَتِي ۚ إِنَّ رَبِّي لَطِيفٌ لِمَا يَشَاءُ ۚ إِنَّهُ هُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

Yusuf, anasını, babasını tahtının üstüne çıkardı. Kardeşleriyle birlikte karşısında eğildiler. Yusuf dedi ki “Babacığım! İşte bu, vaktiyle gördüğüm rüyanın çıkmasıdır. Rabbim onu gerçeğe çevirdi. Hapisten çıkardığı zaman da bana iyilikte bulunmuştu. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra Rabbim sizi çölden buraya getirdi. Benim Rabbim, tercih ettiği şeyi en ince ayrıntısına kadar yapar. Çünkü her şeyi bilen ve kararları doğru olan O’dur.”

Mısır’da tahta çıkan Yusuf ailesinin yaşadığı yeri belirten bir söz söylemektedir.  Şeytan benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra Rabbim sizi çölden buraya getirdi”. Bu ibareler Yakup’un ve ailesinin yaşadığı yerin çöllük bir yer olduğunu söylemektedir.

Tevrat ise Yusuf’u Mısır’a götürenlerin Hz. İsmail’in soyuna mensup kervan olduğunu söylemektedir. Hem bu kervanın taşıdığı yükün kaynağı ve niteliği hem de önce güneydeki Gilat’tan, Kuzey’e Nablus’a gelip sonra hepsinden daha güneye Mısır’a giden kervanın rotası üzerindeki mülahazalar bir tarafa, şu ayetlerin gereğinin yapılmadığı nasıl düşünülebilir!..

Bakara 2/130

وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ إِبْرَاهِيمَ إِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُ ۚ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا ۖ وَإِنَّهُ فِي الْآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ

Kendini zavallı duruma sokandan başka, kim İbrahim’in milletinden yüz çevirir? Biz onu dünyada seçkin kıldık, ahirette de iyiler arasında olacaktır.

Al-i İmran 3/95

قُلْ صَدَقَ اللَّهُ ۗ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

De ki: “Allah doğruları söyler; İbrahim’in dosdoğru milletine uyun. O, müşriklerden değildi.”

Nisa 4/125

وَمَنْ أَحْسَنُ دِينًا مِمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا ۗ وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا

Kimin dini, samimi olarak kendini Allah’a vermiş olanın dininden güzel olabilir? O (kişi), İbrahim’in dosdoğru milletine uymuştur. Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.

 

Yüce Allah binlerce yıl sonra gelecek Muhammed (a.s)’e; “Millet’e İbrahim”e uy demişken, İbrahim’i görme ihtimali olan torunu Nebi ve Rasul olan Yakup’a İbrahim milletine uy dememiş olabilir mi? Yakup Allah tarafından insanlığa önder seçilmiş bir resuldür. Hem resul olması hem insanlığa imam/önder kılınan İbrahim  torunu olması O’nun yaşadığı müddetçe Kabe’ye sahip çıkmasını, insanlığın önüne düşüp imamlık vazifesini yerine getirmesini zorunlu kılmaktadır. Yakup bir masalın gözü yaşlı bilge dedesi değil, yaşadığı çağda vahyin kendisine emanet edildiği güvenilir resuldür. İşte bu durum O’nun Kâbe ile bağının göz ardı edildiği gibi platonik değil canlı ve organik olmasını gerektirir.

Bakara 2/124

وَإِذِ ابْتَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَأَتَمَّهُنَّ ۖ قَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا ۖ قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِي ۖ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِمِينَ

Bir zamanlar Rabbi, İbrahim’i bir takım sözlerle (emirlerle) imtihan etmiş, o da tam başarı göstermişti. Rabbi ona: “Ben seni insanlara imam yapacağım!” dedi. O “Soyumdan da olsun!” deyince, “ yanlış yapanlar, sözümün kapsamına girmez.” dedi.

Bu durumda İbrahim’in soyundan gelen İshak ve İsa arasındaki Nebi ve Rasullerin durumu ne olmaktadır. Onların insanlara imam olma niteliğine sahip olamadıkları hiç düşünülebilir mi?

Sadece bu gerçekler bile Jerusalem ve havalisinin hem kutsallığı hem de İbrahim ve İshak soyundan İsa’ya kadar gelen resullerin yaşadıkları yer olarak tespitinde büyük sorunların olduğuna işaret etmektedir…

 

 

(Bilinen) Mukaddes TUVA Vadisi!..

Buraya kadar insanlığın, Jerusalem de dahil iki mukaddes kılınmış mekan ile karşı karşıya olunduğunu gördük. Ancak Kur’an’da belirtilen Mukaddes Kılınmış başka bir mekân daha söz konusudur!

Mukaddes Tuva Vadisi…

Kur’an’da Tuva Vadisi ibaresi iki kez geçer.

Ta Ha 20/12

إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ ۖ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى

“Ben, evet ben! Senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen, kutsal Tuva vadisindesin.

Naziat 79/16

إِذْ نَادَاهُ رَبُّهُ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى

Hani Rabbi ona kutsal Tuva vadisinde şöyle seslenmişti.

Yukarıdaki iki ayette geçen “Mukaddes Tuva Vadisi” neresidir?

İbarede (بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى = bil vadi-l mukaddesi tuva)  hem vadi hem de mukaddesliğin önünde iki tane (ال) elif lâm takısı mevcut olması hem vadinin hem de vadinin mukaddesliğinin mutlak surette biliniyor hatta bilinmenin ötesinde oraya gidiliyor olmasını zorunlu kılmaktadır.

Bilinirliği bu kadar kesin olan yer ile ilgili İslam dünyasında hiç bir doyurucu bilginin olmayışı gariptir. “Tuva Vadisi” Müslümanlar tarafından herhalde, Musa (as)’yı dolayısıyla da Yahudileri ilgilendirdiği düşünülerek üzerinde durulmamış; Şam bölgesinde bir yerdir, Ürdün civarında bir yerdir veya Nil ile Harran arasında bir yerdir, denilerek geçiştirilmiştir. Ancak bu durum Kur’an karşısında kendini sorumlu sayan hiçbir kul için geçiştirilecek bir bilgi olamaz. Bu yerin Allah’a ve kitabına inanan bir kul için peşine düşülmesi gereken bilgi olduğu açıktır. Zira Allah (cc)’ın kesin ve açık bir dil ile bildirdiği O yere karşı herkesin bir sorumluluğu olmalıdır.

Bu yer neresiyse(!) bilinmediği taktirde iki sorumluluk insanları kuşatacaktır. Birincisi bu yerin bilinmemesi o yere karşı insanların yerine getirmesi gerekli yükümlülükleri yerine getirememesine sebeptir. İkincisi ise; bu yer ile ilgili mukaddes kılınma gerekçesi açığa çıkarılmadığı için insanlar bu yere karşı görevlerini yerine getiremeyeceklerinden, bu yerin feyz ve bereketinden de yoksun kalmış olunacaktır.

Her iki ayette geçen mukaddes kelimesinin türediği ve kök harfleri KDS olan kelime Kur’an’da 10 kez geçer. Maddi ve manevi kirlerden temizlenmek anlamında bir yere atfedilen böylesi bir mukaddeslik şüphesiz, ancak yaratıcının belirlemesiyle kazanılabilecek bir özelliktir. Arınma Allah için olacağından, arınılacak olan o yerin ve arınma yönteminin belirleyicisi de Allah olmalıdır.

Birilerinin kalkıp herhangi bir yeri kutsal ilan etmesini her üç din de şirk olarak görür. Çünkü her üç dine göre de kutsallık ancak Yehva/Tanrı/Allah tarafından belirlenen bir şeydir. Eğer böyle bir yer ihdas edilmiş, hatta insanlar da akın akın buraya yönelmiş olsalar bile yaratıcının katında ne bu belirlemenin ne de ziyaretçi sayısının çokluğunun hiçbir hükmünün olamayacağı açıktır. Bir yerin kutsallığının ölçüsü insanların oraya akın akın gitmesi değil, Alemlerin Rabbinin belirlemesidir. Değilse akın akın gidilen Hindistan’daki Sih tapınakları, Çin’deki Budizm tapınakları da (ki bir yılda buralara giden insan sayısı Mekke’ye gidenlerden çok daha fazladır) kutsal olmak durumundadır.

İbrahim 14/8

وَقَالَ مُوسَىٰ إِنْ تَكْفُرُوا أَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا فَإِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ

Musa dedi ki “Siz ve yeryüzündeki herkes ayetleri görmezlikten gelse de bilin ki Allah’ın kimseye ihtiyacı yoktur ve ne yaparsa güzel yapar.”

Öncelikle şu bilinmelidir ki, kutsallık; taş, toprak, bina, nehir, şehir gibi cansız ve iradesiz varlıklar için değildir. Bazı menasiklerin ancak o tanımlanan yerde yapılması ile bir anlam kazanmasındandır. Dolayısıyla konu mukaddes kılma olunca şu önerme tam yerine oturacaktır. “Allah bir şeyi ya da yeri Kuddûs kılar. O şey ya da yer, bilen ve tanıyanlar ve oraya has kurallara uyanlar için Mukaddes olur, mukaddesliğin gereklerini yerine getirmekle de bereket hasıl olur.”

Kudüs (kutsal) kavramının Kur’an’da 10 kez geçtiğini belirtmiştik. Bu ayetler ve konuları şunlardır.

  • Dört kez, (بِرُوحِ الْقُدُسِ) Ruhül Kudüs/kutsal ruh olarak geçer. (Bakara 2/87; 2/253; Maide 5/110; Nahl 16/102)
  • İki kez, Allah’ın sıfatı (الْقُدُّوسِ) olarak geçer. (Haşr 59/23; Cuma 62/1)
  • İki kez, Tuva Vadisi (بِٱلْوَادِ ٱلْمُقَدَّسِطُوًى) ile ilgili geçer (Ta-Ha 20/12; Naziat 79/16)
  • Bir kez, ismi verilmemiş Mukaddes Toprak (الْمُقَدَّسَةَ) olarak geçer. (Maide 5/21)
  • Bir kez, meleklerin fiili olarak (وَنُقَدِّسُ) geçer. (Bakara 2/30)

Bu on kullanımın sadece biri fiil formundadır. Bakara 2/30 ayetinde meleklerin Allah’ı, Allah için (وَنُقَدِّسُ = ve nukaddisu) takdis ettiği belirtilir. Diğer taraftan Kuddûs olma yani ( بِرُوحِ الْقُدُسِ) Ruh-ul Kudüs, Cebrail’in de sıfatıdır. Oysa onun Kuddûs’lüğü de kendinden değil Allah tarafındandır. Bu durumda mukaddes ne olmaktadır?

Öncelikle şu bilinmelidir ki; mukaddes Allah’ın değil insanın yapabileceği bir şeydir. Zira Mukaddes kelimesi ismi meful’dür. Anlamı bir yeri kutsal ilan etmek değil, ilan edilmiş kutsallığı kabul etmektir. Bunun için;

  • Otoritesi tartışılmaz, sözü değişmez, her türlü maddi ve manevi kirlerden münezzeh, kendisine hiçbir kirin bulaşamayacağı; aynı zamanda kirlere bulaşmış kulları temizleyecek, koyduğu kurallarla her zaman insanlara saadet getirecek el-Kuddüs olan varlığın olması gerekir ki O da Yüce Allahtır.
  • Sınırları, kuralları, menasikleri, ritüelleri hatta oraya özel giysileri olan bir yer olmalıdır. Bunu da el-Kuddüs olan ilan etmelidir. El-Kuddüs’ün  bir yeri kutsal ilan etmesi mukaddis olmaktadır. (Bu yüzden Yüce Allah Mukaddis tir. Yani kutsal kılma yetkisi olan.)
  • Değişmez otoritesi kabul edilmiş el-Kuddüs’ün; Sınırlarını, kurallarını, menasiklerini, ritüellerini belirlediği o yere, insanların giderek gerekenleri yapması, o yeri mukaddes yapmaktadır. Yani belirlenen kutsallık insanlar tarafından kabul edilmiş olmaktadır.

Bu durumu şöyle daha anlaşılır kılabiliriz.

Bir yerin Kaddes olması söz konusu edilecekse o yerin sadece biliniyor olması değil aynı zamanda mukaddesliğinin nerede başlayıp nerede bittiğini belirten sınırlarının da kesin olarak belirlenmiş olması gerekir. Bu yetmez, nasıl temizlenileceğinin de bilinmesi gerekir. Dahası temizlenmek için konulan menasik ve yasakların da sadece oraya has olması, başka yerde istenilse dahi yapılamıyor olması gerekmektedir. (Mekke’de ihrama girip Kâbeyi tavaf etmek anlamlıdır. Sultanahmet’de aynı şeyi yapmak anlamsızdır.)  Bu iki durumun bir araya gelmesi, bereketi yani mübarek olmayı getirecektir.

Kâbe özelinde düşünülecek olduğunda ancak bu bereketi kavrayan insan[11] sadece orada temizlenebilir.

Diğer taraftan, Allah’ın ihdas ettiği mukaddesliğe hiç bir şey halel getiremez. Yani, Allah’ın mukaddis olarak belirlediğine, bildiği halde yaratılmışların yönelip yönelmemesi o yerin/şeyin Kaddes oluşunu etkilemeyecektir.

Al-i İmran 3/97

فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ إِبْرَاهِيمَ ۖ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا ۗ وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ

Orada apaçık göstergeler (ayetler), İbrahim’in (ibadet için) durduğu yerler vardır. Oraya kim girerse güvende olur. Bir yolunu bulup gidebilenlerin o Beyt’te, Ka’be’de hac yapması, Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim bunu göz ardı ederse bilsin ki Allah’ın kimseye ihtiyacı olmaz. Bunu göz ardı edenler bilsinler ki Allah’ın kimseye ihtiyacı yoktur.

Sonuç olarak;

  • Birinci kutsal mekan; bilinen ve Allah tarafından insanlık için başlangıçtan itibaren yeryüzünde Kuddûs ilan edilmiş olan bölge Bekke’dir.[12] İsrailoğulları tarafından ataları kabul edilen Yakup (as)’un dedesi İbrahim (as)’in ailesinin bir kısmını getirip yerleştirdiği[13] ve temellerini ortaya çıkardığı yer[14] de burasıdır. En azından Kur’an’a inananlar için bunda şüphe yoktur.
  • İkinci kutsal mekân; Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların farklı gerekçelerle de olsa ama tamamen dini nedenler ile Allah tarafından kutsal kılınmış olduğuna inandığı Jerusalem’dir (Kudüs şehri).
  • Üçüncü kutsal mekan ise; Kur’an’ı Kerimde adı iki kez geçen ve Mukaddes oluşu ayet ile sabit olan Mukaddes Tuva Vadisidir (بِٱلْوَادِ ٱلْمُقَدَّسِطُوًى).[15]

Allah’ın son kitabında yukarıda sayılan Mukaddes kılınmış mekanların ikisi, açık ayetler ile inananlar için şüphe götürmeyecek kesinliktedir. Jerusalem yani Kudüs şehrinin mukaddes oluşu ise ağırlıklı olarak rivayet ve İsrailiyat kaynaklı bilgiler üzerinden ayetlere Kıble temelinde onaylatılabilmektedir. Zira kıble gibi önemli bir konuda Allah’ın kararının böylesi değişikliklere uğramış olması, bir takım soruları akla getirecektir. Örneğin şöyle bir yorumun kitabın ayetleri ile aynı kesinlikte açıklanması gerekmektedir. “Kudüs’ün Mukaddesliği, Muhammed (as)’in Medine’ye hicretten itibaren 16 ay boyunca Jerusalem’e döndüğü rivayetleri üzerinedir. Bir de İsra suresi 17/1 ayetinde yer alan “gece yürüyüşü” yani Miraç olayının muhatabı ile ilgilidir. Bu kadar önemli bir dönüşümün kaynağı Kur’an’da açık olarak yer almalıdır. Eğer mevcut değilse[16] o zaman “hadis ayeti iptal eder” yönündeki geleneksel anlayışa haklılık kazandırır mı ya da bu olay vahyi gayri metlûv olduğunun bir gerekçesi midir?”

Ayrıca şu soruların da oraya buraya savrulmadan ve her türlü mülahazaları bir tarafa bırakarak, İslam Ümmeti tarafından mutlaka cevaplaması gerekmez mi?

  • Sınırları, kuralları, menasikleriyle bilinmesi zorunlu olan “Mukaddes Tuva Vadisi” neresidir?
  • Müslümanların bilinmesi kesin olan Mukaddes Tuva Vadisi ile ilgili duyarsızlığının sebebi nedir? Bunun gerekçesi Mukaddes Tuva Vadisi’nin; Kudüs olarak kabul edilmesi durumunda Mekke’nin kutsallığını, Mekke olarak kabul edilmesi halinde ise Jerusalem’in kutsallığını anlamsız kılması ihtimalinden dolayı olabilir mi?
  • İbrahim (as), İsmail (as) ve Muhammed (as) dışında hiç bir nebi ve rasul hac ve Kâbe ile neden ilişkilendirilemez?
  • İbrahim (as), İsmail (as) ile birlikte Kâbeyi yükselttiği[17] ve kendisine ait makamın da yer aldığı O yere[18] insanlığı çağırmasına rağmen; torunları İshak (as) ve Yakup (as) soyundan İsa (as)’ya kadar gelen nebi ve rasuller bu çağrıdan habersiz olabilir mi?
  • Başlangıçtan bu yana insanların davet edildiği O yer değiştirilmiş olabilir mi? Delili var mıdır?
  • Muharref Tevrat ve İncil üzerinden Kutsallığı kabul edilen Jerusalem’in kutsallığının, kendinden öncekileri tasdik eden Kur’an tarafından da açıkça belirtilmiş olması gerekmez mi!
  • Kıble konusunda Kur’an’dan bir önceki kitap olan İncil ve onu getiren İsa’nın kıblesi yerine Muhammed (as)’in İsa’nın da yönelmediği Yahudiler’in kıblesine yönelmesi nasıl açıklanabilir?

Sorular uzatılabilir!.. Ama sadece “Mukaddes Tuva Vadisi neresidir? sorusu dahi temelleri sarsacak niteliktedir.

Bu soruların yerinde sorular olmadığı söylenebilir mi…

 

Hasan Mustafa Arslan

 

[1] Bkz. Yaradılış 15/7-21

[2] Bkz. Yaradılış 17/15-27

[3] Sadece Yahudilerin olan adı anılamayacak kutsal, Tanrı.

[4] Üç ayrı din anlayışı insanların oluşturdukları ve günlük hayatta etkin olan anlayıştır. Oysa ki Allah’ın dini tektir ve İslam’dır. Allah’ın kullarını yanıltan ve onları birbirine düşürecek ayrı dinler indirmesi bir bühtan (iftira) olmalıdır.

[5] Bkz. Maide 5/48; Casiye 45/18

[6] Bkz. Hac 22/78; Şura 42/13

[7] Bkz. Hac 22/27

[8] Bkz. Kureyş 136/2

[9] Er-Razi. Tefsir-i Kebir Mefatihu’l Ğayb. C.13.s.173

[10] Bkz. Ali İmran 3/97

[11] İlgili ayetlerde “insan, insanlık” ibareleri geçtiği için cinler belirtilmemiştir.

[12] Bkz. Âli İmran 2/96

[13] Bkz. İbrahim 4/37

[14] Bkz. Bakara 2/127

[15] Bkz. Ta-Ha 20/12; Naziat 79/16

[16] Bu konuda Bakara 2/144 ayeti delil getirilir. Ancak ayetin son bölümündeki; “…Kendilerine kitap verilenler iyi bilirler ki bu, Rablerinin gerçek hükmüdür. Yaptıkları hiçbir şey, Allah’a gizli kalmaz.” ifadesi Allah’ın belirlediği tek kıblenin Mescid-i Haram olduğunun ehli kitap tarafından bilindiğini ve bunu gizlemek için yaptıklarının bu kitap ile açığa çıkarıldığını bildirmektedir.

[17] Bkz. Bakara 2/127

[18] Bkz. Ali İmran 3/97

Beğendiyseniz başkalarına da ulaştırın!

29 yorum

  1. Mekkenin kutsallığının gerçek olduğunu ve Tevrat kaynaklı bilgilerin yanlış olması gerektiği gibi bir ima seziliyor yazınızdan ancak ya tam tersi ise?
    Kurandaki Bekkenin Mekke olarak tefsir edilmesine,coğrafi anlatımlara,İbrahimden sonraki peygamberlerin Mekke ile hiç bağlantılarının olmamasına v.b. bir çok hususa dikkat edilince Mekkenin bahsedilen şehir, Kabe adı verilen kara küp formundaki yapının da beytullah olmayabileceği ve kendisini müslüman sanan gelmiş geçmiş tüm insanlığın çooook büyük bir yalana inandırıldıkları gibi bir “bin yılların skandalı” ortaya çıkıyor.Sözde İslam alemi bunu kaldırabilir mi?Sanmam.Yer yerinden oynar.Bu iddiayı dillendirebilecek ve milyarlarca cahili karşısına almayı göze alabilecek veya kendisine deli damgası vurulmasını göze alabilecek(tıpkı resullere yapıldığı gibi) mangal yürekli delikanlıya Allah güç kuvvet ve sabır versin.

  2. Mustafa bey, yazdıklarınızın dayanağı nedir? burada herkes dayanaksız tahminlerini yazsa sizce bu doğru olur mu? anladığım kadarıyla kuran’ın Allah tarafından gönderildiğine inanmıyorsunuz, yanılıyormuyum?

    • Sn. Ahmed Salih,
      Yazımızda ileri sürülen fikirler hakkında ne düşündüğünüzü değil; “Bu konuda şöyle de bir görüş var!” şeklinde bir link ile yanıt vermişsiniz. Linkin girişin de zaten, yazıda ileri sürülen fikirlerin ilginçliği sebebi ile paylaşıldığı belirtilmiş.

      Öncelikle şunu bilmenizi isteriz. Hem ifade ettiklerimizi hem de bunlardan kaynaklanan tartışmaları ya da karşı fikirleri Kur’an üzerinden yapmak isteriz. Zira söz, değerini sahibinden alır. Öylese -ki öyledir- ve bu kabul edilmişse, bir arkeolojik belgenin ya da herhangi bir rivayetin Allah’ın ayetleri üzerinde belirleyici olması akla ziyan bir durumdur. Kaldı ki http://www.19.org camiasının bu konuda en uç söylemleri bilinmektedir. Ne varki yazı da da ağırlıklı olarak rivayetler kanıt kabul edilerek ayetlere yön verilmektedir. Bu son derece yaman bir çelişkidir!..

      Geleneğin kabul ettiği çift kıble olayına dair yazının sonunda sorulan sorulara şöyle bir soru ile karşılık verelim! (Bizim sorduğumuz soruların cevaplarına gelince, elhamdülillah onların tamamının Kur’an içerisinde ve gelişigüzel indî manalara sığınmadan cevapları mevcuttur… Bu konu da da detaylı bir çalışma yürütülmektedir.)

      Temel soru şudur! Tamamı Mevcut Kabe veya Mekkeyi doğrudan işaret eden; Kureyş suresi, Zilzal Suresi, Beled Suresi, İbrahim Sureleri gibi sureler Mekki surelerdir. Bu durumda öküz altında buzağı arayan müşrikler sizce; “Ey Muhammed bize Kabeyi gösteriyorsun ama sen Jerusalem e dönüyorsun! Bu nasıl iş!” demezler mi?

      Keza Tevbe 107 ve 110 arasında bahsi geçen Dırar Mescidi de ayrı bir sorundur. Rivayetlere göre Kuba Mescidi karşısındaki Dırar Mescidini Ali yıkmış ve fitne otadan kalkmıştır. Bugün bile bazıları banisine kızdıkları mescitlere Dırar Mescidi yakıştırması yaparlar. Oysa ayette bahsolunan öyle bir yer olmalıdır ki Mescidi Dırar olsun! Bu da ancak Ana kente (Kentlerin anası / Başkent) alternatif olarak ihdas edilen mescit olabilir. Üstelik fitne öyle geleneğin söylediği gibi kaybolmamıştır da… 9/110’da Allah; “Kurdukları bina, kalpleri parçalanıncaya kadar içlerinden çıkmayacak bir şüphe kaynağı olmaya devam edecektir.” buyuruyor. Bu durumda bir soru da şudur. Bugün böyle bir mescit var mıdır ve neresidir?

      Sayın Salih, Müslümanlar maalesef Kur’an’da da bir tespit olarak geçen İsrailoğlu kimdir ve bunlar kimlerdir? Sorusuna Kur’an içinden cevap bulmaya yeltenmemişlerdir bile…

      Yusuf suresine verilen İsrailiyat soslu manalar ve Tevrat’dakinden dahi daha tutarsız mealler tam bir garabettir. Bu konuda Ramazan Demir’in sürdürmekte olduğu derinlikli bir çalışmayı Allah’ın izniyle sitemizde yayınlayacağız. Keza bir kaç gün içinde Kur’an’ı anlamlandırırken vahiy olan orijinal metin karşısındaki keyfilikleri örnekleriyle ortaya koymaya gayret eden kısa bir çalışma da yayınlanacak.

      Tüm bunları şunun için söylüyorum. İsrail oğulları binlerce yıldan bu yana önce Mısır’da, sonra da Kudüste oluşturmaya çalıştıkları alternatif “Anakent” projelerini büyük bir itinayla yürütmektedir. Garip olan Müslümanların bu yalana kanmaları ve üstüne üstlük Kur’an’ı bu yönde fütursuzca çarpıtmalarıdır. Bugün Müslümanlar, Vahyin kendisi olan Muhammed’e indirilmiş orijinal metne sadık kalarak mana üretmeyi tamamen bırakmışlar ve ezberler üzerinden kayıkçı kavgaları yürütmektedirler…

      Sorun; oluşmuş onca zehirli müktesebata karşı tek bir Makale veya yazı ile aşılabilecek boyutu çoktan geçmiştir. Ancak elhamdulillah ki Kur’an eldedir. Ona hadi olarak güvenenlere elbette tüm yollar açıktır. SEBT çalışması bu anlamda bir başlangıç olmuş ve önceki kitapların tasdiki konusunda bir örnek teşkil edecek niteliktedir. Ancak şunu net olarak görmek gerekir ki bugün için sorun Yahudiler’den çok, Kur’an’a çarpık bakışlarıyla müslümanları yönlendiren felsefeci, akademisyen, ilahiyatçı ve ulemadadır. Allah’ın Yahudi’lere ayrı bir din, Hristiyanlara ayrı bir din, müslümanlara ayrı bir din indirdiğine inanan ulemanın da “Kunu kıradeten hasiun / Maymunlar olarak kalın” sözüne muhatap olduklarını düşünüyoruz. Sadece Allah’ın vahyine; yanına başka kaynak koymadan, şeksiz, şüphesiz, rivayetsiz inanmadıkça o çemberden çıkılamayacağı açıktır…

  3. AHMET SALİH

    Yazımızı okumuş ve bizimle bir link paylaşmışsınız. Paylaştığınız link’de Kutsal Vadi ile ilgili yazının altında 16 soru sormuşsunuz. Fakat sorduğunuz soruların hiçbiri Kur’an’ın anlattıkları, ya da bizim yazımızla alakalı değil ne yazık ki. “neden İbrahim makamı tapınağın içinde değil de dışında” şeklinde sorduğunuz soru bizim yazımızla alakalı gözükse de ne yazık ki bu soru bile bizim anlattıklarımızla alakalı değil. Çünkü ibrahim makamı bir yer, bir kaya değildir. Hatta yeryüzündeki insan yapımı makamlar bile bir yer, bir koltuk veya kapıya asılan bir levha veya masa üstüne konulan bir isimlik değildir. Bugün insanların İbrahim makamı olarak bir taşı veya kayalığı nitelemeleri tam bir Paganizm dir. Bu tıpkı Cumhurbaşkanlığı makamı yazan bir levhaya hürmet etmek gibi Yada üzerinde Allah yazan bir yazıya Allah diye tapınmak gibi bir şey olmaktadır. Bunun dışında sorduğunuz soruların büyük çoğunluğu neden Hıristiyanlar ve yahudiler şöyle yapmış, neden sunni ve Şia böyle demiş şeklinde sorulmuş.
    Şunu hemen belirtelim biz (bu sitedeki yazıların sahipleri);
    1- Yahudiliğin Musa’nın arkasından gitmenin değil, tam tersi gitmemenin hatta hiçbir Resulün izinden gitmemenin, İlahi vahiylere ihanetin sonucunda oluşan bir din olduğuna
    2- Hıristiyanlığın İsanın ardından gitmenin değil, tam tersi gitmemenin ve tıpkı yahudilik gibi ilahi vahye ihanetin sonucunda oluşan bir din olduğuna
    3- Şia’lığın, sunniliğin Muhammed’in ardından gitmenin değil gitmemenin, Kur’an’a ihanetin sonucunda ortaya çıkmış dinler! olduğuna inanıyoruz. Dolayısıyla onlar üzerinden sorduğunuz her sorunun muhatabı, onlar olmak durumundadır.
    Yazılarımıza gösterdiğiniz ilgiden dolayı elbette memnuniyet duyarız ama sorduğunuz soruların cevaplarını Kur’an’da aramanız ve cevapların kesinlikle Kur’an’da olduğuna sarsılmaz bir şekilde inanmanız bizi daha çok memnun eder. Hem Yüce Allah’ın kusal beldesinden bahsedip hem Yüce Allah’tan başka herkese müracaat etmek elbette çelişkidir. Madem bir yeri Kutsal kılan Yüce Allah’tır o halde onun ne olduğunu, neresi olduğunu, ne zaman olduğunu, niçin olduğunu ve her zaman nasıl olması gerektiğini, oradaki davranış biçimlerini, faydalarını, uyulmadığında zararlarını kısacası her şeyini söylecek tek makam da Allah olmalıdır.
    Bu arada eğer yahudi ve Hıristiyan değilseniz Tanrı diye nitelediğiniz eğer Kur’an’da kendisini “Ben Allah’ım” (20/14) diyen Tanrı ise ona Allah demeniz üzerinde herhangi bir yasak yok. Tanrı’nın ismini anmamak Yahudilik ve Hıristiyanlık dininde yasak. İslam’da değil.
    Kendinize Ahmet Salih gibi üstelik Arap ismi koymayı uygun görmüşseniz, kendisini “Ben Allah’ım” diye tanıtan birine Tanrı demeniz etik olmadığı gibi çelişki de olmaktadır. Evet Yüce Allah ilahtır ama bu tıpkı Ahmet Salih insandır demek gibidir. Varlıkta herşeyin bir ismi var Kur’an’ı gönderen İlah’ın ismi de Allah’tır ve bu isimle o kendisini bize tanıtmıştır. o halde etik davranarak onu kendisini tanımladığı gibi tanımlamak gerekmektedir.
    İşte kendisini Kur’an’da Allah olarak tanıtan Alemlerin Tek Tanrısı! bir yeri kutsal kıldığını söylüyorsa onun hem niteliğini hem niceliğini belirleyecek tek makam yine o olmalıdır. Üstelik KUTSAL kelimesi üzerinde biraz düşünmek gerekmektedir. çünkü kutsallık taşın toprağın bir vasfı değildir olamazda. bu o zaman fetişizm olur. Kutsallık insan içindir. Aslında bu yazımızda kudüs, mukaddes, kuddüs, kaddis, mukaddis gibi terimlerin ne anlama geldiğini anlatmaya çalışmıştık ama belli ki iyi anlatamamışız. Ama kısaca söyleyelim, bir yerin kutsallığı insan davranışları üzerinde görülen bir şeydir, toprağın taşın üzerinde kutsallık gözükmez ve olmazda. sınırları belli, bir yere insanın gitmesi, şekilleri belli ritüelleri sadece orada yapması, emredicisi belli olan kurallara uymasıdır kutsallık.
    İşte bunları Allah’ın vahyine göre yapmaktır asıl olan. Yoksa Şia, Sünni veya Yahudi Hıristiyan şu şekilde yapıyor, buraya kutsal diyor, o şu tarafa dönmüş, o bu tarafa gelmiş üzerinden kutsallık tayin etmek İlahlığa soyunmak anlamına gelecektir.
    Yazılarımıza gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederiz.

  4. Yazınızı ve sorduğunuz soruları çok mantıklı bulduğumu belirterek sözlerime başlamak istiyorum. Yüce Allah’ın Kuran-ı Kerim’de de defalarca dile getirdiği gibi, Allah’ın işleyiş ve düzeninde asla bir değişme bulamayız. Dolayısı ile Hz. İbrahim sonrasında gelen, Yahudilerin kendi peygamberleri olarak kabul ettikleri diğer tüm Allah resullerinin hac görevi ile mesul olmuş oldukları, dolayısı ile kendilerini takip edenleri de bu göreve çağırmış oldukları Kuran-ı Kerim’i Allah kelamı ve kati doğruların en büyük kaynağı olarak kabul eden biz Allah’ın tek dini İslam dini mensupları için gün kadar açık bir gerçektir. Bu kadar açık olmayan şey ise, yüzyıllar boyunca hac görevinin hedefi olarak kabul edilen günümüzde Mekke şehri sınırları içerisinde kalan Kuran’da da geçen Kabe adını kendisine yakıştırdığımız yapıtta Hz. İbrahim’in soyundan gelen diğer peygamberlere ve onların takipçilerinin burayı düzenli ziyaretine dair neden herhangi bir işaretin bulunmadığıdır (aslında siz de yazınızda buna değiniyorsunuz). Diğer bir önemli nokta ise Kuran-ı Kerim’de Bekke ve Mekke adı altında iki farklı yerden bahsedilirken, hangi elle tutulur kanıta istinaden (Bekke Mekke’nin antik adıdır rivayeti dışında) bu iki yerin aynı yere işaret ettiğine bu kadar kesin emin olabildiğimiz konusudur.

    Elbette ki, arkeolojik bulgular Kuran’ın üstünde bir kanıt teşkil edemezler. Ama bu arkeolojik bulguların Yüce Allah’ın “okuyun, bakın diye size işaretler bıraktım” diye Kitap’ında belirttiği işaretler olabileceğini, bu bulguları Kuran’ı Kerim ışığında okumamız gerektiğini hiç düşündünüz mü?

    Mesela, Hz Muhammed’in ilk biyografisinin o bu dünyaya veda ettikten yaklaşık 200 yıl sonra yazılmaya başladığını biliyor musunuz?

    Bugün Kabe olarak kabul ettiğimiz binanın Kuran-ı Kerim’de bize verilen ip uçları ile örtüşen hale getirilmesinin yine Hz Muhammed’in vefatından sonra yüzyıllar boyunca yapılan ilaveler sayesinde olmasını nasıl açıklayacağız?

    Hz Yusuf’u sattıkları kafilenin taşıdığı malların ticaretinin Mekke’de yapılmadığı aksine Yemen ve Filistin bölgesinde bu ürünlerin ticaretinin yapıldığı gerçeğini (ki bunlar da arkeolojik kanıtlar ile sabittir) ne diyeceğiz?

    Sakın yanlış anlamayın, Hz. İbrahim’den başlayarak peygamberimize kadar gelen bir hac görevi mecburiyeti olduğunu, bunu hac görevinin Allah’ın insanlığın ilk evi/mabedi tabir ettiği yerde gerçekleşmesi gerektiğine dair inancı kimse sorgulamıyor.

    Sorguladığımız tek şey orası Mekke mi? Ya da şöyle demek daha doğru olacak sanırım, hac görevinin gerçekleşmesi gereken ve Kuran’da Bekke diye belirlenen yer gerçekten de Mekke mi? Öyle ise Kuran-ı Kerim’de biri Bekke diğeri Mekke olan niye iki farklı er var? Bu iki yer aslında aynı yerse, neden iki farklı surede iki farklı isimle bahsediliyor bu yerden? Yüce Rabbim herşeye kadirdir, onun iradesinden sorgu olmaz ama ya tüm bunlar bizlere gönderilmiş bir işaretse?

    Kudüs’ün kutsallığını sorgulama yönteminizi büyük ölçüde doğru buluyor ve takdir de ediyorum. Büyük bir israiliyat etkisi olduğu red edilemez bir gerçek.

    Kutsal Vadi Tuva’nın neresi olduğunu bilmemiz şart. Kesinlikle daha çok araştırılmalı.

    Ama sizce Mekke’de aynı şekilde sorgulanmamalı mı? En kötü Kuran’ın işaret ettiği yer gerçekten de Mekke ise, bunu tasdik etmiş oluruz.

    • Sn. Rüzgara Karşı (!):-(
      Öncelikle yorumlarınızda takıldığınız şeyin şu anda Mekke olarak bilinen yerin ilk ev olup olmadığı konusu olduğunu anlıyorum. Arkeolojik bilgilerin ayetler üzerindeki bilgi değeri konusundaki yaklaşımımız ile şahsınızın paralel düşüncede olmak aynı dili konuşuyor olmak adına önemli… Ama bu konuya takılıp arkeolojik verilere ayetleri onaylatma düşüncesinde olanlar için şu cümleleri sarfetmek isterim. Dünyada arkeolojinin disiplin olarak ortaya çıkışı 15 ve 16. yüzyıllara yani Rönesans dönemine dayandırılır. Kazıların yoğunlaştığı dönem ise 18. yy’dır. Yani oldukça yakın zamanlardır… Mekke bölgesinde ise kesif bir arkeolojik çalışmayı ben duymadım. Varsa da bilgilenmek isterim. Sadece bölgede volkanik birçok izlerin olduğu bilinmekte. Osmanlı sonrasındaki yönetimin yasakçı anlayış ve tutumu da ortadadır… Ancak yine de özellikle arkeolojik kanıt arayanlara; bizimde bu sitedeki çalışmalara başladıktan epeyce sonra farkettiğimiz bir Arap dil bilimcinin biri Türkçeye çevrilmiş iki kitabını, özellikle tavsiye ederim. Kendisi Hristiyan Arap olan Prof. Dr. Kamal Salibi’nin (Ö. 2011) yankı uyandıran bir kitabın adı “The Bible Came From Arabia” dır. (Bu kitabı bazı kütüphanelerde bulma olacağı vardır. Bende bu yöntemle bulup bir PDF oluşturabildim) Diğer kitabı ise Türkçeye de Fuat Aydın tarafından çevrilmiş olan “İsa Kimdi? Kudüs Komplosu” kitaplarıdır. Prof. Kamal Salibi o bölgelerde uzun yıllar yaşamış ve Krala danışmanlık yaptığı dönemlerde elde ettiği araştırma olanaklarıyla; Arabistan’ın Asir bölgesindeki halen mevcut yerleşim yerleri ve coğrafi isimler ile Özellikle Tevrat’lar ve İncil’ler deki coğrafi isimleri filolojik olarak ele almış ve tahlil etmiş… Bu konularda sorgulama ve arayışları olanların Kamal Salibi’yi kesinlikle ıskalamamaları gerekiyor.

      Konuyla ilgili ikinci husus ise Metod’dur. Biz bu noktada sitede yaklaşımımızı ortaya koymaya çalıştık. Söz ve yazı olarak aktarılan kaynaklar ile ilgili olarak görüşlerimiz bellidir. Hadis konusuna gelince; Buharinin topladığı 600 bin hadisten el-Camiu’s-Sahih’te naklettiği hadis sayısı ise, muallak, mütabi’, şahid ve mevkuf olanlar dışında mükerrerlerle beraber 7.397’dir. Burada derin bir problem vardır. Buharinin değerlendirme kriterlerine uymayan yüzbinlerce hadis önümüzde olsaydı kendi kriterine göre kaç hadis ayıklarsa ayıklasın ilmi açıdan doğru bir işlem olurdu. Oysa şu anda İslam dünyası ve maalesef Kur’an’ın tüm anlam derinlikleri Buhari’nin algı ve anlayışı ile sınırlandırılmıştır. Bu çerçeve kabul edilemeyecek bir sonuçtur…

      Diğer taraftan sizin ifade ettiğiniz Bekke Mekke ikilemini bu rivayet şüpheciliği üzerinden yorumlamanız da bizce sağlıklı değildir. Zira bir temel olacaksa -ki olmazsa olmaz- bu iddiaları dillendirenlerin kendisine Kur’an’ın inzal edildiği Muhammed (as)’e hayatını geçirdiği bir mekan belirlemeleri gerekir! Yani Muhammed’in; Kabe olarak iddia edilen Kudüs, Petra, Yemen veya bir başka herhangi bir yerde yaşadığını ispat etmeleri gerekir. (Kastedilen buralara gitmiş ve görmüş olması değildir.) Buna; “Muhammedin yaşadığı yerin Kabe olması gerekmez!” şeklinde verilecek cevabın da başka çelişki, soru ve cevapları gerektirecektir… Dolayısıyla şüphe etmeninde bir ilkesi ve metodu olmalıdır…

      Hac ibadeti İbrahim as’dan itibaren kesintisiz devam eden bir vakıadır. İbrahim ve Muhammed (as) arası şüphe ile karşılansa bile -ki biz asla bu şüphede değiliz- Muhammed’den sonrası için Hac farizesinin Mekke’de kesintisiz devamlılığı ortadadır. Emeviler döneminde gerçekleşen ve bölge insanı üzerindeki siyasi bir baskı unsuru olarak Kudüsde Hac görevinin yaptırılması arizi olup Muhammed’in yaşadığı coğrafya ile örtüşen bir karşılığı yoktur. Muhammed (as) diğer resullerin olmadığı kadar (buna İsa’da dahildir)tarihi bir kimliktir. Buradaki devamlılık (içerik bir tarafa bırakılsa dahi) yadsınamaz ve alternatifinin oluşturulması da olanaksızdır.

      Eğer sitemizde e kitap olarak yayında olan SEBT kitabınına bakarsanız Tuva Vadisi ile ilgili olarak ayetler üzerinden ortaya konulan bağlantılar yeterince fikir verecektir. Zira; Mekke, Mekke, Tur, Kabe gibi kavramlar, “Mukaddes Tuva Vadisi” nin unsurlarıdır. Tuva vadisinin mukaddesliği de Musa (as)’ın oraya adım atması ile başlamış değildir. Musa’ya, Mukaddes olan ve mukaddesliği bilinen yere geldiği bildirilmiştir…

      Allah izin verirse bu konuda müstakil bir çalışma gündemimizdedir…

      • Bu cevabınızı şimdi gördüm. Öncelikle şunu belirtmek isterim, arkeoloji biliminin 15.-16. yy’da ortaya çıkması onu bir bilim dalı olarak değersiz yapmaz, takdir edersiniz ki, bilimsel pek çok gelişme günümüze çok yakın bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşmiş, dünyanın yaratılışı, insanların ortaya çıkışı hakkında pek çok gerçeği gözler önüne sermiş; Kuran-ı Kerim’in (Kuran-ı Kerimin şaşmaz gerçek olduğuna iman etmiş olan bizler için bile) o ana kadar anlaşılmaz bazı ayetlerine ışık tutmuştur.

        Ben Mekke’de süregelen arkeolojik çalışmalardan bahsetmedim, hiç böyle bir çalışma olmadığından bahsettim. Bizler Kuranın ışığını doğru yere tutmakla mükellef olan Müslümanlarız,arkeolojinin de içinde olduğu bilim de ışığı yönlendirme konusunda Allahın bize lütfettiği en önemli araç ve Kabe’in Mekke’deki bina olduğuna dair herhangi bir çalışma yok. Altını çizmek istediğim bu idi.

        Haklısınız, o zaman Hz. Muhammed nerede yaşadı? E zaten soru da tam olarak bu değil mi? Bunun cevabını bulmaya çalışıyoruz. Ben de mevcut Kuran dışı kanıtların bu konuda net bir cevap vermediğini düşünüyorum.

        Hadislerin bir kaynak olarak alınamayacağı gerçeğini 3 sene önce nüfus cuzdanı Müslümanlığından kalp Müslümanlığına geçiş yaptığım saniye anlamıştım, sahih ya da değil, benim rehberim asla hadisler olamaz. Ben bir tek rehber bilirim o da Kuranı Kerim’dir.

        Az önce bir başka yorumunuza yazdığım bir cevapta (kusura bakmayın cevaplar karıştı) Tuva Vadisi hakkındaki çalışmanızı okuyacağımı belirttim, az önce de okumaya başladım. Bitene kadar herhangi bir yorum yapamam.

        Son olarak şunu belirtmek isterim: Kabe’nin Mekke’deki bina olması beni ancak mutlu eder zira bin yıllar boyunca sürmüş olması muhtemel bir kandırmacanın kurbanı olmayı asla istemem. Kabenin neresi olduğunu bilmek peygamberimizin kim olduğunu bilmek demektir, peygamberimiz konusunda herhangi bir belirsizlik ise beni en hafif ifade ile ancak çok mutsuz eder.

        Bir noktayı daha açıklığa kavuşturmak isterim; Hz Muhammed sonrası hac görevinin devamlılığı sizin ifade ettiğinizin aksine hiç de açıkça ortada değildir. Daha doğrusu haccın nerede olacağına dair ciddi bir kafa karışıklığının olduğu bir dönem olmuştur.

        Kimsenin amacı Kudusün kutsallığını ispat değil emin olun. Kuranın da dediği gibi Allah doğuların da batıların da Rabbidir. Amaç hayırlarda yarışmak değil mi? Ama gerçek kabul ettiklerimizin gerçek olmamasına dair en ufak bir ihtimal dahi varsa sırf Kudus ya da Petra ya da başka bir yer başka milletlerin tarihleri ile alakalı diye bunları baştan olamaz ilan edemeyiz. Neden çünkü Allah doğuların da batıların da Rabbidir.

        • Selamunaleykum,

          Değerlendirmenizi okuduktan hemen sonra bir yanıt yazamadım… Sadece yanlış anlaşılmamak için bu notu düşmek istedim. Arkeololoji çalışmalarına karşı falan değilim. Sadece Kuran ayetlerine, arkeolojik bulguları da gördükten sonra daha kuvvetli iman etme yöntemini benimsemiyorum!.. Üstelik, tam da bu konuyla ilgili 2003’de yazılmış, (internette mevcuttur) konuyla ilgili eski bir yazım da mevcuttur :-))

          http://hasanmustafaarslan.com/gezmek-uzerine/

          Selam ve sevgiler…

  5. Ve müsadenizle bir şey daha eklemek istiyorum. Size kesinlikle katılmadığım tek bir nokta var; o da Hz Nuh’un Allah’ın kendisini bereketli bir yere indirmesi için dua ederken, toprağın bitirdiklerini kast ediyor olamayacağına dair varsayımınız. Bana kalırsa tam olarak da onu kast ediyordu, zira toprağın bitirdikleri Yüce Allah ile yarattığı kulları arasında güçlü bir bağ çünkü toprağın bitirdikleri Allah’ın yarattıklarına lütfundan en elle tutulur, en gözle görülür ikramı. Bu dünyadaki mevcudiyetimizin devamı için Allah’ın bize bahşettiği en büyük mucize toprağın bitirdikleri. Bizi de topraktan yarattı Allah ve bize lütfettiği rızıkları da her gün, hem de gözlerimizin önünde topraktan yaratıyor. Dolayısı ile Hz Nuh’un duasından Allah’ın lütfundan nasip dilemesinden daha doğal ne olabilir. Hz Nuh’un tufan sonrası Kuran tarafından insanlığın ilk evi/mabedi tabir edilen yere indirildiğine ben de inanıyorum. Çünkü Kuran gereği peygamberler arasında böyle bir devamlılık olduğu çok aşikar. Ama Mekke’nin böylesine bereketli bir yer olmadığı da hepimizce malum. Bence tüm bunları hiçbir beşeri menfatin pusulamızı yanlış bir yöne yönlendirmesine izin vermeden bir kez daha okumak zorundayız. Bunu herşeyden önce Yüce Rabbime borçluyuz. Ama tabii ki yine de herşeyin en iyisini Yüce Rabbim bilir. Bizi doğrunun şahidleri ile beraber yazması en büyük temennimiz.

      • Sabırsızlıkla bekliyorum. Bu konunun çok uzun bir süredir benim de kafamı meşgul ettiğini, Kuranı Kerim ışığında, Allah’ın bana öğrenmeyi nasip ettiği farklı dillerden pek çok kaynağı (asıl kaynağın Kuranı Kerim olduğu gerçeğini hep aklımda tutarak, okuduğum her şeyi Kuranı Kerim ışığında değerlendirmeye elimden geldiğince gayret ederek) okuduğumu ve peygamberimizin vefatını takiben, Kuranı Kerimin Arapça indirilmiş olmasından istifade ederek, o sırada ortaya çıkan Arap devletinin milli dini haline getirmek amacı ile İslam dininin (tabirimi lütfen mazur görün) eğilip bükülmüş olacağı ihtimali beynimi kemirip duruyor. Yüzyıllarca Yahudileri yapmakla suçladığımız şeyin kurbanı olduysak eğer, Allah bunun hesabını hepimizden sorar. Böyle en ufak bir ihtimal bile varsa, sorgulamak gerçek İslam dinine göre yaşamaya çalışan bizlerin Allah’a en büyük borcudur. Kuran’da yazılanlarla, Arapça kaynaklar arasında bariz çelişkiler var. Tarihin akışı ile Arapça kaynaklar arasında bariz çelişkiler var. Bu çelişkilere işaret eden elbette ilk bizler değiliz. Ama ne zaman ama Kuran böyle demiyor dense, yok aslında orada şunu demek istedi diye öne sürülen, çoğu rivayetten öteye geçmeyen açıklamalar da ne tarihi gerçeklerle ne de (en önemlisi) Kuran’da anlatılan din ile örtüşüyor. Mekke ve Kureyş İslam dininin yayılmasında rol oynadığı gerçeğini inkar edemeyiz. Çünkü sırf Kureyş’e atfeldilmiş bir sure var, Mekke’nin adı Mekke olarak Kuranı Kerim’de geçiyor, Ebu Leheb’den bahsediliyor. Ama bence Mekke ve Kureyş’in rolü bize anlatılandan farklı idi. Hatta açıkça yazacağım Hz Muhammed Kureyş’ten değil idi. Size bir yorumda linki gönderilen makalenin orijinalini ve kaynak olarak kullandığı makaleleri de okudum. Hatta zaten çıkış noktam önce Bakara Suresi 144. Ayet sonra da bu makale oldu. (Bu arada makalenin tercümesi bence çok iyi değil). Geçen yazdan beri arkeolojik, antropolojik, tarihsel (Arap kaynakları da dahil) ne bulduysam okudum. Demem o ki, bu hevadan bir şüphe değil. Allahın selameti hepimizin üzerine olsun ve bizi doğru yöne yönlendirsin inşallah.

    • Selamunaleykum,
      Mümin 23/29 da geçen Nuh’un duası hakkında sizinle aynı kanaatte olmamız bizce mümkün değildir. Bunu destekleyecek hemen şu ayetleri belirtebilirim.

      Bakara 2/61; “Bir ara şöyle demiştiniz: “Musa! Tek çeşit yemeğe katlanamayacağız; Rabbine (Sahibine) yalvar da bize toprak ürünlerinden sebze, hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan bitirsin!” O da “Üstün olanı alt seviyede olanla değişmek mi istiyorsunuz? İnin Mısıra (اهْبِطُوا مِصْرًا), istediğiniz şeyler orada var!” dedi…..”

      Bu ayet toprağın çıkardıklarını değersiz kılmıyor ama Allah’ın bereketinin (mübarek) kıldığının yanında daha aşağıda olduğunu açıkça söylüyor. Musa’nın İsrailoğullarını Tuva Vadisinden başka bir yere götürmesi ayetlerin akışından mümkün değildir. (Bkz. SEBT kitabı sitemizde mevcut olup baskılı hali mevcuttur. İnternetten bulunabilir). Ayrıca şu aşağıdaki ayet de hem bu hem de Mekke ile ilgili kanaatinizi desteklemiyor…

      İbrahim 14/37; “Rabbimiz! Ben soyumdan bir kısmını senin dokunulmaz Beytinin yanında, bitkisiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz, namazı tam kılsınlar diye öyle yaptım. İnsanlardan kiminin gönlünde onlara karşı özlem uyandır. Bir de onları birtakım ürünlerle azıklandır; belki görevlerini yerine getirirler.”

      Ayet açıkça dokunulmaz o beytin bitkisiz ve verimsiz bir vadi olduğunu söylüyor…

      Nuh’un gemisi, duası paralelinde arzu ettiği o bereketli yere inmemiştir… Zira o bereketli kılınmış (3/96-97) yer bir vadidir. (17/37) Oysa Nuh’un gemisi yüksek bir yere oturmuştur ve İbrahim (as)’a kadar da kaybolmuştur…

      Hud 11/44; “Ey yer! Suyunu yut! Ey gök sen de açıl!” dendi. Sular çekildi, iş tamamlandı, gemi Cudi’nin üstüne oturdu ve şöyle dendi: “Yanlışlar içindeki o topluluk olmaz olsun.”

      Şöyle bir tez ileri sürülebilir. (Bu sadece kuvvetle tahminimizdir. Üzerinde çalışmayı gerektirmektedir.) Gemi Mezopotamyanın Kuzeyinde dağlık bir bölgeye oturmuştur. Nuh istikamet takip ederek bu yeri aramıştır. Ancak bulamayıp Arabistanın güneyine yani Yemen’e kadar inmiştir. Bu bölgede ikamet edilmiş ve İrem de burada kurulmuştur. Ad ve Semud burada semirmiş, bilgi ve teknolojileriyle (Fecr 89/7-8) kendilerini Allah’ın ayetlerinden müstağni saymışlardır… (Başta da dediğim gibi bu R. Demir ve benim arkasında durduğumuz görüştür.)

      • Cevabınız için çok teşekkür ederim.

        Ama yorumunuzdan anlamadığım bir iki nokta var. Lütfen yanlış anlamayın amacım eleştirmek değil (Kuran-ı Kerim’i anlama sürecimin henüz çok başında olmam nedeni ile) bazı kafa karışıklıklarımı size yöneltmek:

        1) Allah’ın Mukaddes Evi’nin bulunduğu elverişsiz vadinin Mekke olduğuna dair elimizdeki Kuran-i kanıt nedir? Bunu Hz. Nuh’un gemisinin indiği yer bereketli idi/değildi sorusundan bağımsız olarak soruyorum. Ben de sizin gibi Hz Nuh’un gemisinin indiği yerin izini kaybetmiş olabileceği ihtimalinin yüksek olduğunu/geminin Yemen’e inmiş olmama ihtimalinin ise buna mukabil daha düşük olduğunu düşünüyorum. Bir önceki yorumumda İbrahim Suresi 37. Ayet’i gözden kaçırdığımı da kabul ediyorum. Ama yine de bu bereketsiz vadinin Mekke olduğunu gösterir bir Kuran’i delilimizin olmadığını düşünüyorum (Mekke’deki mabette Hz. İbrahim’in orayı mabet edindiğine dair herhangi bir arkeolojik kanıt olmaması, kanıt olarak gösterilen herşeyin rivayet kaynaklı olmasını bir kenara bırakarak yazıyorum bunu. Neticede arkeolojik kanıt dediğiniz de zamanla silinir ve herşeyden önce insan yorumuna dayanır. Onun da güvenilirliği bir yere kadar farkındayım).

        2) Hz İbrahim’in Kuran’da sözü geçen bitkisiz vadiye yerleştirdiği “soyumdan” dediği kişiler kimler? Hz İbrahim’in “soyumdan” dediği bu kişilerim Hz İsmail’in annesi olduğu iddia edilen Hacer isimli kadınla Hz İsmail’e tekabül ettiğini mi varsayıyoruz? Eğer öyle yapıyorsak, biliyoruz ki Hz İsmail ve annesi olduğu iddia edilen Hacer’e dair Kuran’da herhangi bir bilgi yok. Bildiğimizi düşündüğümüz her şey rivayet kaynaklı. (Hz İsmail ve Hacer rivayeti hakkında epeyce bir çalışma mevcut, henüz okumaya fırsat bulamadım). Size bir yorumda linki bırakılan ve benim de Bakara suresi 144. Ayet ile birlikte araştırmalarıma ön ayak olan “Where was Mohammad” (Hz. Muhammed Neredeydi?) başlıklı yazıda “soyum” kelimesinin Hz Lut’a tekabül edebileceği ihtimaline değiniyor, ki Allah’ın elçilerinin Lut kavmi hakkında haber vermeye geldiklerinde Hz İbrahim’in duyduğu endişeden, Hz Lut ve Hz İbrahim arasında yakın bir ilişki olduğunu çıkarabiliyoruz (Yahudi kaynakları ikisinin kuzen olduğunu söylüyor ama gerçeği Allah bilir). Ama demem o ki, Lut kavmi bize Hz İbrahim’in soyumdan dediği kişileri yerleştirdiği bu bitkisiz vadi konusunda bir pusula teşkil edebilir mi?

        Bakara Suresi 61. Ayet hakkındaki yorumunuza gelince (ki bu ayet de kafamı oldukça meşgul eden bir diğer ayettir): ben Kuran-ı Kerim’in en önemli (ama ne yazık ki en az üzerinde durulan) mesajlarından birinin de insanın bu dünya üzerindeki gıdalanması ile alakalı mesajlar olduğunu düşünüyorum. Özellikle kendine Müslüman diyen kitle, Kuran-gıda ilişkisi deyince genelde helal-haram ayrımı üzerinde durup, önemli olan tek şeyin domuz eti, leş ve kan yememe olduğunu savunup konu üzerinde etraflıca düşünmeye gerek görmüyor. Oysa bir önceki yorumumda da ifade ettiğim gibi, rızık-gıda Yüce Allah’ın dünya serüvenimiz boyunca bize lütfettiği en büyük ikram ve bize lütfunun en elle tutulur gözle görülür hali. Dolayısı Kuranı Kerim’de insan gıdasına dair ile helal-haram ayrımından daha fazla ve daha derin mesajlar var. Sözü geçen ayet de o mesajlardan biri bence. Eğer insan beslenmesinin evrimine bakacak olursanız, avcı-toplayıcılıktan Tarım Devrimi’ne ve günümüze kadar gelen süreçte hep insanın Allah’ın verdiğinden daha fazlasını istediği, bu uğurda üzerinde yaşadığı gezegene sonuçlarını düşünmeden müdahele etmekten çekinmediği bir evrim göreceksiniz. Sözü geçen ayet de işte insanoğlunun bu aç gözlülüğüne işaret ediyor. Doğanın bize sundukları ile yetinebilecekken, Allahtan bizim için topraktan daha fazlasını bitirmemizi istememizi, bunun için bize sunulan kaynakları sonuna kadar zorlamamızı anlatıyor. Bu anlamda bu ayet Yahudilerin geçmişte yaşadıkları bir kıssadan gelecekteki insanlara yani bizlere neler olacağını bildiren bir haber aslında. Biz de şu an Allah’ın bize toprak vasıtası ile verdiklerinin en fazlası ne ise onun peşinde değil miyiz?

        Dolayısı ile bu ayetin Hz Nuh’un gemisinin bereketsiz bir yere inmiş olabileceğine ne şekilde bir kanıt teşkil ettiğini, ben kendi okumam çerçevesinde, anlamakta zorlanıyorum. Ama tüm bunlar bir yana, Tuva Vadisi ile daha çok şey okumam gerektiğinin de farkındayım.

        Allahın selameti üzerinize olsun.

        Bu konudan bağımsız olarak Musa’nın kavminin Allah’ın kendilerine indirdiği

  6. Yazıları sindirerek okumam biraz vakit aldığından ancak cevap yazabiliyorum kusura bakmayın lütfen. Her iki yazıyı da büyük hayret ve takdirle okuduğumu belirtmek istiyorum. Arapça bilmediğimden 3 senedir pek çok farklı meal ve tesfir kullanarak Kuran-ı Kerim’i okumaya çalışıyorum. Her iki yazı da hem kafamdaki pek çok soru işaretinde haklı olduğumu hem de Kuran’a yaklaşma yöntemimi değiştirmem gerektiğini gösterdi. Şöyle ki, Kuran-ı Kerim’in eksiksiz, zamansız, evrensel, insanlığın dünya tecrübesi ile alakalı her türlü meseleye değinen bir rehber olduğuna Allah’ın izni ile 3 sene önce iman edip, Kuran’ı kendimce güvenilir meal ve tesfirlerden okumaya başladığım an, Yüce Allah’ın bizlerden istediği üzere, insanlığın dünya serüvenini daha iyi anlamak için bilimsel,sosyolojik, tarihi, antropolojik, arkeolojik kaynaklara da yönelmem gerektiğini idrak etmiştim. Daha önce de dediğim gibi, hep Kuran’ın ışığında ve rehberliğinde olmak kaydı ile. Bazı bağlantıları kurmakta zorlandığımda, bunu kendi bilgi ve idrak eksikliğime veriyordum. Yazıları okuyunca anladım ki, Kuran’ı orijinalinden de anlayabilmek için daha çok çaba göstermem gerek ve kurmakta zorlandığım bağlantıların sebebi çoğu zaman okuduğum meallerdeki muhtemel anlam kaydırmaları. Tabii ki, pek çok konuda bilgi eksiğim var ama Allah’ın izni ile bu bilgi eksiklerini tamamlayabilecek olanaklarım da mevcut. Asıl yapmam gereken Kuran’ı biraz daha dikkatli okumak. Kabe ile araştırmalarıma da bu gözle devam etmeye gayret edeceğim, o yüzden linkini verdiğiniz he iki yazı da benim için çok faydalı oldu. Allah sizden razı olsun ve Allah’ın selameti hep üzerinizde olsun.

    • Selamunaleykum,
      Öncelikle şunu birkez daha vurgulayalım. Biz bir ikna odası oluşturup insanlara doğru bilgileri(!) empoze eden bir konumda asla değiliz… Bilakis bu yaklaşımlardan irite olanlardanız. Dolayısıyla günün sonunda tümden aynı fikirlerde olmak da takdir edersiniz ki doğal bir sonuç değildir…

      Cin 72/5; وَأَنَّا ظَنَنَّا أَنْ لَنْ تَقُولَ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اللَّهِ كَذِبًا Biz sanıyorduk ki insanlar ve cinler, Allah’a karşı yalan söyleyemezler.

      Bu ayet iyiniyetli olduğu varsayılan yaklaşımların da belli bir şüphe ile karşılanması gerektiğini sanki söylüyor. Ancak şüphelerin de disipline edilmesinde, yarar olmalı!.. Biz o sebeple metot konusunu önemseyerek çalışmalara başladık. Bir açıklama karşısında özellikle ilim erbabının Ben katılmıyorum! ya da Ben öyle düşünmüyorum! şeklinde kurdukları cümlelerin ardından katılmama gerekçelerini metne (ayetlere, ayetler ile bağlamlarına, gramere) dayandırarak ortaya koymaları gerekmektedir. O zaman sonuç odaklı bir tartışma gelişebilir. Aksi durumda konu fikirler ve taraftarları arasındaki didişmeye dönüşüyor. Ömrünü bir konuya atfetmiş insanlardan öğrenilecek şeylerin olması elbetteki doğaldır ancak bu onların dokunulmaz oldukları anlamına gelmez. İlahiyat alanında ömrünü tüketen hatta geçimini bundan sağlayan insanların ortaya bişeyler koymamış olması akla ziyandır. Açıklanmış ve kolaylaştırılmış ve son derece kurallı bir dil ile önümüze konmuş olan kitabın; asırlar sonra çözülememiş, mücmel kalmış, dondurulmuş, çelişkiler yumağına döndürülmüş halde olması, geçimini ve şöhretini din üzerinden sağlayan bu ilahiyatçı ve ulemanın boynuna yüktür…

      Yazıların arasında bir anda acayip gelen tezler, okuyucuda bazen tepki ve şüphe oluşturabiliyor. Bu tezlerin tamamı hakkında oldukça detaylı bir arka plan çalışması oluşturmaya kendimizce çalışıyoruz. Gelen eleştiri ve yapıcı sorular bu tezlere ayrı pencereler açabiliyor. Bu katkılar çok önemli bir nimet!.. Amacımız tamamen Kur’an’ı anlamak. Herşeye aynı anda yeterli derinlikte eğilmek söz konusu olamayacağından bazı konuları önceleyerek hareket edilmektedir. Detaylandırılan çalışmalar herhangi bir telif konulmadan paylaşılıyor. Şimdilik elimizden gelen budur…

      Allaha emanet olunuz…

      • Amacımızın aynı olduğu, yani tamamı ile Kuran’ı anlamak olduğu konusunda benim hiçbir şüphem yok. Hiçbir şekilde sizin kimseyi herhangi bir şeye ikna etmeye çalıştığınızı düşünmedim. Açıkçası bunca zaman sonra nihayet benimle aynı dili konuşan birilerini bulduğum için de çok memnun oldum. Sebt kitabınızı da okumaya başladım. Kuranı analiz etme şekliniz, diğer kutsal kitaplarla karşılaştırma yoluna gitmeniz önünde ancak saygıyla eğilebilirim. Eğer bunun aksi yönünde bir intiba bıraktıysam çok üzülürüm. Kuran’ı anlama amacı ile her biri farklı bakış açısı ile yazılmış (Kuran’a iman etmeyen insanların çalışmaları da dahil) hatırı sayılır sayıda çalışma okumayı nasip etti bana Allah. Yine de yolun çok başında olduğumu düşünüyorum. Sebt kitabınızın bir müddettir beni en çok heyecanlandıran, işte budur dedirten bir çalışma olduğunuzu yazmak için açtım bilgisayarımı ama sanırım dün benim yorumumdan kaynaklanan (haklı) bir yanlış anlama oldu. İslam hakkında derin bilgi edinmenin Ramazan da iğne oldum orucum bozulur mu seviyesinde olan bir ülkede sizinki gib bir çabayı nasıl takdir etmeyebilirim. Allah razı olsun demekten başka ne yapabilirim ki.

        Ben sadece şunu demek istedim: sizin çalışmalarınızı okumayı tamamlayınca, evet sizin dediğiniz doğrudur demeye hazırım. Doğruyu olması gerektiği gibi bir tek Allah bilir, hepimiz idrakimiz elverdiği ölçüde Allahın bize bildirdiği kadarının peşindeyiz, öyle değil mi? Dolayısı ile Allahın bize lütfedip bildirdiğini kabul etmekten başka ne gelir elden. İş ki, doğru rehberleri bulalım. Ben sizin (en azından benim açımdan), evvel Allah ve Kuranı olmak üzere, o rehberlerden olabileceğinizi düşünüyorum.

        Bu şekilde karşılıklı cevap yazma şeklinde olunca olay polemiğe dönme riski taşıyor ne yazık ki. O zaman şöyle yapalım, ben de öğrendiklerimi daha sistematik bir şekilde kağıda dökmeye çalışayım (ki uzun zamandır yapmak istediğim bir şeydi bu, sadece nasıl olacağını kestiremiyordum, bana bu konuda da çok fikir verdiniz, Allah bir kez daha razı olsun). Ve sizinle paylaşayım. Yorum olarak da olur ama doğrudan size de gönderebilirim. Sadece bunun için biraz zaman verin bana. Hatta o zaman gerçek adımla göndereceğim söz:)

        Bugün Sebt kitabınızı bitirmeyi ümid ediyorum. Allahın selameti üzerinize olsun.

    • nebi resul arasındaki tek fark şu her nebi resul değildir am her resul nebilerdendir.nebi değeri yükseltilen manasındadır en düz anlamıyla,resuller değeri yükseltilen,değerli kılınan ve zaten kuran da bildirilen soy kütükleri içinden seçilen-yetiştirilen nebilerdir. adem ve oğulları,nuh,ibarahim,yakup vs. bunlar ali imran 33 34 de belirtildiği gibi aynı zürriyetten gelme kişiler ve bu resullerin soyu nebi soyu ama içlerinden bir kısmı vahye ve risalete muhatap kılınıp resulluk makamına geldi

  7. Abi bu kutsal topraklar meselesinde malesef geldiğimiz nokta yakın zamanda geleceğimiz ihtimali görünen noktanın çok düşük bir seviyesinde,yakın zamanda yeni mescidi dırarlarımız olacak ve bunları gerçekleştirecek olanlar malesef ”kuranda kuran” diye tayfa eliyle olacak,şu an için petra dışında birde istanbulumuz oldu 🙂 Malesef tüm söylemlerini ve konumlarını ”kuran” yeter derken kurana sadık kalmaktan,onu onunla anlamaya çalışmaktan ziyade mevcut fraksiyonlara düşmanlık ve onların her aktardığını red üzerine kurgulayan bir kesim oluştu,bu kesim rivayetleri çöp diye adlandırırken hatta rivayetler dışında tüm islam tarihi dökümanlarını tamamen geçersiz kaynak sayarkn diğer yandan kendi çıkarımlarına delilleri tevrat,incil,bizanslı bir tarihçi,falanca arkeoloji buluntuları,filanca araştırma yazısı v.s yerlerden tartışılmaz gerçeklermiş gibi almaktan çekinmiyorlar.Kafalarında bir kurgu oluşturup bunu kurana onaylatmaya çalışıyor ve müşteri bulma konusunda hiç sıkıntı yaşamıyorlar.Allah zeytine yemin ediyor o zaman zeytinburnundan bahsediyor,yakupun 11 oğlu vardı,onlara farklı kapılardan girin dedi,istanbulun on iki kapısı var o zaman o yer istanbul,musa iki denizin birleştiği yerdeydi,yani istanbulda v.s gibi acaip iddiaları dayanak noktası alıp itiraz edincede kafirlikle müşrilikle falan suçluyorlar ve bunların hepsi sözüm ona kurancı.çok zor işimiz çok zor

  8. Dünyada 7 büyük Kabe vardır Mekke Kabesi bunlardan biridir. Petra eski zamanda bütün Tanrıların tapınağının bulunduğu yerdi ( Panteon). İbrahim Peygamber makamı oradadır. Şimdiki Mekke şehrinde Kabe dışında hiç bir tapınak yoktur. Elif , Lam , Mim. Ra, Tarık, Duşhara, Adad….
    Sen Tarıkın ne olduğunu nereden bileceksin….:)

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*