Kur’an’ın Çözümsel Yapısı Hakkında Temel Kabuller (BİLDİRİ!)

İlk olarak; “Kur’an, Allah’ın kelimeleridir!”[1] kesin ön kabulünü ortaya koyalım.

Bu ön kabuller önemlidir! O’na tabi olanların O’nu nasıl tarif ettiklerini ortaya koyması ve görüşlerini anlaşılır kılacak sınırları belirlemesi için; herkes tarafından incelenebilir, şeffaf bazı ön kabullerin yapılmış olması gerekmektedir…

  1. Kitaptaki kelimeler, kelimelerin yerleştirilmesi, düzeni ve kuralları tamamen Allah’ın eseridir.
  2. Kur’an’da çelişki[2] söz konusu değildir.
  3. Allah, kitabında; anlam açısından birilerinin doldurabileceği türden bilinçli boşluklar bırakmamıştır. Allah, açıkladım dediği kitabının içinde hariçten birilerinin yorumlarına ihtiyaç gerektirecek boşluklara asla yer vermediği gibi, insanların edebi eserlerinde yaptığı ve yanlış anlamlara (iveç) çekilebilecek türden edebi sanatlara da başvurmamıştır.[3]
  4. Kur’an’ın yine Kur’an ile anlaşılması bir zarurettir.
    • Kur’an, Arapça olarak indirilmiş bir kitaptır.[4] Dolayısıyla Arapça’nın tüm temel kuralları, kitabın anlaşılma mekanizmasını oluşturur. Ancak bu kurallar doğrultusunda oluşan anlamlar belirleyicidir. Allah kuralsız konuşmamış, kavramlarını gelişi güzel ve kuralsız seçmemiştir. Dolayısıyla ancak gerçeğin ta kendisi olan Kur’an, insanların çeşitli gerekçelerle verebileceği yanlış anlamları yine kendisi düzeltebilecek yapıdadır.
    • Kur’an sadece ve sadece Kur’an ile açıklanabilir! Bir yazarın eserindeki  herhangi bir detayı, bir başkasının kitabında aramak beyhudedir. İhtiyaç duyulan bilgi geçtiği kitapta yoksa bu yazarın eksikliği sayılır… Bilineceği üzere sıklıkla kullanıldığı için ehemmiyet verilmeyen İsm-i Mevsul’ler (ilgi zamirleri), gramer kuralı olarak metin içinde marife isimlerin yerine kullanılırlar. Bu zamirlerin görevi, önceden anlatılmış olanı sonraki cümleye (sıla cümlesine) bağlamaktır. Sırf bu gramer kuralı dahi bir kitabın içindeki bilginin ancak o kitap içindeki bilgi ile açıklanmasını zorunlu kılmaktadır. Aksi halde araya başka açıklayıcıların girmesiyle, aracıların keyfî açıklamalarına mahkum edilen manalar, tüm orijinalliğini yitirecektir
    • Kur’an insanların yazdığı metinler gibi giriş gelişme sonuç mantığı ile benzeşmez. Ezel ve ebed olan Allah’a, nasıl ki başlangıç ve son izafe edilemezse aynı şekilde Kur’an’ın da başını ve sonunu belirlemek mümkün değildir. Ayetlerin başlangıcını ve bittiğini gösteren mevcut sıralamalar, onun iki kapak arasına konuluyor olmasının bir tezahürüdür. Kur’an’da önemsiz gibi duran hatta kimi durumlarda zaid (artan, fazlalık) sayılan İsm-i Mevsûl’ler bu sıralamaları alt üst edecek yapıdadır. Çok sayıda İsm-i Mevsûl; bazen haber verdiği konunun muhatabını bazen de muhatabın haber ile ilgisini tüm Kur’an içinde aramayı ve tüm Kur’an ayetleri (öncesi ve sonrasındaki) ile bağ kurmayı zorunlu kılar. Hem İsm-i Mevsûl’lerin konumlandırma biçimlerinin gereği, hem de Kur’an’da çok sayıda yer alan marife ibareler; Kur’an’ın yine Kur’an ile açıklanmasını bir zaruret haline getirir.
  1. Kur’an’da gramer hataları yoktur. Tek bir harf bile gereksizanlamsız, boşluk doldurur mahiyette amaçsız değildir. Kâinattaki nesnelerin durdukları yerleri nasıl ki Allah belirlemişse, Kur’an kelimelerinin durdukları yerleri de Allah belirlemiştir. Yüce Allah kelimelerini Arap diline, harf, isim ve fiil olarak koymuştur. Kelimelere yüklenen anlamı kendisi belirlemiş ve bu anlamları Kur’an bütünlüğü ile korumuştur.
    • Allah, kitabında; metin kurgusu açısından birilerinin doldurabileceği türden bilinçli boşluklar bırakmamıştır. Yani anlamaya çalışanın kafasındaki kurguya ihtiyaç gösteren bir harf’i cer’in metin de olmaması durumunda metinde olmayan o harf’i cer varmış gibi anlam verilemez. Ya da tersi olarak bir harf’i cer’in var olması durumunda o harf olmasa da olur, anlama bir katkısı yoktur diyerek yok sayılamaz.
    • Bu kurallar çerçevesinde; Kur’an’daki kelimelerin zaman, eylem, tanım, hal ve failleri ifade eden her ibaresi aynıyla karşılanmak zorundadır. Yani; mazi (geçmiş zaman) bir fiil, müzarî (geniş, şimdiki gelecek zaman) olarak (ya da tersi) değiştirilip anlamlandırılamaz. Aynı şekilde isim olarak gelen bir ibare fiil, fiil olarak gelen bir ibare de isim haline dönüştürülemez. Keza erkek (müzekker) ve dişil (müennes) ibarelerdeki bu özellikler hiçbir durmda kuralsız olarak değiştirilemez. Kelimelerin zamirlerinin metne katkısı olmadığı düşünülerek görmezden gelinemez, metinde olmayan bir zamir de eklenemez. Çünkü zamirler de isim gibi olup isimler için geçerli kurallar onlar için de geçerlidir.
  1. Kitapta geçen farklı kelimelerin aynı manaya geldiği düşünülemez. Farklı her kelimenin anlamı birbirine ne kadar yakın olsa da mutlaka ince bir ayrımı işaret ediyor olmalıdır.[5] Bu ince aralıklar anlam açısından çok büyük derinliklerin giriş kapılarıdır.
  2. Her söz kıymetini sahibinden alır!.. Dolayısıyla Allah’ın hiçbir sözü, bir beşerin onayını gerektirmez. Üstünlük ancak denk olanlar arasındadır. Dolayısıyla her türlü beşer unsuru içeren hadis, rivayet ve İsrailiyat; Allah’ın sözünün üstünde, O’nun ispatı için delil olarak ileri sürülemez.
  3. Kur’an üzerinde her ne seviyede olursa olsun yapılan çalışmalar ve sonucunda elde edilen çıkarımlar bir bakış açısıdır. Asla Kur’an’ın kendisi olamaz.[6]

Yukarıda sıralananlar yakından incelendiğinde, bu kabullerin Evrenselci bir anlayışın Kur’an’a yaklaşım biçiminin temel unsurları olduğu görülür. Kur’an’a tabi olması gerekenlerin O’nu nasıl tarif ettiklerini ortaya koyması önemlidir.

Kur’an’a ait çeşitli görüşler hakkında olası tartışmaların aynı düzlemde yapılabilmesi için bir anlayışı ortaya koyan çerçevenin oluşturulmasının gereği vardır. Bu kabullerin birine ya da bir kısmına itiraz söz konusu olabilir. Ancak itirazlar bu kabulleri değersiz kılamaz. Zira sıralananlar aynı zamanda herhangi bir metnin, bir başka dile çevirilmesi ve anlam verme metodunun da temel ilkeleridir. Kur’an özelinde bu ilkeler daha da detaylı hale getirilebilir…

[1]Bkz. Hicr 15/9

[2]Bkz. Nisa 4/82

[3]Bkz. Hud 11/1-2; Kehf 18/1

[4]Bkz. Yusuf 12/2; Rad 13/37; Nahl 16/103; Ta Ha 20/113; Zümer 39/28; Fussilet 41/3; Şura 42/7; Zuhruf 43/3

[5]Bu kural hem Arapça’ya hem de diğer tüm dillere ait temel bir kuraldır.

[6]Bkz. İsra 17/88

14 yorum

  1. Merhaba. Kuran’da farklı kelimeler aynı anlama gelemez. Kabul.. Peki aynı kelime farklı anlamalara gelebilir mi? Gelir diyorsanız ilk önermeden farklı hangi delile dayanıyorsunuz?

  2. MERHABA AYKUT

    Dünyadaki tüm dillerde olduğu gibi Arapça da kelimeler birden fazla anlama gelebilir. Kur’an’da da bir kelimenin bir yerde başka diğer yerde daha başka anlamlara gelen bir çok kelime vardır. Fakat hiçbir kelime kuralsız ve içinde bulunduğu cümleden kopuk olarak farklı anlamlara gelemez. Hatta bazen bir yerde kelime hakiki manasında geldiği gibi diğer bir yerde aynı kelime mecaz anlamına da gelebilir. İstediğiniz delil nedir tam anlayamadım. Delil her kelimenin içinde bulunduğu cümlede bulunmaktadır. Mesela size şu an hala üzerinde çalıştığımız Yusuf suresindeki bir kelimenin farklı yerlerdeki kullanımlarının cümle içindeki durumuna göre farklı manalara geldiğini örnek verebilirim.
    Yusuf suresinin 31. ayeti Yusuf’un güzelliğine hayran kalarak ellerini kesen kadınlarla ilgilidir. Bu ayet şöyledir.

    Yusuf 12/31
    فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ ۖ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلَّهِ مَا هَٰذَا بَشَرًا إِنْ هَٰذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ
    Dedikoduları kadının kulağına gelince davetçiler gönderdi. Onlara portakal hazırladı; her birine bir bıçak verdi. Sonra Yusuf’a: “Haydi yanlarına çık” dedi. Kadınlar Yusuf’u görünce büyülendiler ve ellerini kestiler. Dediler ki “Olmaz böyle şey Allah için bu insan değil, olsa olsa değerli bir melek olur.”

    (Bu meal Abdulaziz Bayındır mealinden alınmıştır fakat bakacağınız tüm mealler ayeti bundan farklı çevirmemişlerdir)

    Şimdi bu meale (ve diğerlerine) göre ayette geçen وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ bu ibare “ellerini kestiler” şeklinde çevrilmiştir. Ayetin bütünlüğüne bakıldığında mealler şöyle bir manzara çizmektedir. Yusuf’un dillere destan güzelliğini gören kadınlar ona o kadar hayran kalmışlardır ki ellerindeki bıçakla meyve yerine ellerini kesmişlerdir. Her ne kadar bu kesmenin ne derecede bir kesme olduğu açıklanmamış ise de anlaşılan kadınların bıçakla ellerini yaralamalarıdır. Yani ellerini kesip koparmamış sadece yaralamışlardır.

    Fakat ayete dikkatle bakıldığında kadınların ellerini kestikten sonra herhangi bir acı hissettiklerine dair en ufak bir emare yoktur. İbarede geçen KATTA’NE fiilinin hem Kur’an’daki kullanımlarına hem de sözlük manalarına bakıldığında bu kelimenin anlamları arasında basitçe yaralamak manası yoktur. Fakat bu kelimeye burada basitçe yaralamak manası veren mealler aynı kelimenin geçtiği şu ayete gelince yaralamak değil, kesip koparmak manası vermişlerdir.

    Maide 5/38
    وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِنَ اللَّهِ ۗ وَاللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
    Erkek hırsız ile kadın hırsızın ellerini kesin ki kazandıklarına karşılık bir ceza, Allah tarafından bir caydırma olsun. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır.

    Aynı meal bir kelimeye bir yerde kelimenin anlamları arasında olmamasına rağmen basitçe yaralamak manası verirken, diğer yerde hırsızın elini kesip koparma manası vermiştir. Şimdi bu durum, “kelime birden fazla anlama gelebilir” şeklinde açıklanabilir. Fakat kelimenin birden fazla anlama geldiğinin delili işte böylesine ilkesizlikler ve kuralsızlıklarla olmamalıdır. Eğer Yusuf suresindeki kullanımda “ellerini kestiler” derken basitçe bıçakla yaralamak kast etmişseniz (ki kesinlikle bu kast edilmiştir) o zaman hırsızın ellerininin kesilmesini söyleyen ikinci ayete de “erkek ve kadın hırsızın ellerini basitçe yaralayın” manası verme zorunluluğu vardır. Bu göstermektedir ki her iki ayette kelime aynı manaya gelmemektedir.
    Her dilde kelimelere mana verirken öncelik kelimelerin kast ettiği ilk asıl manalar olmak zorundadır. Fakat kelimelerin cümle içindeki kullanımlarında fiziki olarak mana vermemizi güçleştiren emareler varsa, bu durumda kelimelerin kast ettiği manaların mecaz olma durumu gündeme gelmektedir.
    şimdi Yusuf suresindeki قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ “ellerini kestiler” ibaresine baktığımızda bu kelimeden sonra acı duyması gereken kadınların acı çektiklerini gösteren hiçbir delil yoktur. Tam tersi kadınlar konuşmaya devam etmektedirler. Bu durumda bu kelimenin mecaz manaya gelmiş olması kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Zira bu ibarenin asıl anlamı basitçe elleri yaralamak değil, elleri kesip koparmaktır.
    Bu durumda aynı kelime birden fazla anlama gelmiş olmaktadır.
    Bu kelimenin mecaz anlamında kullanıldığı yer sadece burası da değildir.
    Mesela;
    Bakara 27; Allah’ın birleştirilmesini emrettiği bağları kesmek.
    Bakara 166; İlişki kesmek
    Ali İmran 127; Kafirlerin kökünü kesmek.
    En’am 45; Zalim toplumun ardını kesmek.
    Araf 168; bir toplumu kesip parçalamak.

    Örnekler çoğaltılabilir. Sorunuza dönecek olursak: Bir kelime birden fazla anlama gelebilir. Fakat o kelimenin nerede hangi anlamda olması gerektiğinin tespitinin yine Kur’an’dan yapılması gerekmektedir.

    Yakında yayınlamaya başlayacağımız Yusuf suresiyle ilgili yaptığımız çalışmada bu yönde bir çok örnek bulunmaktadır.
    Gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederiz.

    • Öncelikle benim söyleyeceğim konu dışında olacak ama emin olunuz kafamı o kadar kurcaliyorki kimse adam akıllı açıkamamis ahzap suresi 50 ayeti peygambere neden böyle bir ayrıcalık tanınıyor bir sebebi varmı peygamberimizin hz aise ile evliliğin sebebi lütfen sizden ricam yorumlariniza ihtiyacım var

      • Ey Nebi! (Şu sayılanları) özel olarak sana helal kıldık: Mehirlerini verdiğin eşlerini[1*], Allah’ın sana fey olarak verdiğinden hâkimiyetin altında olanı[2*], seninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını, teyzelerinin kızlarını[3*] ve eğer nikâhlamak istersen kendini sana[4*] hibe eden kadını[5*], diğer müminlere değil, sadece sana helal kıldık. Müminlerin eşleri ve yönetimleri altındaki esirlerle ilgili hangi hükümleri koyduğumuzu elbette biliyoruz. Bütün bunlar sana bir sıkıntı olmasın diyedir. Çünkü Allah bağışlar, ikramı boldur.
        [1*] Tevrat ve İncil, bir sınırlama yapmadan çok eşliliği kabul ettiği gibi Cahiliye dönemi Arapları da kabul ederlerdi. Evliliği dört kadınla sınırlayan Nisa 3. ayet indiğinde Nebîmiz’in dokuz eşi vardı. Bu âyet, eşlerini tutma iznini sadece ona verince dörtten fazla eşi olanlardan, eş sayısını dörde indirmeleri istendi. On eşi olan Gaylan b. SeIeme onlardandı. (Tirmizi, Nikah, 33, hadis no:1047)

        [2*] Fey, savaşmadan elde edilen, ganimet ise savaş sonucu elde edilene şeylere denir. Fey ile ilgili âyet şudur: “Allah’ın, o kentlerin halkından alıp Elçisine fey olarak verdiği şeyler; Allah için, elçisi ve yakınları için, yetimler, çaresizler ve yolda kalmışlar içindir. Böylece onlar, içinizden zenginler arasında dolaşan bir servet haline gelmez.” (Haşr 59/7)

        Ganimetlerle ilgili âyet de şudur: “Eğer Allah’a ve inanıp güveniyor, doğru ile yanlışın ayrıldığı o gün, yani o iki ordunun çarpıştığı gün, kulumuza indirdiğimize de inanıyorsanız, bilin ki aldığınız her ganimetin beşte biri Allah’ın, elçisinin, elçinin en yakınlarının, yetimlerin, çaresizlerin ve yolcunundur. Her şeye bir ölçü koyan Allah’tır.” (Enfal 8/41)

        Ganimetin 4/5’i savaşçılara verilir ama feyde savaşçıların payı yoktur. Bu. âyet, Bizans’ın Mısır genel valisi.Mukavkıs tarafından Nebîmize hediye edilen Mâriye’nin ona helal olduğunu bildirmektedir. Bu hüküm ona özeldir, diğer müminlerin böyle bir hakkı yoktur.

        Savaş sonucu elde edilen esir kadınlarla nikahsız birliktelik mümkün değildir (Nur 24/32-33). Esirler ya fidye karşılığı veya karşılıksız serbest bırakılırlar (Muhammed 47/4) Gelenekte fey’e ganimet anlamı verilerek bir çarpıtma yapılmış ve bu âyet, cariyelerin cinselliğinden yararlanma suçuna alet edilmiştir. Bu, ne büyük bir iftiradır!

        [3* Müminlerin; amca, hala, dayı ve teyze kızlarıyla evlenmeleri için birlikte hicret şartı yoktur.]
        [4*] Bu âyette iltifat vardır, Meal, bu sanat yok sayılarak verilmiştir. Ayrıntı için bkz. 8. âyetin dipnotu.

        [5*] Mehir almadan evlenmek isteyen kadın da sadece Nebîmize helaldir. Bir mümin erkek, bir kadınla mehirsiz evlense evlilik geçerli olur ama ona denk bir kadının mehri kadar mehir vermesi gerekir. Böyle bir eşi, ilişkiye girmeden boşayan da ona mal vermek zorundadır (Bkz. Bakara 236).

      • dostum ahzab 50 de peygambere özel muamele yok,o ayaeti ve ondan sonraki üç ayetin sadece ilk vcümlelerini dikkatli ku,peygambere extra eş durumu değil sınır çizme söz konusu.diğer müslümanlara evlenmeleri serbest olnalar peygambere artık yasaklanmış bu ayetele,sadece 50 de sayılanlar arasından evlenme mussadesi verilmiş,onlar dışındakilerle evlenmesi yasaklanmış,büyük ihtimal sonrası için bu evlilikler sayesinde resulle kurulacak evlilik bağları üzerinden menfaat devşirilmesini engellemek amaçlı

    • Sevgili okur, kim olduğunuzu bilmiyoruz ama bizim kim olduğumuz belli. Arkamızda da birilerini görmek gibi bir merakımız ve hedefimiz olmadığına da Allah şahittir… Siz keşke; Kur’an karşısında bir duruş ortaya koyan böyle bir yazının altına, neyi beğenmediğinizi yazabilseydiniz! Diğer yazılarımız da ortada… Kanımca yapmanız gereken güvendiğiniz ve arkasından gittiğiniz hocanıza, yukarıdaki kriterlerimizi ve eleştirdiğiniz yaklaşımımızı iletmeniz olacaktır. İlmi ve seviyeli bir tartışmadan emin olun biz de istifade ederiz. Ancak içeriksiz konuşma ve tartışmalar hiç bize göre değil. Takip etme konusuna gelirsek; sorgulamadan hocasını takip eden, içi boş, çoğunluğun adımlarını takip etmeyi marifet sanan (Enam 6/116), hadiseler karşısında bir fikri olmayan ya da fikirlerini içinde bulunduğu havuza göre şekillendiren ya da farkında olarak veya olmayarak münafıklığı ve takiyyeyi kendine şiar edinen hiç kimsenin arkadaşlığına da takipçiliğine de ne bizim ne de bu yüce dinin emin olun ihtiyacı söz konusu bile değildir…

  3. İlk olarak; “Kur’an, Allah’ın kelimeleridir!”[1] kesin ön kabulünü ortaya koyalım.
    Derken delilleri ile konuşacağız.
    Bütün insanlığın kabul edeceği delil olan KAİDE’ ile başlamak gerekiyor.
    YAŞAMIN İLK BAŞLANGICINDAKİ ÖLÇÜ; KAİDELER.
    http://meerstr11.blogspot.com/2017/01/rasidi-hilafet-istiyorum-kaideler-ve.html
    Asıl olan. vakıanın eşyadaki özellikleri ile olan ilişkileridir.
    http://meerstr11.blogspot.com/2018/05/vakann-esyadaki-ozellikleri-ile-olan.html

  4. Ramazan Demir Kardeşim Allahın Selamı Rahmeti, bereketi üzerinize olsun.
    Kur’an ile “ARAPÇA BİR KUR’AN” ifadelerinin içerik farkını ıskaladığınızı düşünüyorum.
    Şu’arâ / 196:”O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardır.”
    İnşikak 21:”Kendilerine Kur’an okunduğunda secde etmiyorlar”
    Delil olarak serdedilecek çok sayıda ayet var ama demek istediğimin özeti şu:
    KURAN alemlerin rabbinden indirilen Mahza HAK-HAKİKAT olandır. Ademden Son nebi resül Muhammed’e dek gelen tüm elçilere indirilen aynı hakikatlerin O resüle ve kavimlerin dillerinde o gün de ifade edilen bu günde ifade edilebilecek olan Vahyin ta kendisidir.

    KURANEN ARABİYYEN (ARAPÇA BİR KURAN)İSE Allahın Kuranda bildidiği gerekçeler ile Arapça konuşan arapça anlayan o topluma onların anlamaları için Resülün dili olan Arapça Lisanıyla kolaylaştırarak gönderdiği VAHYİN onların lisanında sizin de vurguuladığınız gramer kuralları gözetilerek Allah tarafından yapılmış bir çevirisidir. Fussılet 44 bunun gerekçelerini, nasıllığını detaylıca ortaya koymaktadır.
    Fussılet 44:”44. Eğer biz onu A’cemi (Arapça olmayan bir dilde) olan bir Kur’an kılsaydık, herhalde derlerdi ki: ‘Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap olana, A’cemi (Arapça olmayan bir dil)mi?’ De ki: ‘O, iman edenler için bir hidayet ve bir şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o (Kur’an), onlara karşı bir körlüktür. İşte onlara (sanki) uzak bir yerden seslenilir.'”
    Ayet O topluma neden KURANEN ARABİYYEN (ARAPÇA BİR KURAN) gönderildiğini açıklıyor.
    “Arap olana, A’cemi (Arapça olmayan bir dil)mi?” diye getirecekleri bir itirazdır O neden.
    Aynı itirazı dünyanın farklı dillerini konuşan insanların da getireceğini Allah öngörmemiz olamaz değil mi? Çünkü Bu itiraz fıtraten Haklı bir itirazdır. İnsan ancak konuştuğu dahasi iç sesiyle kendi kendisiyle konuştuğu dille anlar. Başka dilleri ne kadar biliyor olursa olsun İç sesinde kendi kendisiyle o başka dil ile konuşmadıkça o dil ile anlayamaz. Anladığı var sayılan ise belki saniyenin milyonda biri kadar bir zaman içinde yaptığı tercümeden ibaret kalır.

    Yukarıda saydığınız ilkelerin doğruluğuna bende inanıyorum. Ayrıldığımız nokta Kuranın başka dillere Asla çevrilemeyecek olmasını söylemenizdir. Hatta ne kadar zikrettiğiniz kuralalra uyularak bir çeviri yapılırsa yapılsın Bunların asla Kuran olamayacağına dair beslediğiniz kanaattir.

    Bu Kanaatinizi gözden geçirmenizi öneriyorum. Zira Kuran başka dillere asla çevrilemeyecekse, Ne kadar zikrettiğiniz Kurallara dikkat edilerek çevrilmiş olursa olsun asla KURAN olmayacaksa eğer; Bu dünyanın başka dillerini konuşan insanların Kuranı hiç bir zaman anlayamayacaklar, Allahın Kuranda ne dediğini anlamadıkalrı için de hiç bir zaman Allahın istediği gibi iman etmeyecekler anlamına gelir.

    Allahın tarihe müdahale ederek Kuranı indirmesi, Nubüvvet Kurumunu sonlandırması ile de artık bir nebi resül ve yeni bir vahiy gelmeyeceğine göre Kuranı anlamak, ona iman etmek, ondaki Allahın emir ve yasaklarına uymak, kısaca Allaha kulluk nasıl olacakdır.

    “ÇİNCE KONUŞANA ARAPÇA BİR KUR’AN MI?
    “TÜRKÇE KONUŞANA ARAPÇA BİR KUR’AN MI?
    “RUSÇA KONUŞANA ARAPÇA BİR KUR’AN MI?
    “FRANSIZCA KONUŞANA ARAPÇA BİR KUR’AN MI?
    “İNGİLİZCE KONUŞANA ARAPÇA BİR KUR’AN MI?”
    vs vs vs daha çoğaltılabilecek bu fıtri itirazları Allahın dikkate almamış, öngörmemiş olması nasıl mümkün olabilir?
    Dikkate almış, öngörmüş ise Çözümsüz bırakmış olması mümkün mü?

    Ben Allahın böyle bir öngörüsüzlükten beri olduguna iman ediyorum. Eğer Al-i İmran 38 de buyurduğu gibi KUR’AN tüm insanlar için Allah’ın bir BEYANI/ AÇIKLAMASI ise Allahın bu açıklamayı o insanların dilinde yapmış olmasını gerekli kılar.

    Başka dilleri konuşan toplumlara Onların dillerini konuşan resüller göndererek Onların dilleri ile onlara hitab etmedi mi?
    İbrahim / 4:”Onlara iyice açıklasın diye her RESÜLÜ yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Çünkü O, güç ve hikmet sahibidir.”
    Bir kavmin dili ile Gönderilen tüm resüller ve onlara indirilen vahiyler elbette tüm insanlığa gönderilmişlerdi. Ama Başka dilleri konuşan insanların o vahyi anlayıp iman etmelerinin bir yolu olmak zorunda ki bu tüm insanlığa gönderme gerçekleşmiş olsun.
    Her kavme kendi dilleriyle gönderdiği elçilerle yaptığı konuşmaları Allahın ARAPÇA BİR KUR’AN da Arapçaya tercüme ettiğini görüyoruz. Bu bize ARAPÇA BİR KURANIN da başka dilleri konuşan insanlara ulaşmasının, onlar tarafından anlaşılmasının, iman edilmesinin, yaşama geçirilmesinin yolunu göstermiyor mu?

    Bunun da nasıllığını yine ayetleri ile ilkeye bağlamamış mı?
    Meryem / 97:”Biz Kur’an’ı, sadece, onunla Allah’tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle kolaylaştırdık.”

    Duhan 58:”Belki onlar öğüt alıp-düşünürler diye, Biz onu (Kur’an’ı), senin dilinle kolaylaştırdık.”

    Kur’an’dan önce ve hatta sonrasında her dile çevrilebilen kelimeler iş Kurana geldiğinde neden Başka dillere O DİLLERDE KURAN OLABİLECEK şekilde çevrilemesin?

    Bunun zorluğunu göz ardı etmiyoruz ancak nasıl imkansız olsun?
    Hatta belki Şeytandan yeterince Allaha sığınılmadığındandır bu zorluk.
    Yeterince Şeytanlardan Allaha sığınılması halinde belkide çok kolaydır. Bunun mutlaka bir yolu olmalıdır. Allah ARAPÇA dile getirdiği HAKKI HAKİKATİ başka dillerde dile getirmekten aciz olmadığına göre, Her biri onun ayetlerinden olan Her bir dil Onun Arapça dile getirdiği HAKİKATLERİ ifade edebilecek yeterlikte olmalıdır.
    Şöyle örnekliyeyim
    2×2=4 (Bunu Kuran olarak kabul edin Meramımı anlatabilmek için.)
    Biz Bu hakikati türkçe olarak “İKİ ÇARPI İKİ EŞİTTİR DÖRT” diye ifade ediyoruz değil mi?
    Dünyanın başka dillerini konuşan insanlar da bu HAKİKATİ kendi dillerindeki kelime ve seslerle pekala anlaşılabilir şekilde ifade ediyorlar.

    Kur’an söz konusu olduğunda bu neden imkansız olsun. Fussilet 44 e dikkat ederseniz O topluma Başka dilde bir Kuran göndermesi halinde onların ‘Onun ayetleri açıklanmalı değil miydi? Arap olana, A’cemi (Arapça olmayan bir dil)mi?” diye haklı olarak itiraz edeceklerini dikkatimize sunuyor Allah.

    Bundan Kuranın başka dillere çevrilerek BAŞKA DİLLLERDE KURANların imkansızlığını değil tam aksine Ayetlerinin açıklanması halinde bunun mümkün olduğunu görürüz.
    Bunu mümkün kılan da KURANEN ARABİYYEN de Allahın uyduğu Resülün lisanının gramer kruallarıdır. O kurallara uyularak yapılan Kuran tercümesi O dilde ki Kuran olur pekala.
    Bu da birilerinin ürktüğü gibi Tevhidden ayırmaz aksine tevhidi sağlar. Ürkenlerin gerekçeleri kendilerinin ve bir çok çalışmanızda şikayetlendiğiniz atalarının işlediği ve üfürdüğü batıllardır.

    Sebt, Yusuf 1-2-3 ve Zelkarneyn çalışmalarınız başta olmak üzere pek çok yazınızı okudum. Uyguladığınız yöntemi doğru buluyorum. Her kelime için isim, fiil, edat ve zamir oluşunu dikkate alarak yaptığınız açıklamaların Ayetleri açıklamak olduğunu düşünüyorum.
    Meramımı umarım dile getirebilmişimdir. Üzerinde düşünmenizi tavsiye ediyorum.
    Allah çalışmalarınızı Bereketlendirsin diliyorum.

  5. MEHMET HAKAN BEY KARDEŞİM.
    Selamlarınız hepsine misliyle karşılık veriyor ve sizi de beni de vahyine sımsıkı sarılan kullarının arasına katmasını diliyorum.
    Aziz kardeşim
    Her şeyden önce yaptığınız itirazın en sonunda “üzerinde düşünmenizi tavsiye ediyorum” şeklindeki tavsiyenizi hakkıyla olmasa bile yerine getirdiğimi, düşünmekle kalmayıp birçok yönden bir daha araştırdığımı ve hala araştırmaya devam ettiğimi belirtmek istiyorum. Bir mü’min’in diğer mü’mine tavsiye edeceği en güzel şeyin “düşünmek” olduğunu daha en baştan kabul ettiğimiz için gerçekten tavsiyeniz için size müteşekkiriz. Allah razı olsun.
    Yaptığınız uzun itiraza gelince, aslında itirazınızda kendinize dayanak yaptığınız bilgilerin birçoğu üzerinde çok daha detaylı durulması gerekmektedir. Mesela İbrahim suresindeki “Biz her resulü kendi kavminin diliyle gönderdik” ayetinden her resulün farklı dilleri konuştuğu çıkarımını yapmışsınız. Oysa ayette “kendi kavimleri” tabirinin üzerinde durulması ve resullerin kavimlerinin ne olduğunun tespitinin yapılması gerekmektedir. Bu konuda size bir örnek vermem gerekirse Kur’an’daki Musa kıssalarına bakmanızı tavsiye ederim. Çünkü geleneksel anlayış Musa’yı İsrail oğlu kavmine mensup biri olarak kabul ederken Kur’an ise 41 defa kullandığı Beni İsrail kelimesini hiçbir zaman Musa’ya atfetmez. Hatta tam tersi Musa’nın kavminin onlardan farklı olduğunu birçok yerde belirtir (Mesela Bkz. 7/159 – 10/83). Aslında sadece Ben-i İsrail kelimesinin Musa’ya atfen gelmemiş olması bile yeterli delildir.
    Aziz kardeşim
    Yaptığın uzun itirazda kendine dayanak aldığın bilgileri bu mail bağlamında ele alıp tek tek cevaplamam teknik olarak mümkün değildir. Çünkü o itirazlar
    1- Diller ve dillerin gelişimi,
    2- Adem’den Muhammed’e kadar uzanan risalet çizgisinde mutlaka yerine getirilmesi gereken TASDİK ilişkisinde dillerin fonksiyonu
    3- ARAPÇA KUR’AN şeklinde çevrilen “Kur’anen arabiyyen” kelimelerinin etimolojik tahlili
    4- ARABİYYEN kelimesinin sonunda şeddeli Y harfinin kelimeye kattığı “başkasına değil araplara ait” anlamının ortaya konulması.
    5- Resuller arasındaki organik akrabalık ilişkisinin ortaya konması
    6- Adem’in resullerin babası mı insanlığın babası mı olduğunun ortaya konması.
    7- Bakara 213.ayette geçen çoğul nebilere tek bir kitap verilmesinin ortaya konması

    Ve daha birçok meselenin ortaya konması gerekmektedir. Allah dilemişse ve izin de verirse bu konuların hepsiyle ilgili çalışmalarımız bu sitede yayınlanacaktır. Şimdilik bu kadarını söyleyebileceğimiz şeyleri noktalarken biz de size bir ayet üzerinde dikkatlice düşünmenizi ve o ayette geçen kelimelerle ilgili detaylı bir araştırma yapmanızı tavsiye edeceğiz.
    (İsra 17/88)
    قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَىٰ أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هَٰذَا الْقُرْآنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا
    De ki “Bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler toplansalar benzerini getiremezler. Bütün güçlerini birleştirseler bile yapamazlar (SV meali)

    Lütfen bu ayette özellikle MİSLİ kelimesine dikkat etmenizi rica ediyorum. Karşıtı demiyor, onu yalanlayan denmiyor, onun misli deniyor. Her durumda tek kılavuz sadece Kur’an’dır.

  6. Eyvallah Ramazan Bey Kardeşim.
    Ben Kuranın benzerinin getirilmesinden söz etmiyorum. KURANEN ARABİYYEN de arapça dile getirilen Hakikatin başka dilde ifade edilmesinden Yani KURANIN BAŞKA DİLDE insanlıga arzından bahsettim. KURANIN AYNISI/KENDİSİ yani.
    Çalışmalarınızda Başarılar diliyorum.
    Selam olsun

  7. Aziz Kardeşim

    MİSLİ kelimesi, birini kaldırıp yerine diğerini koyduğunda aynı işleve sahip olan, diğerinin tüm özelliklerini taşıyan şey için kullanılmaktadır. Kur’an ayetleri, kelimeleri ve sureleri kopmaz bir şekilde birbirine bağlıdır. Bu bağlar kelimeler ve kelimelerin aldığı şekiller üzerinden kurulmuştur. Kur’an’ı tüm bu bağları gözeterek ve herhangi bir kayba sebep olmadan başka bir dile aktarmak mümkün değildir. Kur’an tercümelerinin hepsi MEAL adı altında yayınlanmaktadır ve her meal Kur’an’a nispetle değil yazarına nispetle isimlendirilmektedir. Mustafa İslamoğlu meali, Edip Yüksel meali, Diyanet meali gibi. Bu ne demektir?
    Bu yazarların Kur’an’dan kendi anladıklarını yazmaları demektir. MEAL kelimesinin manası “eksiltmek” demektir. Bir yazarın Kur’an’ın manalarını veya bağlantılarını eksiltmeden olduğu gibi başka bir dile aktarması mümkün değildir. Bırakın yazarları “insanlar ve cinler bir araya gelse dahi” bu mümkün değildir. O halde başka bir dilde Kur’an gibi işlev görecek bir meal yokken ve olamazken, herhangi bir mealin Kur’an’ın misli olması mümkün değildir. Ama bugün meallere bakış açısı ne yazık ki böyle değildir. Mealler Kur’an yerine konmuş, misli olarak görülmüş ve iman eden milyonlarca insan tefsirler ve mealler üzerinden edindikleri bilgilerle iman sahibi olmuşlardır. Yani mealler Kur’an’ın misli gibi görülmektedir. Hülasa; Kur’an’ın tüm bağlantılarıyla birlikte doğru bir şekilde başka bir dilde insanlığa arzı mümkün değildir. Bu söylediklerimiz bizim Kur’an üzerine yaptığımız çalışmalar sonucunda edindiğimiz şeylerdir ve bu sadece bizi bağlar. Yani bizim Kur’an’dan anladıklarımızdır ve başka bir anlama gelmesi mümkün değildir. Bu görüşümüzün doğruluğunu anlamak ancak ve ancak Kur’an kelimelerinin birbirleriyle olan bağlantıları üzerine yapılacak çalışma ile mümkündür. Selametle

  8. Selamün Aleyküm,

    “Ayetlerin anlaşılmaya çalışılması sürecinde, lügatlara başvurulmasına rağmen ele alınan kavramlarla ilgili anlamın çerçevesinin yine ayetlerle belirlenmesi temel bir esas olarak kabul edilmelidir.”
    “Dolayısıyla Arapça’nın tüm temel kuralları, kitabın anlaşılma mekanizmasını oluşturur. ”
    “Bilineceği üzere sıklıkla kullanıldığı için ehemmiyet verilmeyen İsm-i Mevsul’ler (ilgi zamirleri), gramer kuralı olarak metin içinde marife isimlerin yerine kullanılırla”

    Arapça lugat ve Arapça gramer kuralları kitaplarını kim ne zaman yazmıştır?
    Kur’an’ı Kuran ile açıklama yeter derken lugat ve gramer kitaplarını başka insanların yazdıkları kitaplar katagorisinden ayırma gerekçeniz nedir?
    Muhammed (as) zamanında yazılmış herhangi bir lugatveya gramer kitabı mevcutmudur?
    Şüphe götürmeyen çünkü Allah yarafından korunan tek kitap Kuran olduğuna göre lugat ve gramer kitaplarına bu güvenin sebebi nedir.

    Allah ilminizi arttırsın.

    Hoş kalın

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*