Kur’an’ı Anlamada Keyfilik-4 (İbrahim as ve Kıble)

Kur'an'ın dilbilgisi

Önceki keyfilik yazıları, bazı başlıklar altında dikkate alınmaması durumunda oluşan anlam facialarına dikkat çekiyordu. Bu yazıda ise din adamlarının yazdıkları meal ve bina ettikleri anlamlar üzerinden kitlelerin zihinlerinde yer etmiş bir algıya dikkat çekilecektir.

Yazıda, öyle detaylı tahlillere girilmeyecektir. Zira kafaları tersine döndüren gerekçeler önemli ölçüde hazırlanmış, minareler çeşitli kılıflara sokulmuştur. Dolayısıyla hangi delil getirilse de kabuk üstüne kabuk bağlamış müktesebatın kırılmasına güç yetirmek neredeyse olanaksız hale gelmiştir…

Ancak ileriki satırlarda yer alan tespit, düz mantıkla ve olması gereken Kur’an tahayyülü ile üzerinde düşünüldüğünde, barındırdığı çelişki hemen kendini ele verecek türdendir…

Bilineceği üzere, halihazırda Müslüman olarak anılan toplulukların şu konuda ortak görüşü bellidir: “Allah Resuller ile farklı kavimlere farklı dinler göndermiştir. “İbrahimî” olarak adlandırılan bu farklı dinlerin tümü meşru olup, Kitapları olduğu gibi şeriatleri ve Kıbleleri de farklıdır.”

Bu çerçevede; [1]

  • İbrahim as Mekke’deki O Beyt’i yani Kâbe’yi inşa etmiş ve insanları buraya davet etmiştir.
  • Musa as ise Ben-i İsrail’i Jerusalem’e (Kudüs) götürmüştür.
  • İbrahim’den sonra, Muhammed’e kadar aradaki tüm resuller görevlerini Jerusalem’de yapmışlardır.
  • 20 asır önce ortaya çıkan İsa’da dinini Jerusalem’de açıklamıştır.
  • Son Nebi ve Resul olan Muhammed as, Mekke’de Resul seçilmiştir. Bakara suresi 143-144 ayetleri inene kadar, onun Kıblesi de Jerusalem’dir (Kudüs). Bu ayetlerin inmesiyle kıble olarak Mekke’ye yönelmiştir.
  • Merkezin İbrahim zamanındaki Kâbe’den Kudüs’e nasıl ve ne zaman döndürüldüğünün delilleri meçhul olsa da[2] bu işin olduğuna kesin inanılır. Dolayısıyla Kudüs Müslümanların ilk Kıblesi, Mekke ise ikinci kıblesidir!..

Bu algı; Kur’an’cı, rivayetçi, tasavvufçu, gelenekçi, modern tüm kendisini Müslüman olarak tanımlayanların ittifak ettikleri ortak görüştür.

Tüm bu algının dayanağı Bakara 2/143-144 ayetleridir…

Bakara 2/143

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهٖيدًا وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتٖى كُنْتَ عَلَيْهَا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِ وَاِنْ كَانَتْ لَكَبٖيرَةً اِلَّا عَلَى الَّذٖينَ هَدَى اللّٰهُ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُضٖيعَ اٖيمَانَكُمْ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحٖيمٌ

Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık. Her ne kadar Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselerden başkasına ağır gelse de biz, yönelmekte olduğun ciheti ancak; Resûl’e tabi olanlarla, gerisingeriye dönecekleri ayırd edelim diye kıble yaptık. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir. (Diyanet Meali)

Bakara 2/144

قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَٓاءِۚ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَاۖ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ وَاِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ 

(Ey Muhammed!) Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. (Bundan böyle), yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü hep onun yönüne çevirin. Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rabblerinden (gelen) bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir. (Diyanet Meali)

Yukarıdaki mealin mantığı, aynıyla diğer tüm çevrilere de hâkimdir. Vahyin kelimelerinde adı geçmese dahi, hazf edilen hikâyenin muhatabı Muhammed as kabul edilmiştir. Bu durum okuyucuya parantez ile yansıtılır. Haliyle Muhammed as’e bir kıble değişikliği yaşatılacaksa ortada meşru iki Kıble olmalıdır. O yer, geleneğimizin İsrail olarak tanıttığı Yakub’un da yaşadığı yer olduğuna inanılan Kudüs’tür. Yakup bu şehre yarım günlük mesafede, Jaruselam şehrinin 63 km kuzeyinde, iki dağ arasından geçen bir nehrin iki kıyısına kurulmuş Nablus’ta ikamet etmiştir. Tevrat’a göre Yakup’un burada oturuyor olması bu bölgenin dedesi İbrahim’e vaat edilen Arz-ı Mevud oluşundan dolayıdır…

Bugün hiçbir Müslüman İbrahim as’ı tanımazlık edemez. Zira İbrahim as, ilk günden beri var olan Mekke’deki O Beyt’in ikinci banisidir…

Bakara 2/127

وَاِذْ يَرْفَعُ اِبْرٰه۪يمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَاِسْمٰع۪يلُۜ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاۜ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

Hani İbrahim, İsmail ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor, “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” diyorlardı. (Diyanet Meali)

Bu ayeti tüm tefsirler, Kâbe’nin Nuh tufanında yıkıldığına ve İbrahim’in de o yapının temeli üzerine binayı yeniden inşa ettiğine delil getirir.[3] Dolayısıyla herhangi bir Müslümana, “İbrahim Mekke’deki Kâbe’yi mi yükseltti yoksa Jerusalem’deki Mescidi mi?” şeklinde bir soru yöneltilse kesinlikle “Mekke’deki O Beyt, Kâbe” cevabı alınacaktır. Geleneksel anlayışımıza göre de İbrahim as kesinlikle Mekke’deki Kâbe ile irtibatlıdır ve Makam-ı İbrahim[4] buradadır.

Bunun temelinde; Allah (cc)’ın İbrahim’e, onu insanlara önder yapacağı vaadi yatar…

Bakara 2/124

وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَاَتَمَّهُنَّۜ قَالَ اِنّ۪ي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ اِمَامًاۜ قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۜ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِم۪ينَ

Bir zaman Rabbi İbrahim’i birtakım emirlerle sınamış, İbrahim onların hepsini yerine getirmiş de Rabbi şöyle buyurmuştu: “Ben seni insanlara önder yapacağım.” İbrahim de, “Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)” demişti. Bunun üzerine Rabbi, “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” demişti. (Diyanet Meali)

Tartışmasız anlaşılacağı üzere İbrahim as, bu müjdenin konusu olan önderliği, soyu için de talep etmiştir. Ayette bu talebe verilen cevap da bellidir…

“Zalimler, sözümün kapsamına girmez.”

Ardından, İbrahim as’e verilenlere uyulması bakımından bir de sefihlik[5] ölçüsü konulur.

Bakara 2/130

وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ

Kendini bilmeyenden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, biz İbrahim’i bu dünyada seçkin kıldık. Şüphesiz o ahirette de iyilerdendir. (Diyanet Meali)

Şu ayetin konusu ise İbrahim as’in, aldığı önderlik müjdesini sürdürecek olan soyuna vasiyetidir.

Bakara 2/132

وَوَصّٰى بِهَٓا اِبْرٰه۪يمُ بَن۪يهِ وَيَعْقُوبُۜ يَا بَنِيَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ فَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ

İbrahim, bunu kendi oğullarına da vasiyet etti, Yakub da öyle: “Oğullarım! Allah, sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti. Siz de ancak müslümanlar olarak ölün” dedi. (Diyanet Meali)

Ayette sonraki nesil olan Yakub’un da çocuklarına, İbrahim’e verilenleri vasiyet olarak aktardığının belirtilmesi bir bakıma vasiyeti pekiştirmektedir.

Demek ki İbrahim asıldır. O’na uymayanların, soyundan olanları zalim diğer insanlardan olanları ise sefih olarak tanımlanmıştır…

İbrahim’e verilen nedir?

O’na verilen, Millet-e İbrahim çatısı altında, diğer Resullerden farklı ve bağlayıcı olarak Hac konusudur. Ayette “Yoluna gücü yetenlerin o evi (beyti) haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.”[6] cümlesinde ifade olunan bu temel konudur. İbrahim (as)’ın, sadece kendinden sonra gelecek Nebî ve Resulleri değil tüm insanlığın Allah’a olan borcunu; yeri, zamanı ve menasikleri ile bir bütün olarak ilgilendiren Hacc bildirisi, onun değişmez alameti farikasıdır…

Konuyu dağıtmadan üzerinden geçtiğimiz ayetlerin haberlerini hatırlayacak olursak…

  • Allah, İbrahim’i insanlığa imam/önder yapıyor. (Bakara 2/124)
  • İbrahim bunu soyu için de istiyor. (Bakara 2/124)
  • Allah, soyundan çıkabilecek zalimlerin bu ahde erişemeyeceğini belirtiyor. (Bakara 2/124)
  • İbrahim O Beyt’in kurallarını (el kavaid) öğreniyor ve haccın menasiklerini tüm insanlığa ilan edip onları çağırıyor. (Hac 22/26-27)
  • Allah, İbrahim’in dininden ancak sefihler yüz çevirir buyuruyor. (Bakara 2/130)
  • İbrahim, dinin tüm gereklerini kendi oğullarına vasiyet ediyor. (Bakara 2/132)
  • Torunu Yakub da İbrahim’in dinini kendi oğullarına vasiyet ediyor… (Bakara 2/132)

Şimdi sorumuzu soralım!..

  • O beyt neresidir?
  • O yer Mekke’deki Beyt ise İbrahim, İsmail ve Muhammed dışındaki diğer resullerin bu beyt ile ilişkileri nedir?..

Yukarıda belirtilen ilgili ayetler son derece açık şekilde ortada dururken, ne geleneğimizde ne de günümüz din adamları arasında; İbrahim soyundan olan tüm Resullerin de İbrahim’e uyması, insanlığın önderleri olarak Hac farizasını Allah’ın belirlediği ve kendilerine vasiyet edilmiş  yer, zaman ve şekillerde yerine getirilmesine öncülük eden önderler olması gerektiği üzerinde durulmaz…

Din anlayışımıza göre, İshak ve İsa (as) arasındaki tüm resuller bölgesel ve kavmi bir kisveye büründürülerek alternatif mekanlarda konumlandırılmıştır…

Eğer aktarılan bilgiler doğruysa; ya söz konusu edilen ayetler yanlıştır (2/132) ya da görevi yerine getirmediği ya da getirmek için mücadele etmemiş durumdaki anılan o muazzez resuller zalim ya da sefih sayılmalıdır (2/130) !..

Konuya şöyle de yaklaşabiliriz… Açık ayetler karşısında, mevcut İslam anlayışı doğrudur denilecekse, bu durumda vahiy çelişkili duruma gelmiş olmaz mı?

………….

Müslüman Din Adamlarının bu ve benzeri sorulara getirdikleri delillerin tümü, Yahudi ve Hristiyanların oluşturup kutsallaştırdıkları kitapları ve tarihi kaynaklarından yapılan alıntılar olmaktadır.

İslam alemi olarak tanımlanan kitlenin zihinlerini tamamen kuşatmış olan anlayışların; oluşturulmuş İsrailiyat malzemeleri yanı sıra hadis ve rivayetlerle elimizdeki vahyin üzerine biçilen yeni bir din elbisesi[7] olması şüphesi ürkütücüdür.

İçinde zerrece şüphe ve çelişki barındırmaması gereken bir Kitab’a inanmak isteyen biri; hal böyleyken önündeki kitaba mevcut din algıları üzerinden nasıl inanıp güvenebilecektir?

Sonuç:

Gelinen noktada, geleneksel din anlayışımız tüm ayrılıklara mavi boncuk dağıtarak onları meşrulaştırmış ve soruların yanıtlarının sadece Kur’an’dan alınması gerekliliği metodunu rafa kaldırmıştır.

“Tüm soruların cevapları Kur’an’da olmalıdır” anlayışı ile ele alındığında Kur’an’da anılan tüm resullerin şehirlerin anası (ümmiyye) ile ilişkisinin bulunması zorunludur. Orası insanlığın (Müslümanların değil) toplanma merkezidir.[8] Bunun dışındaki tüm kurguların İsrailiyat ve rivayetler dışında Kur’an ile hiçbir bağlantısı söz konusu değildir.

Kıble değişikliği konusu derin çelişkiler içermektedir. Rivayetler ile üretilmiş tarihsel veriler tatmin edici değildir. Müslümanların, “Kudüs ilk Kıbledir” anlayışını Tevbe 9/107 de belirtilen (مَسْجِدًا ضِرَارً) Mescid-i Dırar olgusunun karşısına oturtup tartışması gerekirken, Yahudi kurgusu ve Emevî siyasetiyle şekillenmiş tarihsel rivayetler, vahyin üzerine hakim kılınmıştır.

Her şeyden, herkesten hatta vahiyden şüphe edip onu dahi düzeltmeye soyunan din adamları, malum Kur’an tarihindeki figürlerden zalimliğiyle bilinen kişilerden ve onların baskısıyla oluşturulmuş dönüşümlerden en ufak bir şüphe duymamaktadır.

Başta Müslümanlar olmak üzere hemen hiç kimse, O vahyin bilgisini maalesef; arkeolojiye, tarihe, rivayet ve hadislere ya da bilime onaylatmadan kabul etmemektedir. Yani gerçeğin kuşattığı şeyler gerçeğin kendisine amir kılınmaktadır.

Allah’ın muttakilere yol gösterici ve insanların tüm sorunlarına çözüm olması için indirdiği kıstaslar; mistik alandan çıkarılıp, insanlığın sorunlarını çözmek için kullanılmamaktadır. Mevcut anlayışların gölgesinde bugün neredeyse hiç kimse “bu vahiy gerçeğin ta kendisidir” diyememektedir.

İnsanlığın yol göstericisi O Muazzez Vahyi, tarihin bir döneminde Resul aracılığıyla, aymaz topluluklara laf yetiştirmeye indirgeyen öğreti ve çıkarımlar, maalesef halen geçerlidir.

Bugün yarattıklarına; Allah’ın başlangıçtan sonuna kadar değişmeyen temel kaideler üzerinden eksiksiz yol gösterecek ve başka bir kaynağa muhtaç bırakmayan bir kitap göndermiş olabileceğine inanmayan anlayış hakimdir.

Yaratılmış olan birilerinin sözleri, yüzlerce yıl sonrasını aydınlatan ve ışığı sönmeyecek özlü sözler olarak kabul edilebilirken, kâinatın yaratıcısının vahyinin kimilerince, yalnızca tarihin belli dönemini aydınlatabilecek kapasitede görülmesi tam bir zihin yamulmasıdır!..

Gelinen bu inanç zemininde çoğunluk; üstelik inandığını beyan ettiği Son Vahyin eksik bıraktığı kısımlar olduğunu ve bu boşlukların önceki kitapların elimizdeki bilgileriyle doldurulmasını meşru kabul etmektedir. Bu zihniyete sürüklenenlerin asla Kur’an yeter demeye hakları olamayacağı açıktır.

Hasan Mustafa Arslan


[1] Sözü edilen görüşlere kesinlikle katılmadığımız yazının genelinden anlaşılacaktır. Ancak burada yine de belirtmiş olalım.

[2] Bu konuda bir görüş, söz konusu döndürmenin Davud as zamanında olduğu şeklindedir. İlk kıble Kâbe’dir. Beyt-i Makdis’e, Davut aleyhisselam zamanında çevrilmiştir (II. Samuel, 24/16-25).

Bkz. Süleymaniye Vakfı Yayınları Bakara Suresi, A. Bayındır – yayın no19 sh.77, dipnot no121 (Ayrıca 2/143 meali 5. Dipnot – https://suleymaniyevakfimeali.com/Meal/Bakara.htm#143 )

[3] Aslında kafalar buralardan itibaren döndürülmeye başlanmıştır. Zira temellerini olarak çevrilen (الْقَوَاعِدَ) el kavaid kelimesi, “temel olan belirleyici kuralları” ifade etmek için kullanılır. Örneğin “dinin akaidi” de aynı kelimedir. Ancak ayetteki kullanım çoğuldur. Onun içinde tüm mealler bunu “temelleri” diyerek çevirmek zorunda kalmıştır. Oysa bir binanın temelleri değil sadece bir tane temeli olabilir. Diğer yandan çok iyi bilinmektedir ki Haccın menasikleri insanlığa İbrahim as ile aktarılmıştır. Onlarca ayetle sabit olan bu durumun ısrarla o yapının fiziki temeline hamledilmesinin sorumluluğu, bunu sorgulamayanlara aittir.

[4] Bkz. Kur’an, Ali İmran 3/97

[5] SEFİH (السفيه) Ergenlik çağına ulaşmış ve temyiz gücüne sahip olmakla birlikte harcamalarındaki ölçüsüzlük sebebiyle kısıtlı sayılan kimse.

[6] Bkz. Kur’an Ali İmran 3/97

[7] Bkz. Kur’an, Bakara 2/42; Ali İmran 3/71

[8] Bu cümleye itiraz edenler çıkabilecektir. Onlara Ali İmran 3/97 ayetinin orijinal metninden ilgili kelimeye bakmalarını tavsiye ederiz. (النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ)

Beğendiyseniz başkalarına da ulaştırın!

11 yorum

  1. Mustafa Bey Selamlar,

    Dediğiniz gibi, Kur’an’da tek kıble Kâbe olarak geçmesine rağmen, müslümanların Kudüs’ün ikinci kıble olduğunu kabul etmeleri çok ilginç. Bunun nedeni de konuyla ilgili hadislerin “sahih” kabul edilmesi ve İsrailiyatın bunu desteklemesi. Bakara 143-144 (ve 142’yi de unutmayalım) ayetlerininin Hz. Musa hakkında olduğunu Kur’an’dan ispatlamak gerek. Gerçi ispat olsa da bu kesim fikirlerinden vaz geçmeyecek.

    İş dolayısıyla Kudüs’e iki defa gittim, Mescid’i Aksa’da namaz kıldım. Oradaki İsrail polislerinin Filistin’lilere davranışlarına az çok tanık oldum. Burada şöyle iki sorum olacak:

    1. Davut, Süleyman, …, İsa Kudüs’te yaşadı diye biliyoruz. bununla ilgili pek çok bina/ev/dini yapı var. Siz bu resullerin de Mekke’de mi yaşadığını söylüyorsunuz? Öyle olmadığı halde vaadedilmiş toprakların Mekke yerine Kudüs olmadığını siyonistler gerçekten biliyor ve bu anlaşılmasın diye mi bu zülümleri yapıyor, Süleyman mabedi konularını işliyorlar?

    2. Yok eğer bu resuller Kudüs’de yaşayıp, Hac zamanı Mekke’ye gittilerse, en azından Mekke tarafında bununla ilgili bir takım işaretler, bilgiler olmaz mıydı? Ayrıca İshak ve Musa arasındaki nebiler de Mescidi’i Haram adı olmadığı zaman Hacca gitmiş olmalı. Hepsi farklı yerde yaşamış olabilir ama varış yerleri aynı olmalı.

    Selametle

    • Sayın Güngör, sorunuz için teşekkür ederim. Bu çalışmalara daha başlarken bir şeyi farkederek başlamıştık. O da Musa as’nın Ben-i İsrail’i götürdüğü yer konusudur. Öncelikle Musa as’nın, Ben-i İsrail’i Filistin tarafına götürmesinin söz konusu olamayacağını belirtmeye çalışmıştık. Sitenin ilk yazısı bu konuyla ilgilidir. (Tuva Vadisi ve Tevhid!) Devamında olayın vehameti çok daha gelişti…

      Öncelikle yazıda da belirttiğimiz gibi, başta Müslümanlar olmak üzere hemen hiç kimse, O vahyin bilgisini maalesef; arkeolojiye, tarihe, rivayet ve hadislere ya da bilime onaylatmadan kabul etmemektedir. Yani gerçeğin kuşattığı şeyler gerçeğin kendisine amir duruma getirilmektedir.

      İşin başında Ulemamız eliyle, Yakub’un Nablusta Tevrat bilgisine göre süt ve bal akan vadide yaşadığına inandırılmışızdır. Oysa Yusuf as, 12/100’de babasına “…Rabbim beni zindandan çıkararak ve sizi çölden getirerek bana çok iyilikte bulundu…” der. Ayetteki çöl olarak çevrilen kelime el bedvi (مِنَ الْبَدْوِ)dir. Bu marife ifade dururken hiç kimse (ben rastlamadım) bu ayeti referans almaz! Ama Tevrat’ın Çıkış kitabında 4 kez geçen “süt ve bal akan diyara” ibaresini dikkate alarak Yakub’un yaşadığı yeri Jerusalem’e kodlarlar. Daha da ileri gidip Yakub’u tanrı ve insanlar ile güreşip yendiği için Rabbin ona ona İsrail adını verdiğini söyleyen muharref Tevrat bilgisini (Yaratılış 32/22-28) dikkate alırlar. Rab ile güreşen manasındaki İsrail adını Yakub’a yakıştıran sözde ulemamız, adı İbrahime Yakup olarak müjdelenmesine,(11/71) kendisinin özellikle Yakup soyu olarak belirtmesine (3/84) rağmen bu yakıştımalarını halen yapılabilmektedir.

      Yahudiler’in bir kısmı tarafından ellerindeki ayetleri harflendirilmiş (2/75), anlamı bozulmuş (5/13), ayetleri gizlenmiş (5/15), değiştirilmiş (7/162) insan uydurması bir kitaba; Kur’an’ı onaylatan anlayışın oluşturduğu çarpık zihniyetin nelere sebep olabileceğini tahmin dahi edemezsiniz. Sırf bu mu! İsa konusu da bambaşka bir konudur. Kayıtlara göre annesinin değil teyzesinin adı Meryem olan, anası, babası, erkek kardeşi, karısı çocuğu olan biri insanlığa İsa olarak tanıtılmıştır. Dönemin Ferisilerinin, orjinaline inanmadıkları birinin sahtesine inanmaları zaten mümkün olamazdı. Sonrasında pagan ritüelleriyle oluşturulan Hristiyanlığın Allah’ın Kur’an’da bildirdiği İsa’nın öğretisi ile nasıl bir alakası olabilir…

      Sayın Güngör, bugün her yeri kazmalarına rağmen Yahudi’ler; ne Kudüste bahsi geçen Mescid’in izine ne de Kıpti diyarı olan ve MS 700 lerden itibaren kendisine Mısır denilen yerde aradıkları hiçbir belgeye kavuşamamıştır. Ancak her şeye rağmen arkeolojiye bile dayandırılamayan ve efsanelerden öte gitmeyen Yahudi tezleri, Müslüman ulemanın çalışmalarını her şekilde kuşatmıştır… Sizin eser diye bahsettiğiniz hep çok sonraları inşa edilmiş yapılar olup kendisi ile hareket etmeyen ve «Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hakim olamıyorum; bizimle, bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır» diyen Musa as’dan kopanların tarih boyunca oluşturdukları hezeyanlarıdır.

      Takdir edersiniz ki urada uzun uzun bu konuları yanıtlama ve ortaya koyma olanağımız mevcut değildir. Sadece şu kadarını söyleyerek sorunuza cevap vermiş olalım.

      Tüm Resuller insanlığın önderidirler ve tümünün Şehirlerin Anası ve O Beyt ile fiziki ilişkisi vardır. Orası arza yayılmış insanların sorunlarının Vahiy ile çözüm merkezidir. Tüm Resüllerin Arap yarımadasında çıkmış olmasının başka bir açıklaması bizim anlayışımıza göre yoktur. Dünyanın her yerine Resuller gitmiştir görüşü temelsizdir. Hayır, insanlar Resullerin olduğu bölgeye güvenlik içinde gelmişlerdir.

      Bugün Hac farizesinin turistik geziye indirgenmiş olması dahi birçok gerçeği de örtbas etmeye yetmektedir. Mekke özü itibariyle insanların güven içinde olacakları yerdir ve oraya has yasakları yani kendine özgü haramları olan bir yerdir. Adem’den itibaren de bu böyle olmuş olmalıdır…

    • Sıkıntı sadece o ayetlerin hangi resule hitaben olduğu değil, orada ki muhammed nebi değil musa nebi dersek o ayetleri mevcutt çeviri ve tefsirleriyle kabul edipte, bu sefer aynı soruyu musa nebi için sorarız nasıl olurda başka bir kıbleye yöneltilmiş diye. Kaldı ki bağlamda nasaralar var, bu ayetler muhammed resul hakkında değil daha öncekilerden biri ve beraberindekiler hakkında nazil olmuş dersek o kişi isa olmalı. İşin aslı ayetlerde ki kelimeler zamirler daha detaylı incelenip bir sonuca varmalı. kıbleyi hiç çevirmeden kıble haliyle alacak olursak bakara 145 e göre yerilen kişilerin hali hazırda yöneldikleri-uydukları birden fazla kıble var görünüyor olması gereken kıble dışında,bakara 142 de o sefihler onları döndüren kimdir onların kıblelerinden diyor, bu zamirlerin çoğu bu ayet dahil tüm bağlamda hacamat ediliyor meallerde, bu zamirlerin karşılığı tam olarak tespit edilirse ve kelimeler dikkatli incelenirse bahsedilen kıbleler nereleri,o kıblelelri kıble olarak kim belirlemiş, muhataplar kimler bir bir ortaya çıkar. benim bu bakara suresi ve bu bağlamda kanaatim o resulun isa olduğu fakat onunda önce bir kıbleye sonra bir kıbleye döndürüldüğüne dair değil, geldiği toplumda yönelilen kıbleler yerine asıl istikamete,kıbleye yöneltildiğine dair fakat bu dediğim gibi çok detaylı inceleyip delillendirmedikçe sadece kanaat..

      • Sayın Koçan,
        Belirttiğiniz yorumların hiç birisine girmeden en başta varlık ile doğru ve anlamlı bir ilişkinin temelini birey olarak kendi zihnimizde oluşturabilmeliyiz. Bugün din adına kafalarımızın içi din adamları tarafından öylesine bulanık hale getirilmiş durumdadır ki bu hal tek doğrunun görülmesine engel oluyor. Üstelik tüm bunlar Kur’an’da şu ayet varken yapılabiliyor;

        Şura 42/13
        شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا وَصّٰى بِه۪ نُوحًا وَالَّذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِه۪ٓ اِبْرٰه۪يمَ وَمُوسٰى وَع۪يسٰٓى اَنْ اَق۪يمُوا الدّ۪ينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا ف۪يهِۜ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِك۪ينَ مَا تَدْعُوهُمْ اِلَيْهِۜ اَللّٰهُ يَجْتَب۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ٓي اِلَيْهِ مَنْ يُن۪يبُ
        “Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!” diye Nûh’a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsâ’ya emrettiğini size de din kıldı. Fakat senin kendilerini çağırdığın şey (İslâm dini), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah, ona dilediğini seçer. İçtenlikle kendine yönelenleri de ona ulaştırır. (Diyanet Meali)

        Özetle Muhammed’e İndirilen vahiy, önceki Nebi ve Resullere emredilenler ile aynıdır ve aynı kutsalları aynı ölçü ve aynı sorumlulukları içerir.

        Hal böyleyken önceki Nebi ve Resullere emrolunanların sonraki nesillere ulaşan bozulmuş, değiştirilmiş, gizlenmiş, harflendirilmiş (ki tüm bunları ayniyle müslümanlar da hareke, noktalama ve secaventleri olmayan vahyin orjinal nüshasına yapmışlardır) nüshalarına, halen din adamlarımız gerçekmiş muamelesi yapmaktadırlar. Bu tıpkı bir trafik levhasına farklı yer, zaman ve koşullarda farklı anlamlar yüklemek gibidir. Oysa levha tektir ve hangi koşulda görülürse görülsün o trafik levhasına karşı aynı tavrın oluşması gerekir. Sağa keskin viraj tabelası her zaman ve koşulda aynı işlevi görür. Ancak birileri o levhanın önüne başka bir levha diker ve aslolanı perdeler, insanlar da bu oluşturulmuş tabelaya göre tavır geliştirmeye kalkışırlarsa her şey allak bullak olur…

        Temelde yaşanan tüm kafa karışıklıkları, İNSAN ELİYLE DİN ADINA OLUŞTURULMUŞ KUTSALLARI KESİN OLARAK REDDETMEMEKTEN kaynaklanmaktadır.

  2. merhaba
    çalışmalarınızı gerçekten merakla takip ediyoruz. ancak ben mekkeye baktığım zaman kuru küçük bir şehir görüyorum. bu kadar yıl resullerin insanları kabul ettiği bir şehrin daha mamur olması su kanallarının kuyularının olması yiyecek bakımından zengin tarım arazilerinin olması ıslah edilmiş arazilerinin ve birçok yolun uğrağında olması gerekmezmi ve hatta buranın korunaklı olması gerekmezmi. 1850 lerde çekilen mekke fotoğraflarına baktığım zaman bizim köy kadar bir yerleşke görüyorum. bu mekke kurandaki bekke midir. yoksa bizde mi önce bekkeyi aramalıyız.

    • Mehmet bey, ölçüyü kanaatlerimizin ve yorumlarımızın belirliyor olması bizim konuları ele alış biçimimiz değildir.

      Size, 150 yıl öncesinin fotoğraflarına baktığınız göz ile ondan binlerce yıl öncesinin Yemen bölgesine göz atmanızı da öneririm. Çin ve Hindistan üzerinden gelen deniz taşımacılığının kara ile buluştuğu bölgenin kuzeye doğru nasıl bir ticaret yolunun merkezi olduğu keşfedilebilir… Ayrıca buralarda örnekleri halen ayakta duran on kat üzeri kerpiç binalardan oluşan şehirleri, bölgenin ihtişamını yansıtan birçok yapı da görülebilir. Hatta günümüzde bölgenin adeta yıkımına sebep olan savaş altındaki bu yerde, kabe benzeri bir ibadet merkezi de bulabilirsiniz…

      Bizim için esas olan bunların hiçbiri değildir. Unutmayın ki Bekke’yi ararken elimizdeki vahy’in kendisine verildiği son Nebi ve Resulü de bu yeni yere taşımanız gerekecektir. Sözünü ettiğiniz arayışlar çerçevesinde çeşitli fanteziler söz konusu edilmiştir. Bu yaklaşımlar başka sitelerin ya da platformların konusu olabilir. Bu konuda bizler bir ispat arayışında olmadığımız için, belirttiğiniz türden arayışlara yönelik bilgiler ile derlenmiş cümleler kurmaya çalışmayacağız…

  3. Merhabalar,

    Kucuk bir duzeltmede bulunmak istiyorum. Mescidi dirar Tevbe 7 de degil, tevbe 107 de gecmektedir.

    Sorum ise sudur: Kible degismediyse mescidi kibleteyn olgusu nedir?

    • Tashih için teşekkürler.

      Zaten sorun oluşturulan bu olguların gerçek olarak algılanmasındadır. Velevki sebebi nuzul olarak adlandırılanlar doğru olsa bile böylesi bir olaya bağlanması sizce tuhaf değil midir! Medine mescidi bu mescitten önce midir sonramı? Mescidi nebevi de kıble sorunu olmalı değil miydi!..

      Ayrıca tüm tefsirlerde söz konusu mescidin yıkılması ile fitnenin sonsuza kadar giderildiği belirtilir… Ancak 9/110’da “Kurdukları bina, kalpleri parçalanıncaya kadar içlerinden çıkmayacak bir şüphe kaynağı olmaya devam edecektir” buyruluyor. Bu ayet ile kestirilip atılan Dirar Mescidi rivayeti sizce ne kadar örtüşüyor…

      Ahmet bey o hikayeyi defaatle okuduğunuzda bu kadar derin bir konuya uymayan sığ bir akıl çeldirici hikaye ile müslümanların din adamları eliyle nasıl karşı karşıya bırakıldığını siz de sanırım farkedeceksiniz..

  4. Selam olsun Allah rızası için Kuran ı anlatmaya ve anlamaya çalışanlara,Malum arapça bilmediğimiz için sizin önerebileceğiniz meal hangisidir,Kuranmeali.com dan faydalanmama rağmen basılı önyargısız bir Meal tavsiyesi verir misiniz.

  5. Hasan Bey İyi Günler Dilerim
    ŞURA 13.O Dinde, onunla Nuh’a vasiyet ettiğini; “O Dini ikame edin ve onda fırkalaşmayın.” diye İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya vasiyet ettiğimizi sana da vahiy ederek, size de şeriat yaptı. Senin onları dua / davet ettiğin O şirk / müşriklere ekber geldi. Allah, dilediğini ona ictiba eder ve O’na münib / inab edeni ona hidayet eder
    YUSUF 38.”Ve atalarım İbrahim’in, İshak’ın Yakup’un milletine tabi oldum. Bizim herhangi bir şeyi Allah’a şirk tutmamız olamaz. İşte bu, Allah’ın bize ve insanlar üzerine fazl / faziletidir. Lakin insanların ekserisi şükür etmiyorlar.”

    Bu ve benzeri birçok ayette Allah’ın indirdiği dinin tek bir din olduğu merkezinin Mescidi haram bölgesi olduğu görülmektedir.
    Buna göre Allah’ın Resullerinin Mekke de bulunma zorunluluğunun olması gerekmez mi. Böyle ise Şuayb’ in Medyenini ve Eykesini, Hud’ un Ad ını, Salih’ in Semudunu nasıl anlamalıyız. Ve Meryem’in, Zekeriya’ nın, Yahya’ nın, İsa’ nın Mescidi Haram ile bağlantısını nasıl kuracağız.
    Ayrıca
    İbrahim Suresi 37. Ayette geçen “min zürriyeti” ifadesi üzerinden yapılan meallerde İbrahim’in çocuklarından bir kısmını Mekke’ye yerleştirdiği (İsmail ve annesini) İshak’ın ise Tevrat’taki hikâyeye uygun olarak Filistin’ de yaşadığı belirtilmektedir. Buna göre “min zürriyeti” ifadesini nasıl anlamalıyız.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*