Kur’an’a Rağmen Yahudileri Takip Etmek!

Kur'an'a İlk Ehli Kitab'ın inanması gerekmez miydi

Kur’an’a İlk Ehli Kitab’ın inanması gerekmez miydi!..

Not: Bu yazı yürütülmekte olan YUSUF KISSASI başlıklı çalışmadan alıntılanmış bir bölümdür.

 

Kur’an; En başta Alemlerin Rabbi tarafından kulu Muhammed (as) İndirilmiş olmasından dolayı müstesna bir metindir. Bunun yanında kullanılan dilin fasihliği, bahsettiği konulardaki geniş ufku ve derinliği, sürekli kendini yenileyerek aktüel değerini yitirmemesi ve daha birçok özelliğiyle etkileyici bir kitaptır. Çok hacimli olmamasına rağmen, varlığın yaratılmasından varlığın sonlandırılmasına ve hatta sondan sonrasını da içine alan konulara açıklık getirmiştir. Bu yönüyle O, hiç kimsenin asla elde edemeyeceği bilgileri vermektedir. İnsanlık tarihi ile ilgili verdiği bilgiler ise yalanlanması asla mümkün olmayan kesinliktedir.

İndiği dönemde bu etki kendisini insanlar üzerinde göstermiş, kısa sürede büyük insan kitleleri Kur’an’a inanmıştır. Kur’an’a inanan bu yeni kitleler arasından tarihe iz bırakmış büyük bilim adamları, alimler, hekimler, astronomi bilginleri, tarihçiler, kimyacılar, hayvan ve bitki bilimcileri, mucitler, gezginler, filozoflar birbiri ardına çıkmıştır. İslam’a girmeden önce büyük bir entelektüel fakirlik yaşayan halkların arasında adeta akademik bir patlama yaşanmıştır. İslam’dan önce insanlık tarihinde hiçbir ehemmiyeti olmayan şehirler, dünyanın akademik gündemini belirleyen merkezler haline gelmiştir. Herkesin herkesle savaş halinde olduğu[1]Arabistan coğrafyası, tarihin gördüğü en parlak medeniyetin beşiği olmuştur. Yine İslam’dan önce dünya üzerinde bir etkinliği ve entellektüel hiçbir birikimi olmayan Arapça, akademik dilin vazgeçilmezi haline gelmiştir. Şüphesiz Arapçaya bu etkileyici otoriteyi veren Kur’an’dan başka bir şey değildir.

Fakat; uzak doğudaki Malay’lardan, Asya steplerindeki Türklere, Hint yarımadasından Afrika’nın ortalarına kadar geniş coğrafyalar Kur’an’dan etkilenirken, hemen yanı başındaki Yahudi ve Hıristiyanlar ters orantılı olarak Kur’an’dan uzaklaşmışlardır. Kur’an’ın ilk indiği günden bu güne kadar ehli kitap Kur’an’a inanma konusunda dünya halkları arasında en fazla tereddüt eden insanlar olmuşlardır.

Ehli kitabın Kur’an karşısında içine düştüğü bu tereddüdün nedenleri ile ilgili çok şey söylenebilir. Nedenler ne kadar çoğaltılırsa çoğaltılsın tüm nedenlerin kökeninde; Kur’an’ın bahsettiği konuların tamamıyla ilgili olarak onların, önceden gelen bilgileri ve bu bilgiler üzerinden oluşturdukları şablonları yatmaktadır.

Mantık olarak yeryüzünde Müslüman olmaya en yakın insanlar ehli kitap gibi durmaktadır. Çünkü Kur’an’da geçen tüm kıssalar onlarda da vardır, tüm konular onların kitaplarında da Kur’an’ın anlattığıyla birebir aynı olmasa bile benzer şekilde işlenmiştir. Bu benzerliğin onları Kur’an’a inanmaya daha ehil hale getirmesi gerekirdi ama öyle olmadığı gibi Kur’an’a en şiddetli karşı çıkışları onlar göstermiştir. Kur’an’ın ellerinde bulunan Tevrat ve İncil ile olan bu benzerliği onlar için bir avantaj olmaktan çok dezavantaj olmuştur.

Çünkü Kur’an geldiğinde, Kur’an’ın bahsettiği her şey ile ilgili yüzyıllardır işlenmiş şablonları onların maddi ve manevi dünyalarına hükmediyordu. Kur’an gelmezden önce onlar bu inançları için büyük acılar çekmiş gerçekten büyük bedeller ödemişlerdi. Geçmişlerinde olan her şey bu şablonlar etrafında şekillenmişti. Tarih algıları, varlığa bakışları, sosyal düzenleri, değer verdikleri ya da vermedikleri, iç dünyaları, gelecek kurguları, insan tasnifleri hep ellerinde bulunan kitapların oluşturduğu kalıplara göre şekillenmişti. Bunun dışında kendi kişilikleri de ellerinde tuttukları kitaplarına göre inşa edilmişti. Dine ait ya da din dışı bildikleri tüm kavramlar bu kitaplarına göre anlam kazanmıştı.

Onların Mecusiler, Müşrikler, Budist ya da diğerleri gibi her şeylerinden vazgeçip Kur’an’a iman etmeleri kolay değildi. Çünkü diğerlerinin geçmişlerinde kendilerine göre şekillendirdikleri Âdem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa (a.s.m) gibi isimler yoktu.

Ehli Kitap olmayanlar için Kur’an’ın bahsettiği isimler yepyeni kahramanlardı ve bu yeni kahramanlar daha önce inandıkları kahramanlardan daha gerçekçi ve daha kendilerindendi. Mecusilerin geçmişindeki İsfendiyar ile Musa, müşriklerin geçmişindeki iki ünlü kâhin Şikk ve Satih ile İsa, Asena ile Muhammed, Nirvana ile Allah arasında bir ayrılık vardı. Yani bunlar aynı şeyler değillerdi. Onlar basit ve sade bir kararla karşı karşıya idiler. Nirvana için sırtını dünyaya mı dönecek, yoksa Allah için hayatın içine mi karışacak? İyi olmak için tapınak köşelerinde uzun ve zahmetli ritüellere mi katlanacak, yoksa hayatın doğal akışına ara vermeden namaz kılarak mı bu enginliğe ulaşacak? Daima kendilerini akıl dışı bir inanışın gerçekliğini ispatlamaya çalışan rahiplerinin peşinden mi gidecekler, yoksa yorulan, acıkan, üşüyen, sevinen, üzülen kendileri gibi insan olan Muhammed (as)’in peşinden mi? Seçim bu kadar basitti.

Ehli kitap olmayanların geçmişten gelen dinlerinin Kur’an’la pek bir benzerliği de yoktu. Kur’an’ın anlattığı kıssalarla, onların din adamlarının anlattığı kıssalar, onların tasavvurlarındaki kahramanlarla (iyiler), Kur’an’ın anlattığı kahramanlar arasında bir benzerlik söz konusu değildi. Hatta tasavvurlarındaki kötü tasvirleri bile benzerlik göstermiyordu. Onlar için ellerinde bulunan din ile Kur’an arasında yaptıkları seçim iki “benzemez” den birini almak gibiydi… Seçimlerin en kolayı iki benzemez arasında yapılan seçimdir! Allah ile diğer ilahlar Nanna, Sin, Alkamah, Ahurumazda, Ehrimen, Zeus, Odin arasında neredeyse hiçbir benzerlik yoktu. Avesta, Veda’lar, Ginza, Yaşam Kitabı, Ölüler Kitabı gibi kitaplarla Kur’an’ın hiçbir benzerliği yoktu. Onların dinlerinde inançlarını temsil eden kişiler ile, Kur’an’ın anlattığı kişiler arasında da bir benzerlik yoktu. Buda, Konfüçyüs, Zerdüşt, İsfendiyar, Rüstem, Gılgameş gibi isimlerle Âdem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa (ve diğerleri a.s.m) siyah ve beyaz gibi birbirine zıt iki farklı dünyanın kahramanlarıydılar. Bazı lokal benzerliklerin olması bile bunları aralarında fark gözetmeyecek kadar birbirine yaklaştırmıyordu.

Yahudi ve Hıristiyanlar için ise bu seçim o kadar basit değildi. Çünkü; Onların seçimi iki benzemez arasında değil iki benzer arasındaydı. Takdir edilmelidir ki benzerler arası seçim en zor olanıdır[2]. Bu benzerliği ortaya koymak en başta şunu bilmeyi gerektirir. Ne Kur’an Allah’ın gönderdiği ilk vahiydir, ne de Muhammed (as) ilk Allah elçisidir. Bilakis her ikisi de vahiylerin ve elçilerin en sonuncusudurlar. Hatta Kur’an’ı önceki vahiylerden, Muhammed (a.s)’i önceki elçilerden kopuk görmek bu ikisine iman etmemeye denk gelmektedir.

Ali İmran 3/3

نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنزَلَ التَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ

 Gerçekleri içeren ve kendinden öncekileri tasdik eden bu Kitab’ı sana, O indirmiştir. Tevrat’ı ve İncil’i de O indirmiştir.

Ahkaf 46/9

قُلْ مَا كُنتُ بِدْعًا مِّنْ الرُّسُلِ وَمَا أَدْرِي مَا يُفْعَلُ بِي وَلَا بِكُمْ إِنْ أَتَّبِعُ إِلَّا مَا يُوحَى إِلَيَّ وَمَا أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُّبِينٌ

De ki “İlk elçi ben değilim. Bana da size de ne yapılacağını bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece doğruları ortaya koyan bir uyarıcıyım, o kadar.”

Kur’an’ın ve elçisininkendinden önceki kitaplarla ve resullerle kopmaz bağları vardır.[3]Bu bağ daha önce de belirtildiği gibi “tasdik”tir. İşte Kur’an’ın bu misyonu zoraki olarak önceki kitaplarda olan konuların ele alınmasını gerekli kılmaktadır. Kur’an’ın tasdik etmek için önceki kitaplarda geçen konuları ele alması, daha önce gönderilen kitapları Kur’an’la benzer hâle getirmektedir.

Bu yüzden Kur’an’ın büyük çoğunluğu Kitab-ı Mukaddes’te geçen konulara ayrılmıştır. Kur’an’ın bir yandan önceki kitapları da Allah’ın indirdiğini söylemesi, diğer yandan zaten Allah tarafından indirilen kitaplardaki konuları ve kıssaları yeni baştan anlatması, daha önceki kitaplarda geçen konuların ve anlattığı, kıssaların neresinde yalan neresinde doğru olduğunun tespitinin mümkün olabilmesi içindir. Bunun için önceki kitaplarla Kur’an arasında benzerlik bir nevi gerekliliktir.

Kur’an’ın bir gereklilik olarak önceki kitaplarda olan her şeyi yeni baştan ele alması her konuda en az iki benzerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Mesela, hem Kur’an hem Tevrat yaratılışın altı günde[4]olduğunu söylemektedir. Adem’in bir bahçede bulunduğu[5], iblisin ayartmasıyla yasak meyveyi yediği[6], Nuh’un karada gemi yaptığı[7], büyük bir tufan olduğu[8], İbrahim’in tüm Allah elçilerinin atası olduğu[9], İsrail oğullarının Yusuf zamanında Mısır’a geldiği[10], bu gelenlerin İsrail oğulları dediğimiz halk kitlesinin ilk ataları olduğu[11], Mısır’da Firavunun İsrail oğullarının erkek çocuklarını öldürdüğü[12], Musa’nın İsrail oğullarını Firavundan kurtardığı[13]ve daha bir çok konu benzer şekilde hem Kur’an’da hem Kitab-ı Mukaddeste anlatılmaktadır.

Bunlar ve daha birçok iki benzer arasında kalan ehli kitap, seçimini Kur’an’dan yana yapmamıştır! Her şeyi altı günde yarattığı halde kendisine herhangi bir yorgunluğun dokunmadığı[14]Allah yerine, her şeyi altı günde yaratan ama yedinci gün şabat yapıp dinlenen Yehva onlara daha yakın gelmiştir.[15]Kur’an’da Ulu’l Azm[16]olarak yüceltilen Nuh yerine, içki içip sarhoş olarak kendini bilmez halde çırılçıplak soyunan Nuh’u,[17]İki oğlunun soyundan da Allah resulleri çıkan İbrahim yerine,[18]bir oğlu (İsmail) yaban eşeğine[19]benzetilerek dışlanan ve sadece diğer oğlunun (İshak) soyundan resuller çıkacak olan İbrahim[20]onlara daha gerçekçi ve yakın gelmiştir.

Kur’an ve Kitab-ı Mukaddes’te anlatılan Allah resulleri arasında çok belirgin farklar vardır. İsimler aynı olmasına hatta kıssaların birçok yanı birbirine benzemesine rağmen Yahudi ve Hıristiyanlar[21]Kur’an’ın daha temiz ve daha şerefli bir şekilde anlattığı elçilere inanmayı kendine yedirememiştir.

İçki içip sarhoş olduğu yetmezmiş gibi bir de kendi öz kızlarıyla ensest ilişki kurup onları hamile bırakan Lut,[22]babası İshak’ı aldatarak abisi Esav’ın resul olma hakkını elinden çalan Yakup,[23]Kendisine ölümüne bağlı komutanı Uriya’nın karısıyla zina yapan ve ölsün diye zina yaptığı kadının kocasını savaşta yalnız bırakan Davut[24]şeklinde anlatılan Allah resulleri Yahudilere ve Hıristiyanlara Kur’an’ın anlattıklarından daha inandırıcı gelmiştir.

 

Yahudilerin Sapmasında Rabbîlerin rolü…

İki benzer arasında çok büyük farklar olmasına rağmen ehli kitabın tercihlerini, elçileri daha akılcı ve daha temiz anlatan Kur’an’dan yana değil de tahrif edilen Tevrat ve İncil’den yana kullanmalarının en büyük nedeni, onların “Rabbi” adını verdikleri din adamlarıdır.

Bu din adamlarına göre; ellerinde bulunan kitaplara iman etme zorunluluğu olmasına rağmen, kitaplar düz okumayla anlaşılamayacak kadar kapalı ve şifrelidir. Onun açıklanması ve şifrelerin çözülmesi din adamlarının işidir.

“Tora’nın”[25]kendine özgü dili, çeşitli sebeplerden dolayı şifrelidir ve bazı durumlarda bir kanunun uygulaması ilgili metin okunduğunda varılan sonuç, o kanunun pratikteki uygulaması ile farklılık gösterebilir”

“Oysa Tora’nın Tanrı’dan geldiğini bilen kişiler, tüm bu garip, yersiz ya da gereksiz kullanımların içinde mutlaka sonsuz değer ve miktarda mesajın varlığını görürler. Tora sadece okunmayı değil. “Analiz edilmeyi” gerektiren bir metindir. Ancak bunun da belirli kuralları vardır ve bu analiz sadece Moşe Rabenu’ya, onun da bizlere öğretmiş olduğu yöntemler kullanılarak yapılabilir”

“Şivim Panim LaTora”“Tora’nın Yetmiş Yüzü Vardır”. Bir elmasa farklı yüzeylerden baktığınızda farklı görüntüler elde edersiniz. Bu bakış için en önemli şart, nereden bakarsanız bakın “doğru gözlüğü” kullanmaktır. Tora’yı incelemek ya da yorumlamak için kendi gözlerine güvenen ve gözlüğe ihtiyacı olmadığını iddia edecek kadar kaba olan kişi, o elması basit bir taş olarak görmeye mahkumdur”.

“Yetmiş yüze sahip olan Tora’nın en ufak detayıyla ilgili sayısız ve bazen birbiriyle çelişebilen açıklamanın varlığı sürpriz olmamalıdır. Tora bir yaşam kitabıdır v e hayatın her alanıyla ilgilenir. Dahası Tora sadece bir kitap değildir. Burada yazılı olanın kat kat fazlası, uygulamalar, değerler ve ayrıntılar şeklinde Yahudi belleğinde mevcuttur. Tora’nın tek bir değer üzerinde durması elbette beklenemez. Bu açıdan öğretmenlerimiz olan Hahamlarımız, çeşitli açıklamalara, çeşitli mesaj ve dersler gizlemişlerdir. Bu da Tora ile ilgili birbirinden farklı açıklamaların temelidir”.

“Tora hakkındaki bilgisi sadece düz (ve çeviri) metin okumakla sınırlı kişilerin, okudukları hakkında yersiz ve yanlış yorumlar yapılmasına hatta bazı ifadelerin Yahudi aleyhtarlığına alet edilmesine kadar gidebilmiştir. Bu durumun, binlerce yıllık köklü gelenekten haberdar olunmamasından kaynaklandığı açıktır. Dolayısıyla Tora’nın köklü geleneğin rehberliği olmaksızın yorumlanması son derece yersiz ve hatalı kaçacağı akılda tutulmalıdır.”[26]

Ehli kitabın din algısının nasıl oluştuğunu anlatan bu pasajlar olayı şöyle formüle etmektedir. Tanrı’nın kitabı mükemmeldir ama şifreli ve kapalıdır. Herhangi bir rehber olmadan okumak yanlış anlaşılmasına yol açmaktadır. İşte bu yüzden Tanrı, kitabının nasıl açıklanacağını Musa’ya öğretmiştir. Musa’nın kitabı açıklamak için söylediği sözleri, aslında kitaptan daha değerlidir. Kitaptan daha değerli bu sözler “Sözlü Tora” denilen hadis külliyatıdır. Bu sözler din adamlarının belirlediği yöntemlerle nesilden nesile aktarılmıştır. Yahudi din adamlarının kendilerince anlattığı bu formülü bizim anlayacağımız şekilde deşifre ederek anlatırsak, Yahudilik dini şu ana esaslardan oluşmaktadır.

  • Kitap; Sinay dağında Musa’ya verilen yazılı belgeler. Dinin aslı budur ama kitap (vahiy) şifreli ve kapalıdır, anlamak sıradan insanların yapabileceği bir şey değildir.
  • Sözlü Tora; Musa Sinay dağında yazılı bir vahiy aldığı gibi, şifreli ve kapalı bir şekilde aldığı yazılı metinleri açıklayacak sözlü Tora’yı da almıştır. Belirleyici olan da bu açıklamalardır. Mesela; Şabat yazılı olan Tora’da “çalışmayacaksın ve çalışanı öldüreceksin[27]” şeklinde kısaca belirtilmiştir. Çalışmamak çok genel bir kavramdır. Çalışmamanın neleri kapsadığının açıklanması gerekmektedir. İşte burada sözlü Tora yani Musa’nın vahyi açıklayan hadisleri devreye girmektedir. Bu hadisler “Talmud” adı altında toplanmıştır. Buna inanmamak dini inkara denk tutulmaktadır. Musa’nın sünneti olan Talmud, her şeyin nasıl anlaşılması gerektiğini söyler. O olmaz ise nasıl şabat yapılacağı, ceza maddelerinin nasıl uygulanacağı asla bilinemez.

Musa’nın sünnetinin toplandığı Talmud iki bölümden oluşur. Mişna ve Gemara. Her ne kadar Musa’nın söyledikleri kapalı olan Tora’yı açık ve anlaşılır hale getiriyorsa da onun söyledikleri de açıklanmaya, değişen şartlara ve zamana uyarlanmaya muhtaçtır. Bu uyarlama ise Tanrı’nın buyruğuyla İsrail oğulları ileri gelenlerine yani din adamlarına (Rabbilere) bırakılmıştır. Açıklamalara da Gemara denmektedir. Böyle olması gerektiği hususunda tam bir birliktelik vardır. Bu da Yahudilerin “İcma”sıdır.

Buraya kadar tam bir fikir birliği aranırken bir sonraki adımda fikir birliği yoktur ve gerekli de değildir. Gemaralar Yahudi din adamlarının içtihat ve yorumlarından oluşmaktadır. Bunlarda herkesin aynı içtihat ve yorum etrafında birleşmesi gerekmemektedir. İhtilaf edilmesi gayet normal bir hadisedir ve hatta bu ihtilaflar zenginliktir. Yani alimlerin ihtilafında rahmet vardır. Bundan dolayı Yahudilerin elinde onlarca “Gemara” vardır. Bu Gemara’ların farklı olması aynı zaman da farklı Talmud’ların oluşmasına neden olmuştur. Çünkü; Musa’dan gelen bir hadis, alimler tarafından farklı farklı anlaşılmış ve başka sonuçlara varılmıştır. Aynı hadisten farklı sonuçlara ulaşmak ise Musa’ya atfedilen hadislerin, alimler tarafından yapılan farklı kıyas metotlarının doğal sonucu olmaktadır ve bu gayet normaldir. Müslümanların “Kıyası Fukaha” kavramı da bunun aynısıdır.

Ehli kitab’ın din formülünün son ayağı, yaşayan alimlere uyma zorunluluğudur. Yukarıda saydıklarımız ne kadar doğru anlaşılırsa anlaşılsın her çağda son sözü, yaşayan din adamları söylemektedirler. Bunlar dini sürekli canlı ve aktüel halde tutmak için içtihat ederler. Yeni sorunlara eskilere bakarak yeni ve çağa uygun yorumlar getirirler. Mesela; Tora’da Mısır’dan Çıkış 21;24 bölümünde “göze göz” şeklinde uygulanması gereken kısas, alimlerin görüşleri ile para cezası şekline çevrilebilmiştir[28].

Kur’an’ın indiği ortamda bulunan ehli kitap, dinlerini işte bu esaslara göre formüle etmişlerdi. Bu formül Yahudi ve Hıristiyan ulemanın sıradan insanlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu göstermektedir. Sonuçta ne Tanrı’nın kitabının ne de Tanrı’nın elçisinin sözü geçerli olmamakta, iş gelip din adamlarının söyleyeceklerine dayanmaktadır. Onların verdiği hükümler uygulanmakta, onların çizdiği elçi tasvirleri kabul edilmekte, onların gösterdiği yol doğru sayılmaktadır. Onlar da insanlar üzerindeki bu sınırsız otoritelerini kendi mezhep, tarikat veya felsefi ekollerini meşru hale getirmek için kullanmaktadırlar. Onların kendi halklarına ihaneti Kur’an’ın birçok ayetine konu olmuştur.

Maide 5/41

يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ لَا يَحْزُنْكَ الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ مِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاَفْوَاهِهِمْ وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْۚ وَمِنَ الَّذ۪ينَ هَادُوا سَمَّاعُونَلِلْكَذِبِ سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ اٰخَر۪ينَۙ لَمْ يَأْتُوكَۜ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ مِنْ بَعْدِمَوَاضِعِه۪ۚ يَقُولُونَ اِنْ اُو۫ت۪يتُمْ هٰذَا فَخُذُوهُ وَاِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ فَاحْذَرُواۜ وَمَنْيُرِدِ اللّٰهُ فِتْنَتَهُ فَلَنْ تَمْلِكَ لَهُ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَمْ يُرِدِ اللّٰهُاَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

Ey peygamber, ağızlarıyla “inandık” deyip, kalbleriyle inanmamış olanlardan ve yahudilerden küfürde yarış edenler seni üzmesin. Onlar yalana kulak verirler, sana gelmeyen diğer bir topluluğa kulak verirler, kelimeleri yerlerinden değiştirirler, “eğer size bu verilirse alın, bu verilmezse sakının” derler. Allah birini şaşırtmak isterse, sen onun için Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar öyle kimselerdir ki, Allah, onların kalblerini temizlemek istememiştir. Onlar için dünyada rezillik var ve yine onlar için ahirette de büyük bir azab vardır.

Bugün dahi hem Hıristiyanların hem de Yahudilerin dinlerinin merkezlerinde tapınak ve din adamları vardır. Bu din adamları tarih boyunca vahiyleri içtihat, yorum ve kıyaslarıyla şekillendirmiş, onlara kendilerine göre biçim vermişlerdir. Bu rabbiler içtihatlarıyla dine biçim vermede kendilerini o kadar sınırsız görmüşlerdir ki; M.S 325’de İznik’te toplanan din adamları konsülü, içtihatla İsa’yı Tanrı’ya oğul olarak atadıkları gibi buna inanmayanı da kâfir ilan etmişlerdir. Hangi biçimi verirlerse versinler kendileri daima merkezde olmuşlardır. Tanrı’nın kitabını ve elçisini her şeyin üstünde tutuyor gözükseler de aslında her şeyin üstünde etkili olanlar kendileridir.

Kur’an’ın indiği ortamda da durum böyleydi. Yahudi ve Hıristiyanlar, üzerlerinde sınırsız otoriteleri olan din adamlarını aşamadılar. Onların kendi kitapları hakkında yaptıkları yorum ve içtihatlarını vazgeçilmez olarak gören ehli kitap, yine bu din adamlarının Kur’an hakkında yaptıkları yorum ve içtihatlardan da vazgeçemediler. İçlerinden bu din adamlarının etkisi olmadan Kur’an’la baş başa kalan az sayıda insan, Kur’an’a iman etmede tereddüt göstermedi. Ancak bunlar her zaman azınlıkta oldular. Geneli nasıl ki Tevrat ve İncil’in kapalı, şifreli, anlaması zor kitaplar olduğuna inandıysa Kur’an’ın da aynı yapıda olduğuna kapalı ve şifreli olma özelliğinin Allah’ın vahiylerinin temeli olduğuna inandılar. Din adamları da bunu kullanarak Tanrı ile kullar arasında kendilerine bir yer edindiler. Tanrıdan gelen vahiyler din adamlarının şekillendirmesine maruz kaldığı gibi Tanrı’ya gitmeye çalışan bir kul da onlar üzerinden yolculuğa çıkmalıydı. Ellerinde bulunan Allah’ın vahyini kapalı olduğu için açıklamak adına tahrif ettiler. Bu tahrifi “Tanrı’nın dediğine değil demek istediğine bakılmalı”şeklinde bir nevi Tanrı’nın niyetini okuyarak yaptılar. Çünkü Tanrı’nın ne dediği herkes tarafından bilinir ama ne demek istediği sadece onlar tarafından bilinirdi. Yine kendileri gibi kişiler üzerinden topladıkları Musa’nın sünnetini vahyin üstüne hakem yaptılar. Belirleyici olanın kitap değil onlara göre yazılı vahiyden daha üstün vahiy olan sünnet olduğunu söylediler. Bu sünnet farklı farklı din algısı ortaya çıkarmasına ve bu farklılıklarla birbirlerinin kanını dökmeye varana kadar ihtilaf oluşturmasına rağmen bunu “Yahudi alimlerinin ihtilafında rahmet ve zenginlik vardır” diyerek telif ettiler.

Aslında kendi görüş ve içtihatlarını her şeyin üstünde görmelerine rağmen dertlerinin Tanrı’nın dinin daha iyi anlamak, şerefli elçilerinin peşinden gitmek olduğu yalanına kitleleri inandırdılar. Vahyin orijinal metnine müdahale ettiler, gizlediler, değiştirdiler, insan sözü karıştırdılar. Zira vahiy orijinal haliyle kalsaydı kendi kirli ve şeytani suratlarına ne kadar ustaca yapılmış maskeler geçirmiş olurlarsa olsunlar, vahiy onların maskelerini düşürür, şeytani suratlarını açığa çıkarırdı. O’nun için peş peşe gelen elçilerin getirdiği tüm vahiylerin orijinal haline hep müdahale ettiler. Onlar bu müdahale yetkilerinin tartışılmaz olduğunu insanlara göstermek için orijinal metnin içine güya yetkilerini vahiyden aldıklarını bildiren pasajlar bile eklediler.

“Harun’la oğullarını Buluşma Çadırı’nın giriş bölümüne getirip yıka. Harun’a kutsal giysileri giydir, bana kâhinlik etmesi için onu meshederek kutsal kıl.  Oğullarını getirip mintanları giydir. Bana kâhinlik etmeleri için babaları gibi onları da meshet. Bu mesh onların kuşaklar boyu sürekli kâhin olmalarını sağlayacak.”  Musa her şeyi RAB’bin kendisine buyurduğu gibi yaptı. (Çıkış 40/12-16)

“Mesh işleminden önce, Koenler’in kutsiyeti, yalnız onlara aittir, kalıtsal değildir. Mesh işlemi, bu özelliği ebedi ve kalıtsal kılmıştır. Bundan böyle Koenlik tarih boyunca babadan oğula geçecektir. (Gözlem yayınevi. Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla TORA ve Aftara. 2. Kitap Şemot s.507)

Vahye müdahale kalıtsal ve kutsal hale gelmiş, babadan oğula bir miras gibi devredilerek bu haksız otorite sağlama alınmış oldu. Artık kim ne diyebilirdi ki kitap onların kalıtsal müdahalesine onay veriyordu.

Rabbilerin din algısının oluşturduğu Musa ile Kur’an’ın Musa’sı karşı karşıya geldiğinde, tapınaklarında Kur’an’ın Musa’sına savaş açan konuşmalar yaptılar. Kitap, sünnet, icma, kıyas-ı fukaha ve çağdaş alimlerin yorumlarını devreye sokarak Kur’an’ın Musa’sının, İsa’sının sahte, kendilerinin biçim verdiği Musa ve İsa’nın gerçek olduğuna otoritelerini kul ettirdikleri takipçilerine inandırmayı başardılar.

Varlığı yaratırken yorulan Yehva, İçki içen Nuh, Yalan söyleyen İbrahim, kızlarıyla ensest ilişki kuran Lut, babasını aldatan Yakup, komutanın karısıyla yasak ilişkiye giren Davut, yediyüz karısı ve üçyüz cariyesinin  putlara tapmalarına göz yumup sonra kendisi de putlara tapıp kafir olan Süleyman[29]gibi meselelerde ise yorumun dibine inildi, tevilin bin türlüsü yapıldı ama ne olursa olsun sonunda en azından kendi dindaşları (kulları)[30]bunlara inandı.

Elimizde bulunan Tevrat ve İncil’e inananlar ne yazık ki bu din adamlarının ihanetinin her türünü gördü, hâlâ da görmekteler… Onlara anlatılan kıssalar hep bu din adamlarının ustaca dizaynları ile şekillendi. Bu adamlar nereye ne sokacaklarını, hangi kelimeyi gizleyip hangisinin altını çizeceklerini, kendi sözlerini vahyin neresine monte edebileceklerini çok iyi biliyorlardı. Onların bu ustalığa ulaşmaları asırları almıştı…

 

Müslümanlar, Yahudiler’i aynen taklit ettiler…

Kur’an’ın kendinden önceki kitapları tasdik etmesi tam da bu yalanları, tahrifleri, değiştirmeleri, insan sözü karıştırmaları ortaya çıkarmak içindi. Kur’an inerken gelen her ayet o şeytani suratlarını gizleyen maskelerini adeta parçalarcasına sıyırıp atmaya başladı. Yalanı ortaya çıkarıp tekzip ediyor, doğruyu ortaya çıkarıp onay veriyordu. Rabbiler, Kur’an indikçe eski hallerini kaybedeceklerine dair derin bir ümitsizliğin içine düşmüşlerdi.

Maide 5/3

اَلْيَوْمَ يَئِسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ د۪ينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِۜ اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُلَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪ينًاۜ فَمَنِ اضْطُرَّ ف۪ي مَخْمَصَةٍ غَيْرَمُتَجَانِفٍ لِاِثْمٍۙ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

…Bugün kâfirler, sizin dininizden (onu yok etmekten) ümit kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim. Kim, gönülden günaha yönelmiş olmamak üzere açlık halinde dara düşerse (haram etlerden yiyebilir). Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.  

Rabbiler elçilerin vahiylere istediklerini ekleyip çıkarabilecekleri söylüyordu. Kur’an ise elçinin bile Yüce Allah’ın söylemediği bir şeyi Allah’a atfedemeyeceğini, bunu yaparsa çok şiddetli bir şekilde cezalandırılacağını[31]söylüyordu. Gönderilen vahyin sağlamlaştırıldığını, Allah tarafından açıklandığını,[32]kendisi kapalı olmadığı gibi her şeyin açıklamasının O’nda olduğunu,[33]O’nda birbirini tutmaz şeylerin olamayacağını,[34]hiçbir şekilde Kur’an’dan başka bir kaynağın bu dinde kabul edilmeyeceğini[35]söylüyordu.

Kur’an yeterliydi ve kimse O’nu anlamak için O’ndan başka bir kaynağa ihtiyaç duymuyordu. Kur’an’a ilk iman edenler genelde kitabî olmayanlar olduğu için kafaları bulanık değildi ve Kur’an konularıyla ilgili kimsenin zihninde önceden gelen şablonlar yoktu. En başta Allah elçisinin zihninde şablonlar yoktu. Allah elçisi bile kitabın ve imanın ne demek olduğunu Kur’an’dan öğreniyordu.

Şura 42/52

وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ رُوحاً مِنْ اَمْرِنَاۜ مَا كُنْتَ تَدْر۪ي مَا الْكِتَابُوَلَا الْا۪يمَانُ وَلٰكِنْ جَعَلْنَاهُ نُوراً نَهْد۪ي بِه۪ مَنْ نَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِنَاۜ وَاِنَّكَلَتَهْد۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۙ

İşte böylece sana da emrimizle Kur’an’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.

Kur’an’dan önce vahye muhatap olanları, Muhammed (as)’e dolayısıyla Kur’an’a inanmamaya sevk eden başka bir etken ise Yakup’tan sonra gelen tüm elçilerin Yakup soyundan çıkması oldu. Bu durum İsrailoğulları denilen kardeşleri dinle karışık bir ırkçılığa sürükledi. Artık Allah elçiliği, onların tekeline geçmiş tüm Allah elçileri ve hatta Yehva onların milli değerlerine dönüşmüş oldu. Başkalarının hele hiçbir şekilde daha önce ilahi vahye muhatap olmamışların, elçileri sahiplenme hakkı olamazdı…

Kur’an ise daha en baştan bu elçilerin tümünü sahipleniyor ancak onların izinden gittiğini söyleyenleri yalancılıkla suçlayıp, hiçbir zaman elçilerinin izinden gitmediklerini, vahiylere önem vermediklerini söylüyordu. Böylelikle Kur’an onların elinden her şeyi almış oluyordu.

Kur’an; din adamları kurullarını, konsülleri, seçilmişleri, kalıtsal ve kutsal bir şekilde kendinde vahye müdahale etme yetkisi görenleri, rivayetler yoluyla oluşturulmuş elçilerin sünnetidenilen şeyleri tanımıyordu. Tanımamakla de kalmayıp mutlak bir şekilde mahkûm ediyordu.

Bakara 2/79

فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِلِيَشْتَرُوا بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْد۪يهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّايَكْسِبُونَ

Elleriyle Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için «Bu Allah katındandır» diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların!

Onlar, hadis ve içtihat külliyatları olan Mişna, Talmud, Gemara’larının da tıpkı Tevrat gibi “vahiy” olduğunu ama bunun yazılı metin olarak gelmediğini, Yehva ile elçiler arasındaki çok özel bir ilişkinin sonucunda oluştuğunu, hiçbir elçinin hevâ’sından konuşmayacağını, söyledikleri, yaptıklarının ve sessiz kalmalarının da “vahiy” olduğunu dolayısıyla bunların da dinde otoritesi olduğunu söylemişlerdi. Hatta bu vahiy türünün Tevrat ve İncil’den daha üstün olduğunu, eğer yazılı olarak verilen vahiyle, rivayet yolu ile gelen vahiy çelişirse belirleyici olanın rivayet yoluyla gelen olduğunu söylüyorlardı. Örneğin; Yüce Allah’ın Kur’an’da da belirttiği kısas sistemi Tevrat’ta da yer aldığı halde aslında bir hadis külliyatı olan Talmud devreye girdiğinde vahyin tanınmaz hale geldiği görülmektedir.

“İki kişi kavga ederken gebe bir kadına çarpar, kadın erken doğum yapar ama başka bir zarar görmezse, saldırgan, kadının kocasının istediği ve yargıçların onayladığı miktarda para cezasına çarptırılacaktır. Ama başka bir zarar varsa, cana karşılık can, göze karşılık göz, dişe karşılık diş, ele karşılık el, ayağa karşılık ayak, yanığa karşılık yanık, yaraya karşılık yara, bereye karşılık bere ödenecektir”. (Çıkış 21/22-25)

“Pasuğun tam çevirisi “göze karşılık göz, dişe karşılık diş, ele karşılık el, ayağa karşılık ayak şeklindedir. Aynı durum sıradaki pasuk için de geçerlidir. Fakat bu ifadeler tam değil deyimsel anlamıyla değerlendirilmelidir (Talmud-Bava Kama 84a; Mehilta; Targum Yonatan; Raşi). Sözlü Tora yoluyla bildiğimiz üzere, sorumlu taraf zarar verdiği organa karşılık, o organın parasal değerini ödemekle yükümlüdür. Bu parasal değer şöyle hesaplanır. Kurban elini kaybetmişse, bu kişinin köle pazarında sağlamken ne kadar, elsizken ne kadar edeceği bilirkişi tarafından belirlenir. Tazminat, aradaki farktır. Hamile kadın örneğinde olduğu gibi, kölelik müessesesinin yürürlükten kalkmış olması, bu hesaplamanın yapılmasına engel değildir”.

“Gerçekten de ceza olarak suçluyu kör eden veya fiziksel bir zarar veren Yahudi mahkemesi hiçbir zaman olmamıştır. Tora’nın öngördüğü fiziksel cezalar, sadece belirli suçlar karşısında uygulanan idam ve kırbaç cezalarıdır. Yine de akla elde olmadan bir soru gelmektedir; Madem Tora burada parasal karşılıktan bahsetmekte, öyleyse bunu açık bir şekilde söylemek varken yanlış anlamaya yol açabilecek ifadelere neden yer vermektedir? Rambam ve diğer bir çok otorite, Tanrısal düzeyde suçlu kişinin, yaptığı sebebiyle gerçekten de kendi organını kaybetmeyi hak ettiğini belirtirler. Ve bu nedenden dolayı, sadece tazminat ödeyerek günahını tamamen telafi ettiğini düşünmemelidir. Suçlu, aynı zamanda kurbanın bir şekilde kendisini affetmesini sağlamalıdır. Fakat yine de bir Bet-Din, ödenecek parasal tazminatı belirlemenin ötesinde hiçbir şey yapmakla yetkili değildir. Ayrıca bkz. Vayikra 24:17-22 açk. (Gözlem yayınevi. Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla TORA ve Aftara. 2. Kitap Şemot s.255)

Tevrat ve İncil işte bu şekilde vahyin bile üstünde görülen rivayet ve Bet-Din denilen din adamları kurulları tarafından tahrif edilmiştir ve bu tahrif hâlâ devam etmektedir. Ehl-i kitabın din adamlarının Allah’ın vahyine müdahalesi sadece hükümlerde değildir. Aynı zamanda o kitaplarda geçen kıssalar da büyük tahrifata uğramıştır. Bu yönüyle o kitaplardaki kıssaların, Kur’an’da da anlatılan kıssaların tamamlayıcı bir yönünün olamayacağı açıktır. Kur’an ortadayken o kıssalara sadece eklenen yalanları tespit edip tekzip etmek, gizlenen doğruları ortaya çıkarmak yani tasdik etmek için başvurulur. Bunun haricinde bir başvurunun olması, hele kaynak olarak kullanılması asla mümkün değildir.

Kur’an tüm bunlardan dolayı Yahudi ve Hıristiyanları kötü bir örnek olarak deşifre ve afişe etmiştir. Allah resulü ve beraberinde olanlar tek bir kere bile Kur’an’da anlatılan hükümler veya kıssalarla ilgili ne Bet-Dine[36]ne de Yahudi ve Hıristiyanların ellerinde bulunan Tevrat ve İncil’e başvurmadılar. Parça parça anlatılan İsrail oğulları kıssaları hakkında bile başvuran olmadı. Yani onları anlatan ayetleri gidip onlara sormadılar. Çünkü Kur’an onlara yetiyordu.

Ehli kitabın, Kur’an’ın bahsettiği tüm konularla ilgili bilgi ve şablonlarının olması, Kur’an’ın onların sahip çıkıp milli kahraman haline getirdikleri tüm elçileri onlardan ayırması ve onları bu elçilere ve getirdikleri vahye ihanet eden kişiler olarak kötü örnek göstermesi, onları bu halleriyle temelleri olmayan köksüzler[37]olarak nitelemesi, binlerce yıldır inandıkları, kutsadıkları, kendilerini onunla tanımladıkları geçmişlerinin yalan olduğunu söylemesi; onları müşrikler, Budistler, Mecusiler ve daha bilimum putperestten daha kötü duruma düşürüyordu. Ehl-i kitap dışındakiler hiç olmazsa kimseye ihanet etmemiş, resul öldürmemiş, vahyi tahrif etmemişlerdi. Kur’an’ın ehli kitabı kötü olarak nitelemelerinin hepsi onlar için, içine düştükleri kör kuyular gibi olmuştur. Düştükleri bu kör kuyuyu benimsemiş orayı kendilerine ev edinmişlerdir. Uzatılan Allah’ın (Hablullah-Kur’an) ipini ısrarla tutmamış ve tutmamaktalar.

Allah onları kör kuyuya atmamıştır. O kör kuyu din adamları tarafından kazılmış ve onlar da bu kör kuyuya gönüllü atlamışlardır. Kuyudan çıkmaları için uzatılan ipi (Kur’an’ı) ise ev olarak benimsedikleri kör kuyunun düşmanı olarak görmüşlerdir.

Kabul etmesi zor gelse de Kur’an’ın indirilmesinden hemen sonra ehli kitabın kör kuyularının hemen yanı başına aynı teknikle açılmış bir kör kuyu da Kur’an’a inandığını söyleyenler tarafından kazılmıştı. O kör kuyuya da Müslümanlar gönüllü olarak atlamışlar, onlar da kendilerine uzatılan Hablullah’ı ev olarak benimsedikleri kör kuyunun düşmanı olarak görmüşlerdi.

Bu süreç de tıpkı Yahudi ve Hıristiyanlardaki gibi işledi. Önce Allah’ın kitabının çok değerli olduğu, Yüce Allah’ın her insanın anlayacağı basit konuşmalar yapmayacağı, şifre ve sırlarla dolu bu konuşmaların ancak Resul tarafından çözülebileceği, resulün Kur’an’ı tebliğ[38]eden değil tafsil[39]eden olduğu, Kur’an’ın Resul olmaksızın anlaşılamayacağı söylendi. Amaç “Alemlere Rahmet” olarak gönderilen Muhammed (a.s)’in görevinin basit bir ara kablosu rolü olamayacağı, O’nun dindeki yerinin çok daha üstün olduğunu ispatlamaktı. Onlara göre resulün görevinin sadece tebliğ etmek olduğunu söyleyen ayetler, resulü ara kablosu gibi önemsiz bir göreve layık görmek anlamına geliyordu. Onlara göre ayetleri tebliğ etmek, bunun için ölümü göze almak, her türlü zorluğa göğüs germek, ayetler kendisini yerden yere vuran cinsten de olsa eksiltmeden, çoğaltmadan[40]olduğu gibi tebliğ etmek basit(!) bir işti. Bir kralın elçisi olmayı bile çok büyük bir iş olarak görenler, farkında olmadan Alemlerin Rabbine elçi olmayı da küçümsemiş oluyorlardı.

Böylelikle Kur’an, kapalı ve açıklanmaya muhtaç bir kitap, resul de kapalı ve şifreli olanı açıp deşifre eden konumuna getirildi. Yahudiler Sina dağında Yehva ile buluşmaya giden Musa’nın, dönüşte beraberinde iki şey getirdiğini söylemişlerdi. Biri yazılı vahiy olan Tora, diğeri ise şifreli ve kapalı bir şekilde yazılmış olan Tora’yı açıklayıp, deşifre eden sözlü Tora.[41]Bu sözlü Tora ise Musa’nın ölümünden yüzlerce yıl sonra Talmud[42]denilen hadis ve içtihat külliyatında toplanmıştı.

Kur’an onların milli ilahı Yehva’yı ellerinden alıyor, hiçbir zaman böyle bir İlah’ın var olmadığını söylüyordu. Sadece bunları söyleyip dursaydı belki Kur’an’a inanmak onlar için daha kolay olabilirdi. Fakat Kur’an onları Mecusi, müşrik ya da Budistlerden daha kötü duruma sokacak şeyler söylüyordu. Onların Allah tarafından ilahi vahye muhatap kılınarak alemlere üstün kılındığını (2/40), ama ilahi vahyin üstüne batıl elbisesi giydirdiklerini (2/42), söz alınmasına rağmen (4/154) sözlerinde durmadıklarını (4/155), kendilerine gelen Allah elçilerini öldürdüklerini (2/61) ve daha birçok ihanetlerini anlatıp onları olumsuz örnek olarak alemlere ifşa ediyordu. Kendi kitaplarında anlatılan Allah elçilerinin kıssalarını bir daha anlatıyor, tarih boyunca onların elçiler hakkında çizdiği portrelerden çok daha başka portreler çiziyordu.

Onlar tarih boyunca Yüce Allah’ın gönderdiği vahiyleri koruyup kolladıklarını, müdahale etmediklerini söyleyip durmuşlardı. Kur’an ise onların bu sözlerinin de yalan olduğunu, ilahi vahyi tahrif ettiklerini (5/13), birçok şeyini gizlediklerini (5/15), Allah’ın dediği birçok şeyi Allah’ın demediği şeylerle değiştirdiklerini (7/162) ve ilahi vahiylerin içine insan sözü karıştırdıklarını (2/79) söylüyordu. Defalarca ilahi vahye muhatap olmalarına rağmen, daima ihanet içinde olduklarını söylüyordu (2/85). Bununla da kalmayıp tüm kitap boyunca kullanılan lanet ifadelerinin üçte ikisini Yahudilere atfetmişti.

Kendilerini Yehva’nın gözdesi sayanlara Kur’an’ın bu söylemi çok ağır gelmişti. Mecusiler, Budistler hatta müşrikler bile Kur’an’da onlar kadar kötü anılmıyordu. Ehli Kitap olmayanların Kur’an’dan önceki durumlarını mazur gösterebilecek mazeretleri olabilirdi. Eninde sonunda onların içinden arka arkaya elçiler çıkmamıştı. Ehl-i Kitap olmayanlar öncesinde de “öteki” idiler. Fakat Ehl-i Kitabın Kur’an’dan önceki durumları için ortaya serecek bir mazeretleri yoktu. Yakup’tan sonra gelen Yusuf, Harun, Musa, Davut, Süleyman, Üzeyr, Lokman, Yunus, Eyüp, Zekeriyya, Yahya, İsa (a.s.m) ve daha birçokları hep onların içinden çıkmıştı. Yani onların geçmişlerini temize çıkaracak hiçbir mazeretleri yoktu. Çünkü Kur’an Muhammed (a.s)’e verilen bu vahyi öncekilere hiç benzemeyen yepyeni bir din olarak ortaya koymuyordu. Tam tersi bu vahyin, diğer elçilere verilen vahiy ile aynı (4/163) olduğunu söylüyordu. Muhammed (a.s)’in yolu ile önceki elçilerin yolunun aynı yol (6/83-95) olduğunu söyleyerek, önceki elçilere uyduklarını söyleyenleri dışlıyordu.

Kur’an, Ehl-i kitabı; içlerindeki bu din adamlarını dışlamaya, onları dinlemeyip sadece Allah’ın kulluğuna (3/64) gelmeye çağırıyordu ama dinlemediler. Allah adına kendi din adamlarına kul olmaya devam ettiler.

Ehl-i Kitap Kur’an’ı temiz bir akılla değerlendiremedi. O’nda eğrilik, eksiklik, birbirini tutmaz bilgiler bulmak için hep uğraştılar. Buna rağmen Kur’an her defasında onları şaşırttı. Gözlerini açmaya, taşlaşmış kalplerini yumuşatmaya çalıştı ama onlar kafalarındaki şablonları terk edemediler. Din adamlarının oluşturduğu bir tür hadis külliyatı olan Talmud’larına, Mişna’larına daha bir sıkı sarıldılar. Din adamlarının içtihatlarına, güya vahyi açıklamalarına daha bir önem vermeye başladılar. Kur’an’ın din adamlarını olumsuz nitelemesi ters tepmiş, din adamları onlar nazarında belki de hiç olmadıkları kadar itibar sahibi olmuşlardı. Kur’an’ın onları mahkum eden diline karşı din adamlarının engin kitap bilgilerine ihtiyaç duymuşlardı. Onları ifşa eden ayetler geldikçe onlar kendi aralarındaki safları daha bir sıklaştırmış, karşı duruşlarını daha bir sağlamlaştırmışlardı. Çünkü Kur’an onların hepsinin varlığını gayri meşru ilan etmişti. Kur’an onların tutunduğu dalları tek tek kırmış, sığınacakları hiçbir gizlilik bırakmamıştı.

Yahudiler kendi ellerinde olan vahyin kendilerine yetmediğini söylediklerinde iş işten geçmiş, artık vahyin onların hayatları üzerindeki etkinliği bitmişti. Böylelikle ortaya çıkardıkları Allah’ın gönderdiğinin dışındaki yepyeni dine tutunarak Kur’an’a karşı durmuşlardı. Gelinen noktada artık Musa vahyin anlattığı Musa değil, Kitap Allah’ın gönderdiği vahiy değildi.

“Ancak biz Yahudiler’i ve Yahudilik hakkında “gerçek” bilgi almak isteyen kişileri asıl ilgilendirmesi gereken, Tora metninin salt çevirisi değil, bu metnin ve ardındaki köklü kanuni ve felsefi geleneğin eşliğinde “Yahudiler’ce anlaşılma ve uygulanma” şekli olmalıdır. Zira Tora’nın herhangi bir çevirisi, metinsel ve filolojik bakımdan ne kadar doğru görünürse görünsün, geleneksel bazı açıklamaların refakati olmadığı sürece, yanıltıcı, hatta özellikle Yahudi kanunu söz konusu olduğunda yanlış olmaktan kurtulamaz. (Gözlem yayınevi; Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla TORA. 1. Kitap. Önsöz)

Sonunda vahyi onlarsız anlayamayız dedikleri gelenek ve din adamları, görüş ve içtihatlarıyla onları parçaladı. Yahudiler ilk önce kendi aralarında İsrail ve Yahuda devleti diye ikiye ayrıldılar (M.Ö 930). Daha sonra Samiriler, Ferisiler, Sadukiler, Esseniler diye yine parçalandılar (M.Ö 720). Artık bundan sonrasında yaşanan siyasi ya da dini her olay onları kendi aralarında farklılaşmaya itiyordu. Çünkü din adamları durdukları yere göre görüş belirtiyorlardı. İsa zamanında ise bu bölünme zirve yapmıştı. Allah’ın gönderdiği tek dinden, birbirini inkâr eden iki din ve bu dinlerin altında onlarca mezhep oluşturdular. İşin tuhafı hepsi de kendini vahye nispet ediyor, meşruiyetini vahiyden aldığını söylüyordu.

Kur’an’ın inişinin tamamlanmasından çok da uzun olmayan bir zaman sonra ehl-i kitab’ın da hiç beklemediği şeyler olmaya başladı. Kur’an’a inanan Müslümanların din algısında büyük değişimler yaşanmaya başladı. Müslümanlar da tıpkı kendileri gibi Allah elçisine verilen vahyi yetersiz görmeye ve Kur’an dışı kaynakları dinde otorite haline getirmeye başlamışlardı. Müslümanlar da tıpkı kendilerinin yaptığı gibi rivayet toplamaya ve bu rivayetler üzerinden din devşirme işine girişmişlerdi.

Küçük bir beldede mütevazi bir toplulukla başlayan İslam davası, çok kısa bir zaman içinde onlarca ülke barındıran sınırlara ve milyonlarca kişiden oluşan toplumlara ulaşmıştı. Bir yandan bu kontrolsüz büyümenin beraberinde getirdiği karmaşık ilişkiler Kur’an’ın indiği ortamda hiç yaşamadıkları yeni sorunları gündeme getirirken, diğer yandan yaşanılan iç çekişmeler, saltanat savaşları, kardeş kavgaları Müslümanları hazırlıksız yakalamıştı. Peşi sıra gelen büyük siyasi olaylar Müslümanları önce ikiye, alimler tarafından yapılan dini yorumlar ise kısa zamanda hesap edilemez boyutlarda böldü ve Müslümanlara da Yahudilerin yaşadıklarının tıpkısının aynısı yaşattı.

Tüm bunlar yaşanırken Kur’an daima başvurulan kaynak olma özelliğini kaybetmedi. Ne var ki bu kaynaklık ondaki çözümlere ulaşmak için değil, kendi görüşünü meşrulaştırmak içindi. Çözüm diye ortaya konulan bu görüşler geniş halk kitleleri tarafından kabul görünce, mezhepler dinleşti, kişiler kutsallaştı. Artık Kur’an okuyanlar, kafalarındaki hazır şablonlarla Kur’an’a bakmaya ve bu şablonlar üzerinden Kur’an’ı anlamak için çabalamaya başladı. Bu şablonlar zamanla o kadar etkili oldu ki Kur’an’ın en açık ayetleri bile Müslümanların gözünü açmaya yetmedi. Mesela; Allah Kur’an’da açık bir şekilde Sebt (Şabat) yapanları lanetlediğini söylemesine[43]rağmen, sırf kafalardaki o taşlaşmış şablonlardan dolayı hem de hiç olmayacak bir tarihi rivayet[44]üzerinden Şabat’ı Allah’ın emrettiğini[45]söylediler.[46]

Bugün Kur’an’a yönelenler de ne yazık ki kendilerinden önceki din adamlarından aldıkları şablonlarla Kur’an’a yönelmektedirler. Bu şablonlar üzerinden Kur’an kelimelerine manalar verilmekte, bu oluşmuş manaların hem Kur’an içindeki çelişkileri hem de kıssalara verilen manalardaki çelişkileri hiç bir şekilde sorgulanamamaktadır. Din eğitimi önce oluşturulmuş şablonların belletilmesi ile başlamakta, Kur’an’a ise en son başvurulmaktadır. Hazır şablonlar Kur’an’ı ihtilaf üreten bir kitap haline getirmiştir. Günümüzde “Kur’an ihtilaf üreten bir kitaptır” söylemi, ilahiyatçı tefsir profesörlerinin bile dillendirdiği bir cümle haline gelmiştir.

Kur’an’ın indiği ortamda yönetilmesi gereken koca bir imparatorluk, bir disiplin altında tutulması gereken farklı farklı yapılardan ve kültürlerden oluşmuş büyük halk kitleleri yoktu. Yeni durumda ise karşılaşılan sorunların çözümü için yeni bir yaklaşım gerekiyordu! Bu yeni yaklaşım tıpkı Yahudiler gibi Müslümanların da kendi Mişna’larını kendi Talmud’larını oluşturmasıyla formüle edildi…

 

Ramazan DEMİR

 

[1]Bu söz Merhum Muhammed Hamidullah’a aittir. İslam Peygamberi adlı kitabından alınmıştır.

[2]İslam tarihçileri ehli kitabın Muhammed (a.s)’e dolayısıyla Kur’an’a inanmama sebebini “kıskançlık” olarak göstermekteler. Onlara göre Yahudi ve Hıristiyanlar öteden beri bir elçi beklentisi içindeydiler. Fakat kendi içlerinden yani Yakup oğullarından gelmeyince kıskançlık gösterip inkâr yoluna saptılar. Belki sebepler arasında bu vardır ama bize göre ehli kitabın Kur’an’a inanmama sebebini “kıskançlık” olarak görmek derinliksiz sığ bir görüştür. Eğer bunu tek ve ana sebep olarak görürsek, onların Kur’an’a inanmamalarında tahrif ettikleri Tevrat ve İncil’in, dini geliştirmek, değişen şartlara göre adapte etmek için, rivayet, yorum ve içtihatlarıyla kitleleri yönlendiren haham ve rahiplerin (Rabbiler) hiçbir etkisinin olmadığını söylemiş oluruz ki bu gerçeğe aykırıdır.

 

[3]Bu konuda örnek olarak Muhammed (a.s)’in yolunun önceki elçilerin yolu olduğunu söyleyen şu ayetlere bkz. En’am 6/83-98). Bu ayetlerde 18 Resulün ismi sayıldıktan sonra şöyle denir. “Sen de onların yoluna uy”.

[4]Kur’an Yunus Suresi 12/10;3—Kitab-ı Mukaddes Yaratılış 1/1-31

[5]Kur’an; Bakara 2/35—Kitab-ı Mukaddes; Yaratılış 2;4-14

[6]Kur’an; A’raf 7/20-22—Kitab-ı Mukaddes Yaratılış 3;1-7

[7]Kur’an; Hud 11/36-38–Kitab-ı Mukaddes Yaratılış 6;13-22

[8]Kur’an; Hud 11/40-45—Kitab-ı Mukaddes Yaratılış 7;6-24

[9]Kur’an; Nisa 4/54—Kitab-ı Mukaddes Yaratılış 17;9-27

[10]Kur’an; Yusuf 12/99-100—Kitab-ı Mukaddes Yaratılış 46;3-34

[11]Kur’an; Bakara 2/135-136—Kitab-ı Mukaddes Yaratılış 46;8-25

[12]Kur’an; Bakara 2/49— Kitab-Mukaddes Çıkış 1;15-22

[13]Kur’an; Şu’ara 26/52-65—Kitab-ı Mukaddes Çıkış 3;7-22

[14]Kur’an; Kaf 50/38

[15]Kitab-ı Mukaddes; Yaratılış 2;1-3

[16]Kur’an; Ahkaf 46/35

[17]Kitab-ı Mukaddes Yaratılış 9;20-25

[18]Kur’an; Bakara 2/136

[19]Kitab-ı Mukaddes; Yaratılış 16;12

[20]Kitab-ı Mukaddes; Yaratılış 17;9-22

[21]Yahudiler sadece Tevrat’a ve onda ismi geçen elçilere inanırlar. İsa ve İncil’e inanmazlar. Ama bilinenin aksine Hıristiyanlar hem Tevrat’a ve onda ismi geçen elçilere hem de İncil’e inanırlar. İki ayrı din gibi gözüken Yahudilik ve Hıristiyanlık aslında bir dinin iki mezhebi gibidir.

[22]Kitab-ı Mukaddes; Yaratılış 19;30-36

[23]Kitab-ı Mukaddes; Yaratılış 27; 1-40

[24]Kitab-ı Mukaddes; 2.Samuel 11; 2-17

[25]Tevrat aslında tek bir elçiye verilmiş kitap değildir. 39 bölümden oluşan Tevrat Musa ve Musa’dan sonra gelen elçilere verilen kitapların toplamıdır. İlk beş bölüm Musa’ya verilen kitaptır ve adı Tora’dır. Yahudiler bu beş bölümün ana kitap diğerlerinin ise tamamlayıcı ve açıklayıcı kitaplar olduğuna inanırlar.

[26]Gözlem yayın evi Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla TORA ve Aftara. 1.kitap Önsöz

[27]Kitab-ı Mukaddes; Yaratılış 31;12-17

[28]Gözlem Yayınevi, Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla Tora ve Aftara. 2.kitap. Şemot. S.255…Bu kitap altı cilt şeklinde Yahudi din adamları tarafından yapılmış Tevrat’ın ilk beş bölümünün tefsiri niteliğindedir.

[29]Bkz. Eski Ahit, 1. Krallar 11;1-13

[30]Bkz. Tevbe 9/31

[31]Kur’an Hakka 69/44-46

[32]Kur’an Hud 11/1-2

[33]Kur’an Kehf  18/54

[34]Kur’an 18 Kehf 1-4

[35]Kur’an 17 İsra 73

[36]Din adamları kurulu. İbranice olan bu kelimeyi çağdaş insanın anlayacağı bir şekilde ifade edecek olursak “Diyanet işleri kurulu” şeklinde anlamamız daha isabetli olacaktır. Hıristiyanlıkta Papa’ları belirleyen, azizlerin kim ve nasıl olacağını içtihatla belirleyen kurul da bu cinsten bir kuruldur.

[37]Kur’an Bakara 2/113

[38]Tebliğ; Olduğu gibi hedefine ulaştıran.

[39]Tafsil; Kapalı olanı açıklayıp anlaşılır hale getiren.

[40]Abese 1-10, İsra 73-75, Enfal 67,68 gibi ayetlerde Allah resulüne yapılan çok şiddetli uyarılar vardır. Bu uyarılar Muhammed (a.s)’ı yerden yere vurmasına rağmen O bunların tek harfini bile eksiltmeden, değiştirmeden, yumuşatmadan olduğu gibi tebliğ etmiştir. Bunu görmeyerek, O’na güya daha fazla değer verdiğini söyleyenler acaba hangi hata ve günahlarının tüm aleme ifşa olmasından hoşlanırlar. Ya da hangisi aynı samimiyetle kendi hatalarının örnek gösterilmesine razı olur. Sadece tebliğ eden bir resul olmayı ara kablosu olmaya denk görenler, kendilerini ne kadar da büyük görüyorlar. Sadece tebliğ eden bir resul olmak sanıldığından çok daha büyük bir görevdir. Bu görev yetmezmiş gibi bir de resule vahiyleri açıklama görevi yüklemek Allah resulüne yapılan en büyük haksızlıktır. Bu O’na asla altından kalkamayacağı bir görev yüklemek demektir. Alemlerinin Rabbinin sözünü açıklamak Alemlerin Rabbinin ayarında biri olmayı gerektirir. Resul Alemlerin Rabbi değildir. Üstelik Alemlerin Rabbi kapalı konuşmaz ki başkası onu açıklasın. Sözleri başkasının açıklamasına muhtaç biri ise Alemlerin Rabbi olamaz.

[41]Bu bölüm Tevrat’ta Çıkış 20/18-21 pasajında anlatılmaktadır.

[42]Talmud şeklindeki tekil kullanım okuyucuyu yanıltmasın. Bugün Yahudilerin elinde bir tane Talmud yoktur. İlk Talmud M.Ö 500 yıllarında Babil’de yazılmıştır ve Babil Talmud’u (Talmud Bavli) şeklinde bilinmektedir. Bunun yanında Yaruşalim Talmud’u, Filistin Talmud’u şeklinde bilinen Talmud’lar olduğu gibi çağdaş Talmud’lar da vardır. Yahudiler arasındaki ihtilaf bu Talmud’lardan kaynaklanmaktadır. İhtilaf genelde Tora’da geçen kelimeleri anlamlandırma ve bu anlamlardan çıkarılan hükümler, hükümler üzerinden yapılan içtihatlar etrafında olmaktadır.

[43]Bkz. Nisa 4/47

[44]Bkz. Bakara 2/65 ayeti ile ilgili rivayeler.

[45]Bkz. Nahl 16/124

[46]Bu konuda; Yorgun Maymunlar Günü Sebt/Şabat – HMA Yayın/2018’da geniş açıklamalar mevcuttur.

4 yorum

  1. Talmud musa peygamberin sözlerini toplamamıştır..hahamların ictihadlarından oluşan bazen zıt fikirlein yazıldığı içinde fıkh kelam vb. karışık olan bir kitabdır..bu kitab musa alyhisselamdan 1500 yıl sonra hahamlar tarafından yazılmıştır..bizim hadis kitablarımızla karşılaştırılması abesle iştigaldir..ben talmudu okudum(ingilizcesinden ) bu kitabda ne musa peygamberin şöyle dedi veya yapdı diye ravileriyle birlikte haberler vardır..nede onun sünnetleri…..bu kitabda islama uygun hüküm ve haberlerde vardır..ama sapıkca bir dini esere yakışmayacak pek çok halaka yani masallarda vardır…

  2. İncil de Kuran gibi tahrif edilmemiştir.” Tevrat’ı ,İncil’i tahrif ettiler ” diye bir ayet yoktur.buna rağmen Tevrat,İncil tahrif edildi diyorlar.tevil ede ede zorla tahrif iftirasına inanıyorlar.işin özü şu ; Kur’an aslında ,özünde Tevrat ve özellikle İncil karşıtı bir kitaptır.Rahman suresinde ki 31 kere tekrarlanan “Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız ?” sorusunun muhatabının İsa olduğunu düşünüyorum …çocuklar genelde 1,2 yaşında konuşmaya başlar.Meryem suresinde beşikte İsa’nın konuşması mucize değildir,semboliktir(şahsi düşüncem) .İsa’nın beşikteyken konuşması çocukların konuşmaya başladığı 1,2 yaşını sembolize eder.33 – 2 = 31 …ayette beşikte ki İsa Allah’a iman ediyor.Kuran bu yaşı,yani İsa’nın ilk kez konuşmasını ve imanını bitiş noktası kabul etmiştir.geriye kalan 31 yılı küfre saymıştır ve her sene için “Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız ? ” diyerek İsa’ yı yargılamıştır.İncil’de İsa ” cennette evlenmek yoktur,insanlar gökteki melekler gibi olacaktır ” der.Rahman suresinde cevap niteliğinde ” çadırlarda bekletilen huriler vardır.Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız !” diye cevap verilir.çoğul kullanılmasının sebebi İsa ‘nın Tanrı olması ve Tanrının “Baba,Oğul,Kutsal Ruh ” u temsil etmesidir…bir başka örnek ; İncil de İsa ” Babam’ın bana gönderdiğini kovmam ” der.Ahzap 53 de buna muhalefet edilir.Zülkarneyn , Pavlus’ un can düşmanı “bakırcı İskender ” dir (İncil / 2.Timoteos 4 ) ayette Zulkarneyn iki dağ arasına erimiş demir dökup üzerini erimiş bakırla kaplar. iki dağ Pavlus’ un iki kolu ,erimiş bemir Pavlus’ un zincirleri,üzerine döktüğü bakır İskender’ in ” bakırcı ” olmasını temsil eder.Ayette devamla denir ki ” Zülkarneny bir kavme uğradı,Allah güneş ile onların arasına örtü koymamıştı ” . yani halkın üzerinde kendilerini koruyan elbiseleri yoktu.Pavlus mektubunda bakırcı İskender’ den bahsettiği bölümde “aba” sını ister .yani üzerinde kendisini belki güneşten koruyacak elbisesi yoktur.bu yüzden mektubta hitap ettiği kişiden gelirken abasını getirmesini söyler.Zülkarneyn ‘in rast geldiği kavmin ,tıpkı Pavlus gibi güneşten kendilerini koruyacak elbiseleri yoktur. bu şekilde Kur’an ve İncil ayetlerinin benzeştiği ve zıtlaştığı yüzlerce ayet vardır.Kur’an’ ı İncil ile bu şekilde kıyaslayarak okursanız Kur’an’ ın İncil’i yalanlamak suretiyle tasdiklediğini göreceksiniz…fakat bunlar tartışmaya açık konulardır.iddialarımın kesin doğru olduğunu söyleyemem ama yüzlerce ayetin bu şekilde örtüşmesi tesadüf olmasa gerek…saygılarımla.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*