KISSA KELİMESİ

Not: Bu yazı, yürütülmekte olan YUSUF KISSASI başlıklı çalışmadan alıntılanmış bir bölümdür.

 

Yusuf kıssasına geçmeden önce kök harfleri قصص (K+S+S) olan ve Kur’an’da 30 defa kullanılan kıssa kelimesi üzerinde biraz durmak gerekiyor. Bu Kur’an’da anlatılan kıssalara farklı yaklaşımların oluşması ve kelimeye yüklenen farklı anlamlar açısından önemlidir. Bazıları bu kelimeye yükledikleri “anlatma, hikâye etme” anlamından yola çıkarak, Kur’an’da geçen bazı kıssaların yaşanmamış şeyler olduğunu bile söylemişlerdir.[1]Hatta bazısı daha da ileri giderek özellikle Kehf suresinde anlatılan kıssaların gerçekliği olmadığını, sırf Kur’an’ın indiği ortamdaki Arap cahiliye aklına hitap ettiğini, dolayısıyla Kur’an’dan çıkarılması gerektiğini bile söyleyebilmiştir.[2]

Öte yandan Kur’an kıssalarında; isim, yer ve tarih belirtilmemesinden hareketle, kıssalardan yola çıkılarak tarihi olayların mekân, zaman ve şahıs bilgilerinin kronolojisinin yapılamayacağını söyleyenler de çıkmıştır.[3]

Kelimeye farklı anlamlar yükleseler de tüm müellifler; Kur’an’da anlatılan kıssaların birbirinden kopuk parçalar olduğu, kıssaların amacının önceki ümmetlerin davranışlarının sonuçlarına dikkat çekip muhataplarını bu sonuçlardan sakındırmak olduğu, Kur’an’ın kıssa anlatmadaki amacının tarihe ışık tutmak olmadığı, kıssaların bir kronolojiye tabi tutulamayacağı, kıssaların ana hatlarıyla anlatıldığı, bu ana hatların tarihi anlamak ve tespit etmek için yeterli olmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir.

Bu durum قصص kelimesine yüklenen anlamlardan kaynaklanmaktadır. Kurtubi Yusuf kıssasının en başındaki “kıssaların en güzeli” ibaresinin açıklaması bağlamında قصص kelimesinin anlamının “bir şeyin izinden gitmek, bir şeyi takip etmek” olduğunu söyler.[4] İsfahani El Müfredatta kelimeye Kurtubi ile aynı anlamı verir. Sözlüklerde kelimenin fiil olarak manaları kesmek, kırpmak, anlatmak, ödeşmek, takip etmek, takas yapmak, kısas yapmak (bir suça misliyle ceza vermek), isim olarak ise masal, hikâye, öykü, nakil gibi anlamlarda geçmektedir. Türkçe de kullanılan ve bildiğimiz kesme aleti “makas” da bu kelimeden türemiştir. Kelime Kur’an’da geçtiği yerlerde yirmi defa fiil, on defa ise isim olarak geçmektedir.

Kur’an’daki kullanımlarında kelimenin; fiil olarak “anlatmak, izini sürmek”, isim olarak ise “geçmişe ait haberler” anlamları ön plana çıkmaktadır. Fiil olarak geldiği yerlerde fail olarak Yüce Allah’a tek bir yerde (En’am 6/57) ve gizli özne olarak atfedilmiştir. Onun dışında anlatılan ya da izi sürdürülen şeylerin ilahi kökenli olduğunu belirtmek için Yusuf 12/3 de olduğu gibi hep “biz” failiyle gelmiştir.

Kıssa kelimesinin Kur’an içinde hangi anlama geldiğini daha iyi anlamak için, ilk önce kıssaların amacı üzerinde durmak gerekmektedir. Zira kelimeye yüklenen anlamlar daha çok Kur’an’da geçen kıssaların hangi amaca binaen anlatıldığı üzerinden belirlenmektedir. Kur’an’da anlatılan kıssaların amacının yerine göre teselli, yerine göre ibret, yerine göre uyarı ve müjde içerdiğini söylemek kıssa kelimesine yüklenen anlamı da etkileyecek ve kelimenin anlamını dersler çıkarılacak anlatı, hikâye, geçmişe ait ibretli haberler olarak belirleyecektir. Bu yüzden Kur’an’a konulan kıssaların hangi amaçla anlatıldığının belirlenmesi önemlidir.

Yüce Allah’ın Kur’an’ı göndermesinin bir amacı vardır. Bu amacın ne olduğuyla ilgili çok şey söylense de hepsinin üzerine oturacağı temel; hak ve batılın birbirine karışmayacak şekilde ayrılması[5] ve hatta batılın yok olup sadece hakkın[6] tahakkuk etmesidir. Hakkın kaynağının ne olduğuna dair kimsenin şüphesi yoktur. Hak, Alemlerin Rabbinin bizzat kendisi ve O’ndan gelen vahiylerdir.

Yunus 10/32

فَذَٰلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ ۖ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلَالُ ۖ فَأَنَّىٰ تُصْرَفُونَ

Sizin Hak Rabbiniz olan Allah işte budur. Hakkın ötesi sapıklık değildir de ya nedir? Nasıl oluyor da halden hale sokuluyorsunuz? 

Lokman 31/30

ذَٰلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُ وَأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ

Bu şundandır: Allah, hakkın ta kendisidir. Onunla araya koyup yardıma çağırdıkları ise batıldır. Allah yücedir, büyüktür. 

Yunus 10/108

قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُمُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ ۖ فَمَنِ اهْتَدَىٰ فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ ۖ وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا ۖ وَمَا أَنَا عَلَيْكُمْ بِوَكِيلٍ

De ki “Ey insanlar! Size Rabbinizden hak gelmiştir. Artık kim yola gelirse kendi için gelir. Kim de yoldan çıkarsa kendi aleyhine çıkar. Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.” 

Hak kelimesinin anlamı; tartışmasız gerçek, tek ve en geçerli ilke, hedefi olmak, temeli olmak, gerçekten neşet eden gerçek, gerçek ve doğru şekilde elde edilen pay, muntazam, düzgün, adil, hakiki, bağlayıcı ve zorunlu[7] olan olup her şeyiyle Alemlerin Rabbi ve O’ndan gelenlerin ta kendisidir. Böyleyken; yanlış, düzmece, geçersiz, gerçekliği olmayan, tarif edilemeyen, hiçlik, hükümsüz, geçersiz, değersiz ve hiçbir işe yaramayan batıl nasıl ortaya çıkmaktadır?..

Hiç şüphesiz batılın ortaya çıkması, hak kavramına olan ilkesizce yaklaşımlardır. Hak kavramına yaklaşımın, ondan istifade etmenin tek yolu, bizzat hakkın kendisinin belirlediği ilkeler ve yöntemler ile mümkündür. Aslında kurallarını hakkın belirlemediği her ilke ilkesizliğin, biçimini hakkın belirlemediği her yöntem yöntemsizliğin ta kendisidir.

Hakkın belirlemediği ilkeler ve yöntemlerle (ilkesizlik ve yöntemsizlik) güya hak olanı daha iyi anlama çabası aslında batıl denilen şeyin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.

Bakara 2/42

وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Hakka, ilkesizlikle (batıl ile) elbise giydirmeyin; hakkı bile bile gizlemeyin. 

Bu demektir ki batıl, hakkın ilkesizlikle elbise giydirilmiş halidir. Yani yalın gerçek olan hakka elbise giydirmek onu batıl hale getirmek demektir. Çünkü bir şeye elbise giydirmenin amacı ya ayıp olanı örtmek ya da onu güzelleştirmek, daha görünür hale getirmektir.

Araf 7/26

يَا بَنِي آدَمَ قَدْ أَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارِي سَوْآتِكُمْ وَرِيشًا ۖ وَلِبَاسُ التَّقْوَىٰ ذَٰلِكَ خَيْرٌ ۚ ذَٰلِكَ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

“Ey âdemoğulları! Size, bedeninizi örten, bir de sizi güzel gösteren elbise verdik. İyi elbise, sizi koruyan elbisedir.” Bunlar Allah’ın ayetleridir, belki akıllarını başlarına alırlar. 

Hakkın gizlenecek ayıbı, örtülecek eksikliği, estetik gerektirecek çirkinliği, forma sokulacak fazlalığı, makul hale getirilecek aşırılığı, alay edilecek eğriliği, onu özürlü hale getiren kusuru yoktur ki örtülsün!.. O en güzel olup her türlü kusurdan ve ilkesizlikten münezzehtir.

Bakara 2/138

صِبْغَةَ اللَّهِ ۖ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ صِبْغَةً ۖ وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ

(Onlara şöyle deyin:) “Biz Allah’ın boyasını bozmayız. Kimin boyası Allah’ın boyasından güzel olabilir ki? Biz yalnız O’na kulluk eden kimseleriz.

Kehf 18/1

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَىٰ عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا

Her şeyi güzel yapmak, kuluna bu Kitabı indiren Allah’a mahsustur. O, bunu (Kitabı) anlaşılmayacak biçimde çarpıtılabilecek bir yapıda oluşturmamıştır. 

Hakkın açıklanarak, makyaj yapılarak daha güzel hale getirilmesi de mümkün değildir. Çünkü O zaten her şeyden haberdar olan, her şeyi bilen Yüce Allah tarafından açıklanmış olarak indirilmiştir.

Hud 11/1

الر ۚ كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ

ELİF! LÂM! RÂ! Bu öyle bir kitaptır ki âyetleri hem muhkem kılınmış hem de doğru kararlar veren ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah tarafından açıklanmıştır. 

Bunun ötesinde, hakkı açıklamaya çalışmak ona ilkesizce elbise giydirmek değilse nedir?

Hak olan açıklanamaz zaten açıktır, süslenemez zaten en güzel haliyle gelmiştir, tasnif edilemez zaten Yüce Allah’ın tasnifi ile indirilmiştir… Bu durumda haksadece keşfedilir!..

Hakkı açıklamaya kalkışmak Onun kapalı olduğunu zannetmenin bir sonucudur. Hakkın kapalı olduğu söylemi ise Yahudiler’in söylemidir. Onlar bu söylemlerinin ardına saklanarak Allah’ın tertemiz vahyi olan Tevrat’a batıl elbisesi giydirdiler. Hakkı eksik sayıp onu rivayet ve alimlerinin icmasıyla tamamlamaya kalkıştılar. Bir gelenek oluşturup bu geleneğin hakkı anlama da tek ölçü olduğunu söylediler.

“Ancak biz Yahudiler’i ve Yahudilik hakkında “gerçek” bilgi almak isteyen kişileri asıl ilgilendirmesi gereken, Tora[8] metninin salt çevirisi değil, bu metnin ve ardındaki köklü kanuni ve felsefi geleneğin eşliğinde “Yahudiler’ce anlaşılma ve uygulanma” şekli olmalıdır. Zira Tora’nın herhangi bir çevirisi, metinsel ve filolojik bakımdan ne kadar doğru görünürse görünsün, geleneksel bazı açıklamaların refakati olmadığı sürece, yanıltıcı, hatta özellikle Yahudi kanunu söz konusu olduğunda yanlış olmaktan kurtulamaz. (Gözlem yayınevi; Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla TORA. 1. Kitap. Önsöz)

Gelenek, rivayet, din adamlarının icması diyerek Allah’ın gönderdiği hak vahye batıl elbiseler giydirenler, tanınmaz hale getirdikleri vahyin bu oluşturulmuş haline gerçeğin ta kendisi dediler… İşte bugün elimizde bulunan Tevrat hakkın batıl elbisesi giydirilmiş halidir.

Bu durum Tevrat’ın her kelimesine, her hükmüne yansıdığı gibi hüküm bildirmeyen kıssalarına da yansımıştır. Yapı olarak Tevrat da; Âdem, Nuh, Hud, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, İsrail oğulları, Musa, Harun, Davut, Süleyman, Yunus, Eyüp, Lokman, Üzeyr, İlyas, El Yesa kıssalarından bahseder. Kur’an’da birkaçı hariç anlatılan kıssaların tümü Tevrat’ta da anlatılır…

Acaba neden Kur’an bu kıssaların tamamını yeniden anlatma gereği görmüştür?

Bunun en büyük nedeni Tevrat’ta anlatılan kıssalara Yahudi din adamları tarafından giydirilmiş batıl elbiseleridir. Bu yüzden Kur’an Musa’nın kıssasını anlatırken “hak olarak” demiştir.

Kasas 28/3

نَتْلُو عَلَيْكَ مِنْ نَبَإِ مُوسَىٰ وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

Sana Musa ile Firavun’un olaylarını, hak olarak arka arkaya anlatacağız ki, inanan bir topluluk için faydalı olsun. 

Hak olarak demiştir çünkü; Musa’nın kıssası üzerinde kat kat batıl elbisesi vardır. Kur’an Yahudilerin Tevrat’ta kat kat batıl elbiseler giydirdikleri Musa kıssasının en yalın, en gerçek, en anlaşılır, en açıklanmış, en güzel, en doğru halini yeniden anlatmıştır ki; batıl olan Musa kıssası ile hak olan Musa kıssası birbirinden ayrılabilsin!..

Kur’an Tevrat ve İncil’in Allah tarafından indirilmiş olduğunu söylemekle beraber, Kur’an’ın kendinden önceki tüm kitaplar ile bağının, tasdikolduğunu da bildirmiştir. Kur’an’ın kendisinden öncekileri tasdik etmesi demek onlardaki tahrifigidermesi demektir. Bu tahrif; Allah’ın gönderdiği kelimeleri konuldukları yerden kaydırarak,[9] Allah’ın gönderdiği vahiyleri gizleyerek,[10] Allah’ın söylediklerini söylemediği şeylerle değiştirerek,[11] Allah’ın gönderdiği vahiylerin içine kendi sözlerini karıştırarak[12] yapılmıştır. Kur’an’ın bu kitapları tasdik etmesi, tüm bu tahrif unsurlarını ayıklayıp gerçeği yani hakkı ortaya çıkarması demektir.

Kur’an’ın bu konularda Yahudilerin tahriflerini ortaya çıkarabilmesi için; yeterliliğinin olması ve tüm detayları bünyesinde bulundurması gerekir. Ancak böyle bir Kur’an, üzerine elbiseler giydirilerek batıl hale çevrilmiş tüm resul kıssalarını hiçbir eksik bırakmadan tasdik etmeye muktedir olabilir! Bunun aksini düşünmek iman sorunudur…[13]

Olaya bu yönden bakıldığında Kur’an’da anlatılan kıssaların amacının Kur’an’ın amacıyla paralel olduğunu görülür. “Hakkı ortaya çıkarmak ve batılı silmek” yani tasdik etmek. Bu amaç üzere ele alınan قصص Kasas kelimesinin bir yönünün de tasdik ile alakalı olduğu açıktır.

Kur’an kıssalarının ibret, öğüt, nasihat, uyarı, müjde, teselli olacak özellikleri mutlaka vardır. Bunlar kıssaların sonucudur. Asıl amaç tasdiktir. Kur’an’ın kıssa anlatmadaki bu amacı gözardı edilmez ise kelimenin anlamının çok daha kapsamlı olduğu görülecektir.

Kur’an kıssalarının kapsamı; Yahudiler tarafından oluşturulmuş vahiy ile gerçek vahyin arasını kesip ayırmak ve bozulanı ayıklamaktır. Böylelikle sahte bir kimlik ve kişilik kazandırılmış tüm resullerin gerçeği ortaya konulmuş olmaktadır.

Bu yüzden Kur’an’ın; kendi kıssalarının eksik görülüp, tasdik edilmeden Tevrat ve İncil ile tamamlanmasını hoş karşılamayacağı, böyle yapanlara da kendi gerçeklerini açmayacağı açıktır. Nitekim açmamıştır da…

Kur’an’da anlatılan kıssalar daha iyi anlaşılsın diye Tevrat’a veya İsrailiyat kaynaklı rivayetlere başvurarak ve tasdik ilkesine[14] bağlı kalınmadan alıntılanan küçük detaylar bile Kur’an’ın anlattığı kıssanın temellerini sarsmaya yetmektedir.

Şu örnek, önemsiz sayılan bilgilerin bile nasıl büyük sapmalara yol açtığını göstermeye yetecektir. Tevrat, Yusuf’un kuyuya atılmasını şu şekilde anlatır;

Bir gün Yusuf’un kardeşleri babalarının sürüsünü gütmek için Şekem’e gittiler. İsrail Yusuf’a, “Kardeşlerin Şekem’de sürü güdüyorlar” dedi, “Gel seni de onların yanına göndereyim.” 

Yusuf, “Hazırım” diye yanıtladı. 

Babası, “Git kardeşlerine ve sürüye bak” dedi, “Her şey yolunda mı, değil mi, bana haber getir.” Böylece onu Hevron Vadisi’nden gönderdi. 

Yusuf Şekem’e vardı. Kırda dolaşırken bir adam onu görüp, “Ne arıyorsun?” diye sordu. 

Yusuf, “Kardeşlerimi arıyorum” diye yanıtladı, “Buralarda sürü güdüyorlar. Nerede olduklarını biliyor musun?” 

Adam, “Buradan ayrıldılar” dedi, “Dotan’a gidelim’ dediklerini duydum.” 

Böylece Yusuf kardeşlerinin peşinden gitti ve Dotan’da onları buldu.  Kardeşleri onu uzaktan gördüler. Yusuf yanlarına varmadan, onu öldürmek için düzen kurdular. Birbirlerine, “İşte düş hastası geliyor” dediler, “Hadi onu öldürüp kuyulardan birine atalım. Yabanıl bir hayvan yedi deriz. Bakalım o zaman düşleri ne olacak!” 

Ruben bunu duyunca Yusuf’u kurtarmaya çalıştı: “Canına kıymayın” dedi, “Kan dökmeyin. Onu şu ıssız yerdeki kuyuya atın, ama kendisine dokunmayın.” Amacı Yusuf’u kurtarıp babasına geri götürmekti. 

Yusuf yanlarına varınca, kardeşleri sırtındaki renkli uzun giysiyi çekip çıkardılar ve onu susuz, boş bir kuyuya attılar. 

Yemek yemek için oturduklarında, Gilat yönünden bir İsmaili kervanının geldiğini gördüler. Develeri kitre, pelesenk, laden yüklüydü. Mısır’a gidiyorlardı. Yahuda, kardeşlerine, “Kardeşimizi öldürür, suçumuzu gizlersek ne kazanırız?” dedi, “Gelin onu İsmaililer’e satalım. Böylece canına dokunmamış oluruz. Çünkü o kardeşimizdir, aynı kanı taşıyoruz.” Kardeşleri kabul etti. 

Midyanlı tüccarlar oradan geçerken, kardeşleri Yusuf’u kuyudan çekip çıkardılar, yirmi gümüşe İsmaililer’e sattılar. İsmaililer Yusuf’u Mısır’a götürdüler.[15]

Bu Tevrat pasajında; Yusuf’un kuyuya atıldığı yerin adından, Yusuf’u kuyudan çıkarıp Mısır’a götürerek köle olarak satan İsmailî (Hz. İsmail soyu) kervandan ve kervanın yükünden bile bahsedilmektedir. Yusuf’un atıldığı kuyunun nerede olduğu tefsircilerimizi de meşgul etmiş ama sadece bu soruya verdikleri cevaplarda ihtilaf etmişlerdir.

Yakup’un evinden üç fersah uzaktaki bir kuyu veya Beyt-i Makdis kuyusu veya Ürdün arazisinde bir kuyu[16]şeklinde verilen cevapların kaynağının İsrailiyat olduğu, yukarıdaki Tevrat pasajından anlaşılmaktadır.

Bu kuyunun yerinin ne önemi var denilerek mesele geçiştirilebilir!..

Oysa bu küçük detayın bile çok büyük önemi vardır. Tefsirlerin Yusuf’un atıldığı kuyuya verdiği her üç cevap da Yakup’un Filistin civarında yaşadığı düşünülerek verilen cevaplardır. Yukarıdaki her üç cevaptan hangisi alınırsa alınsın sonuçta Yakup, dedesinin (İbrahim) insanlığı çağırmakla görevlendirildiği insanlığın merkezi olan, yeryüzünün emin ve kutsal tek beldesi Mekke’de yaşamamaktadır.

Yukarıdaki Tevrat pasajında Yusuf’un kuyuya atıldığı yerin Şekem civarında Dotan diye bir mekân olduğu geçmektedir. Kutsal kitap atlası ve birçok tarihçi bu yerin bugün Filistin civarında bulunan Nablus olduğunu söylemektedir. Nablus, bugün batı şeria diye bilinen yerin adıdır. Jaruselam şehrine 63 km uzaklıkta bir şehirdir. Şehir, iki dağ arasından geçen bir nehrin iki kıyısına kurulmuştur. Yani dağlık ve sulak bir yerdir.

Tevrat pasajına göre Yakup bu şehre yarım günlük mesafede ikamet etmektedir. Tevrat’a göre Yakup’un burada oturuyor olması, bu toprakların dedesine vaat edilen Arz-ı Mevud[17] olduğundan dolayıdır.

Tevrat, İbrahim’in diğer oğlu İsmail’i konu edinmesine rağmen İbrahim ve İsmail’in beraber inşa ettiği Kabe’den hiç bahsetmez. Garip olan ise Tevrat’ın Yakup’un hayatını kıssa ederken Kâbe’den hiç bahsetmemiş olması değildir. Çünkü Kur’an, zaten Tevrat’ın Yahudilerin ihanetine uğrayarak tahrif edildiğini söylemektedir. Garip belki de çok hazin olan asla tahrif edilmemiş Kur’an’ı tefsir eden tefsircilerin ve Kur’an kıssaları üzerinden tarih belirleyen tarihçilerimizin de Yakup ile Kâbe arasında organik bir bağ kuramamalarıdır. Çünkü Yakup’un yaşadığı yer ile ilgili olarak onlar da Tevrat’la aynı şeyi söylemektedirler…

Mekke’den çok uzaklardaki Batı Şeria…

Peki o Batı Şeria’da yaşarken dedesinin ilan ettiği Haccı kim yönetmektedir? Allah’ın İbrahim’e emrettiği şu görevleri kim yerine getirmektedir?

Bakara 2/125

وَإِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَأَمْنًا وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى ۖ وَعَهِدْنَا إِلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

Kâbe’yi insanların toplanacakları ve güven içinde olacakları bir yer yaptık. Siz makam-ı İbrahim’i (İbrahim’in dua için durduğu yerleri), dua yerleri yapın. İbrahim ile İsmail’e görev verdik: “Evimi (Kâbe’yi); tavaf edenler, itikâfta bulunanlar, rükû ve secde edenler için tertemiz tutun!” dedik. 

Dedesine vaad edilen Arz-ı Mevud’a mirasçı görülen Yakup neden dedesinin Kâbe ile ilgili görevlerinin mirasçısı değildir. O bir resul değil midir? İnsanlığa emredilen İbrahim makamında Rabbin divanında durma emri O’nun için geçerli değil midir? O İsmail ve İshak’tan sonra Yüce Allah’ın seçtiği o gün için son elçi değil midir? O’ndan sonra gelecek elçi henüz gelmediği için babası İshak’ın, amcası İsmail’in ve dedesi İbrahim’in Resullük mirası O’nun omuzlarında değil midir? Kâbe’siz bir Resullüğün hatta Müslümanlığın ve hatta insanlığın olması mümkün müdür?

İşte bu soruları sorma gereği bile duymayan ulemamız, Tevrat’taki bilgiyi doğru ve önemsiz sayarak Yakup’un yaşadığı yerin Mekke’den çok uzak ve hiç alakası olmayan bir yer olarak belirlemekte bir beis görmemişlerdir. Oysa Tevrat’ta geçen küçük ve önemsiz sayılan bu bilgi dahi Kur’an’la tasdik (yalanı ortaya çıkarıp tekzip etmek, doğruyu ortaya çıkarıp onay vermek) edilmeliydi.

Kur’an’a bakıldığında Tevrat’ın verdiği bu bilginin gerçek ile çeliştiği görülecektir. Bugün; Tevrat’ın Şekemdediği yerin Nablus(Batı Şeria) denilen yer olduğu ve bu yerin bir nehrin iki kıyısına kurulu dağlık verimli bir yer olduğu iddia ediliyor. Tevrat’ın verdiği bu bilgi, Kur’an tarafından şu şekillerde onaylanmamakta, tam tersi yalanlanmaktadır…

Mısır’da tahta çıkan Yusuf ailesinin yaşadığı yeri belirten bir söz söylemektedir.

Yusuf 12/100

وَرَفَعَ أَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًا ۖ وَقَالَ يَا أَبَتِ هَٰذَا تَأْوِيلُ رُؤْيَايَ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَعَلَهَا رَبِّي حَقًّا ۖ وَقَدْ أَحْسَنَ بِي إِذْ أَخْرَجَنِي مِنَ السِّجْنِ وَجَاءَ بِكُمْ مِنَ الْبَدْوِ مِنْ بَعْدِ أَنْ نَزَغَ الشَّيْطَانُ بَيْنِي وَبَيْنَ إِخْوَتِي ۚ إِنَّ رَبِّي لَطِيفٌ لِمَا يَشَاءُ ۚ إِنَّهُ هُوَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

Yusuf, anasını, babasını tahtının üstüne çıkardı. Kardeşleriyle birlikte karşısında eğildiler. Yusuf dedi ki “Babacığım! İşte bu, vaktiyle gördüğüm rüyanın çıkmasıdır. Rabbim onu gerçeğe çevirdi. Hapisten çıkardığı zaman da bana iyilikte bulunmuştu. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra Rabbim sizi çölden buraya getirdi. Benim Rabbim, tercih ettiği şeyi en ince ayrıntısına kadar yapar. Çünkü her şeyi bilen ve kararları doğru olan O’dur.”

Ayette geçen “… Şeytan benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra Rabbim sizi çölden buraya getirdi…” ifadesi tefsircilerimizin hiç dikkatini çekmemiştir!.. Kur’an açıkça, Yakup ve ailesinin yaşadığı yerin çöllük bir yer olduğunu belirtmektedir…

Tevrat, Yusuf’u Mısır’a götürenlerin İsmail’in soyuna mensup kişiler olduğunu söylemektedir.

İsmail ile Yakup arasında ne kadar süre geçtiği bilinemese de arada sadece bir neslin olduğu ortadadır. İsmail 4 kadınla evlenmiş dahi olsa, İsmail oğullarının nüfusunun yüz bile etmeyeceği hesaplanabilir… Tevrat’ı tahrif edenlerin İsmail soyuyla bir alıp veremediklerinin olduğu Muhammed (a.s)’e olan davranışlarından da bellidir.

Farz edelim ki bu kervan Tevrat’ın dediği gibi İsmaili bir kervan olsun!.. Yukarıdaki Tevrat pasajında bu kervanın yükünün kitre, pelesenk, laden olduğu ifade ediliyor.

Kitre özellikle Anadolu ve İran’da yetişen dikenli bir bitkiden elde edilen özsudur. Anadolu’da bu özsuya “geven balı” denmektedir. Ayrıca bu bitkiden elde edilen özsu çeşitli aşamalardan geçirilerek bir zamk çeşidi elde edilir. Bu bitkinin anayurdu İran ve Anadolu’dur.

Pelesenk ise çok çeşitli bitkilerden elde edilen ağızda çiğnenen kokulu bir reçine olmanın yanı sıra, kerestesi mobilya ve gemicilik yapımında kullanılan son derece değerli bir ağacın da adıdır. Laden ise ladengil familyasından beyaz, kırmızı, pembe çiçekler açan, hoş kokulu, reçinesi parfüm yapımında kullanılan küçük bir ağaç türüdür. Yetiştiği yerler Akdeniz sahilleridir.

Tevrat’ın anlattığı İsmaili kervanın yüküne bakılırsa bu kervanın geldiği yerin son derece sulak, ziraat ve ağaç yetiştirmeye elverişli bir yer olması gerekmektedir. Oysa Kur’an 14/37 deki ayetinde ailesinden bir kısmını Kabe’nin yanına getiren İbrahim’in şöyle dua ettiğini bildirmektedir. “Rabbimiz! Ben soyumdan bir kısmını senin dokunulmaz Beytinin yanında, bitkisiz bir vadiye yerleştirdim.”[18] Bu ayetten de açıkça anlaşılmaktadır ki İsmail oğulları çiçeklerin, bitkilerin, ağaçların olduğu bir yerde yaşamamışlardır. Dolayısıyla güneyde olan Gilat’dan kuzey istikametinde olan Şekem’e gelip oradan tekrar güneye yönelerek Mısır’a gidecek olan kervanın yükünü kitre, pelesenk ve laden olarak oluşturması mümkün değildir.

Bunun yanında haritaya bakıldığında Nablus (Batı Şeria), Mekke’den Mısır’a gitmek üzere yola çıkmış bir İsmail oğulları kervanının yolunun üzerinde de değildir.

Bütün bu bilgilerden başka meselenin bir boyutu daha vardır. O da Yakup’un İbrahim torunu bir resul olmasıdır. Kur’an birkaç yerde Yakup’tan binlerce sene sonra gelen bizler için dini şu şekilde anlamamızı bildirmektedir.

Bakara 2/130

وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ إِبْرَاهِيمَ إِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُ ۚ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا ۖ وَإِنَّهُ فِي الْآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ

Kendini zavallı duruma sokandan başka, kim İbrahim’in milletinden yüz çevirir? Biz onu dünyada seçkin kıldık, ahirette de iyiler arasında olacaktır. 

Al-i İmran 3/95

قُلْ صَدَقَ اللَّهُ ۗ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

De ki: “Allah doğruları söyler; İbrahim’in dosdoğru milletine uyun. O, müşriklerden (Allah’ı ikinci sıraya koyanlardan) değildi.” 

Nisa 4/125

وَمَنْ أَحْسَنُ دِينًا مِمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا ۗ وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا

Kimin dini, samimi olarak kendini Allah’a vermiş olanın dininden güzel olabilir? O (kişi), İbrahim’in dosdoğru milletine uymuştur. Allah, İbrahim’i dost edinmiştir. 

Yüce Allah binlerce yıl sonra gelecek Muhammed (a.s)’e İbrahim milletine uy demişken, İbrahim’i görmüş olması dahi olası olan torunu Yakup’a; “İbrahim milletine uy!” denmemesi mümkün olabilir mi?

Bu Kur’an gerçekleri karşısında; Yakup (as)’un başka bir din, başka bir şeriat, başka bir millet üzere olabileceğini düşünmek bile akla ziyandır.

Ayetlerde geçen وَاتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا “vet tebaa millete İbrahime hanifen İbrahim’in dosdoğru milletine uy!” ibaresindeki millet kavramı Kur’an’da 18 defa geçmektedir. Kelimenin kök harfleri م ل ل dir ve “yazdırmak, dikte ettirmek, kâtibe yazacağı şeyleri söylemek” manalarını içerir. Bunun yanında ulus, din, yol, toplum gibi anlamlara da gelir… Meal ve tefsirlerde genelde din olarak çevrilen bu kelime Kur’an’da İbrahim’den başka hiç resule atfen gelmemiştir. Mesela; Kur’an’da Nuh milleti, Musa milleti, İsa milleti ve hatta Muhammed milleti şeklinde gelen hiç bir ibare yoktur. Bunun nedeni, İbrahim ile insanlığa yeniden bildirilen Kâbe’dir.

Kâbe, insanlık için kurulan ilk evdir!..

Al-i İmran 3/96

إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِلْعَالَمِينَ

İnsanlar için kurulan ilk ev, Bekke’de olandır. Bereketli ve herkese doğru yönü (kıbleyi) göstersin diye kurulmuştur. 

İnsanlık için kurulan ilk ev olmasına rağmen Nuh tufanında Kâbe kaybolmuştur. Kaybolan Kâbe Allah’ın dost edindiği İbrahim’e gösterilmiştir.

Hac 22/26

وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ أَنْ لَا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

İbrahim’e Beyt’in yerini gösterdiğimiz zaman, “Bana hiçbir şeyi ortak sayma; tavaf edenler, kıyam, rüku ve secde edenler için Beytimi temiz tut” demiştik. 

İnsanlık için kurulan bu eve gitmek Yüce Allah’ın insanlık üzerindeki hakkıdır. Bu hak insanlığı bir kez daha Allah’a borçlu hale getirmektedir.

Al-i İmran 3/97

فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ إِبْرَاهِيمَ ۖ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا ۗ وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ

Orada apaçık göstergeler (ayetler), İbrahim’in (ibadet için) durduğu yerler vardır. Oraya kim girerse güvende olur. Bir yolunu bulup gidebilenlerin o Beyt’te, Ka’be’de hac yapması, Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim bunu göz ardı ederse bilsin ki Allah’ın kimseye ihtiyacı olmaz. Bunu göz ardı edenler bilsinler ki Allah’ın kimseye ihtiyacı yoktur.

Gücü yetenlerin o beyti hac etmesi, Allah’ın insanlık üzerinde belirlediği borcudur. Ancak bu borcun ödeneceği mekan, zaman ve eylemler kaybolmuştur. Nuh’tan sonra, kaybolan Kabe’yi kimse hac etmemiş ve orada nelerin ne şekilde yapılması gerektiği unutulmuştur. Yüce Allah alacaklı, insanlık borçludur. Borçlu ile alacaklı arasındaki en mühim mesele borcun ne zaman ve ne şekilde ödeneceğidir…

Kur’an’ın en uzun ayeti Bakara 2/282 ayetidir. Bu ayetin konusu borç alışverişinde nelerin yapılması gerektiğini bildirmektedir.

Bakara 2/282

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ إِلَىٰ أَجَلٍ مُسَمًّى فَاكْتُبُوهُ ۚ وَلْيَكْتُبْ بَيْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِ ۚ وَلَا يَأْبَ كَاتِبٌ أَنْ يَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللَّهُ ۚ فَلْيَكْتُبْ وَلْيُمْلِلِ الَّذِي عَلَيْهِ الْحَقُّ وَلْيَتَّقِ اللَّهَ رَبَّهُ وَلَا يَبْخَسْ مِنْهُ شَيْئًا

Ey inanıp güvenenler, birbirinize belli bir vadeye kadar borçlandığınızda borcunuzu yazın. Bir yazıcı, aranızda doğru olarak yazsın. Yazıcı yazmaktan kaçınmasın, Allah (bu ayette) nasıl öğretiyorsa, öyle yazsın. Yazıyı borçlu yazdırsın, Sahibi (Rabbi) olan Allah’tan çekinsin de borçtan bir şeyi eksiltmesin…

Bu ayet borç veren ve borç alan arasında güvenilir bir yazıcının bulunmasını ve kendisine dikte edilenleri eksiltmeden yazmasını buyurmaktadır. Kâtip hakkında her iki taraf için onun güvenilir olduğuna dair mutabakat gerekmektedir.

İbrahim (as) tıpkı bu örnekteki; alacaklı Yüce Allah ile borçlu insanoğlu arasında da borcun nasıl ödeneceğini yazan ve borçlu olduğunu kabul eden ile borcu veren arasındaki, güvenilir kâtip gibidir. İşte İbrahim’inmenasikleriniyazdığı ve ne zaman ne şekilde ödeneceğini bildiren bu yazıya millet denmektedir.

Bakara 2/128

رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَا ۖ إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

“Rabbimiz! İkimizi sana teslim olmuş kişiler yap, soyumuzdan gelenlerden de sana teslim olmuş bir toplum oluştur! Bize menâsikimizi (hac ve umre ibadetlerini yapacağımız yerleri) göster ve yönelişimizi (tevbemizi) kabul et! Sana yönelenleri (tevbe edenleri) kabul eden, iyiliği bol olan Sen’sin!” 

“Bize menasikimizi göster!” Bu duayı yapan İbrahim’in kast ettiği herhalde nasıl namaz kılınacağı, nasıl oruç tutulacağı değildir. O bu duayı Kâbe’yi oğlu İsmail ile beraber inşa ettiğinde yapmıştır. Kâbe hariç, İslam’ın tüm menasikleri zaten biliniyordu. O’nun bilmediği hac ile ilgili menasiklerdi. İşte bu menasikler tüm resuller içinden İbrahim’e bildirilmiştir. Bu bildirim bir nevi “beyti hac etmek Allah’ın insanlık üzerinde hakkıdır”[19] ibaresinden çıkan borcu ödeme şeklidir. Milletkelimesi de zaten borcun nasıl ödeneceğini yazan kâtibin yazdıklarıdır. Bu durumda millete İbrahimtam da bu olmaktadır.[20]

Bu zorunlu aradan sonra tekrar konumuz olan Yakup (as)’a dönecek olursak; O uzun süredir Kâbe olmadığı için insanlığın gündeminden çıkmış haccın kendisi aracılığıyla insanlığa duyurulduğu İbrahim’in torunudur. Diğer yandan Yakup (as), Allah tarafından insanlığa önder seçilmiş bir resuldür. Hem resul olması hem insanlığa önder kılınan İbrahim[21] torunu olması, Yakup (as)’a yaşadığı müddetçe Kabe’ye sahip çıkmasını, insanlığın önüne düşüp imamlık vazifesini yerine getirmesini zorunlu kılmaktadır. O yaşadığı çağda vahyin kendisine emanet edildiği güvenilir resuldür. İşte bu durum, Yakup (as)’un Kâbe ile bağının sanıldığı gibi platonik değil canlı ve organik olmasını gerektirir.

İsrailiyat üzerinden alıntılanıp anlaşılmaya çalışılan Yakup (as)’un; Mekke’ye sırtını dönerek Kur’an’dan hiçbir delili olmayan Yahudilerin Mescidi’l Haram’a rakip olsun diye uydurdukları bambaşka vaat edilmiş topraklara gitmiş olması mümkün değildir. O atası İbrahim’den sonra haccın ne olduğunu ve Allah’ın insanlık üzerinde hakkının nasıl ödenmesi gerektiğini insanlığa bildiren, insanlığa vahiy ve hikmeti öğreten, yaşadığı dönemin Resul ve Nebî olan imamıdır.

Bu çerçeveden daha da geriye kıssakelimesine dönecek olursak; Yakup (as)’un Kâbe ile bağını kuramayanlar, Kur’an’ın O’nun hakkında anlattıklarına sadece ibret alınacak masallar gözüyle bakacaklar ve kıssakelimesine de “ataların geçmişe dönük ibretlik masalları” diyecektir. Nitekim böyle olmuş ve halen de bu anlayış devam etmektedir.

İşin bir başka vahim boyutu da Kur’an’ın ve Kur’an kıssalarının tarihsel bir olgu olarak görülüp, bunların geçmişe ait şeyler olduğunun söylenmesidir. Aslında bu, Kur’an kıssalarına esatirül evvelin yani eskilerin masalları demenin başka bir yoludur. Şu iyice bilinmelidir ki Kur’an’da geçmişe ait, geçmişte kalması gereken, günümüze taşınamayacak tek bir harf-i cer dahi yoktur. Kur’an her dönem ve çağda aktüel değerini asla yitirmeyecek olan bir kitaptır. Bunun da ötesinde insanlık ne kadar ileri giderse gitsin Kur’an daima insanlığın önünde olacaktır.

Kur’an insanlığa hidayet etmesi için gönderilmiştir. Hidayet ise önde olmayı zorunlu kılmaktadır. Dondurulmuş, hayatın dışına itilmiş ve insanlığın gerisinde bırakılmış bir kitap insanlığa hidayet edemez. Her çağ ve dönemde insanlığı kuşatamayacak bir kitap insanlığı içine düştüğü karanlıklardan çıkaramaz. Hidayet etmek en basit anlamıyla “hedefe giden en doğru ve en tehlikesiz yolu bilmek, himayesine aldığının önünden giderek sağ salim hedefine ulaştırmak demektir”. Bunu yapabilmenin tek bir yolu; çıkılan menzili, şu an bulunulan noktayı ve varılacak yeri bilmektir. Bunlardan birini dahi bilemeyen, asla hidayet edemez! Tam tersi himayesine aldıklarını bilinmez tehlikelere götürür. Hatta menzile varılsa bile orasının gelinmek istenilen yer olduğu dahi bilinemez…

Kur’an’ın kıssa anlatması sadece geçmişe ait haberlerden ibret alınması için değildir. O, hidayet edici olmanın gereği olarak kıssa anlatır. Böylece O’nu takip edenler hem nereden çıkıldığını, nerede olunduğunu ve nereye gidildiğini bilirler hem de bulundukları halin eğriliği ve doğruluğu hakkında durum tespiti yapabilirler.

Bunları yapmak hem geçmişi hem yaşanılan ânı hem de yaşanılacak olanları bilmeyi zorunlu kılar. Bu basit gerçeği aklı olan her canlı idrak edebilir. Sabah evinden çıktıktan sonra hafıza kaybına uğrayan biri ne nerede olduğunu bilebilir ne de akşam nereye döneceğini. İşte Kur’an geçmişi anlatarak yaşadığımız şu anı düzenlemekte ve bu düzenlemeyle döneceğimiz yere nasıl dönmemiz gerektiğini bildirmektedir.

İnsanlık gelişmişlik çizgisinin neresinde olursa olsun Kur’an o çizginin bittiği noktanın da ötesini kuşatmıştır ve daima insanlıktan önde olacaktır. Zamanı ve mekânı kuşatan Yüce Allah, başlangıcından sonuna kadar insanlığın çizgisini kuşatan bir Kur’an göndermiştir. O alemlerin Rabbinden indirilmiştir. O’nun insanlık çizgisinin bir yerinde, aktüel değerini yitirip insanlığın gerisinde kalabileceğini akıldan geçirmek bile Allah’a hakarettir.

Kur’an kıssalarını detaylandırılmamış sayıp yetersiz görerek İsrailiyata başvuran -en başta ulema olarak- herkes özellikle şunu çok iyi bilmelidir! Yüce Allah Yahudilik ve Hıristiyanlık diye bir din göndermemiştir. Bu dinlerin şu an var olması onların İsa ve Musa’ya uymalarının bir sonucu değil, tam tersi uymamalarının bir sonucudur. Farklı din mensuplarının varlığı, Allah’ın indirdiği Tevrat ve İncil’e uymanın değil uymamanın bir sonucudur.[22] Elçilere ve kitaplara uyulmadığı gibi hem kitapları hem elçilerin kıssaları tahrif edilmiş, değiştirilmiş, gizlemiş ve insan sözü karıştırmışlardır.

Bugün elde bulunan Tevrat ve İncil işte bu ihanetlerin sonucu oluşmuştur. Allah’ın vahyinden onlarca mezhep ve iki din (Yahudilik ve Hıristiyanlık) çıkarılmıştır. Her ikisi de doğru yolda değilken, her ikisi de hiçbir şey üzeri değilken sanki bir şeylermiş gibi, sanki onların anlattığı resul ve vahiy kavramları doğruymuş gibi Kur’an’da anlatılan kıssaları güya daha iyi anlayıp detaylandırmak adına onlara başvurmak onların girdiği keler deliğine girmekten başka bir anlam taşımamaktadır. Allah’ın son vahyi olan Kur’an’ı açıklanması gereken kapalı metinler sayıp yeteri kadar detaylandırılmamış bilgiler olarak görmek de ellerindeki kitapları tahrif edenlerin yaptığını aynen yapmaktan başka bir şey değildir!..

Allah Musa adında bir elçiyi vahiyle beraber yollamıştır. Onlar; Musa’ya uymadıkları gibi O’nun getirdiği vahiyleri de bozmuşlar ama kendilerini resul ve vahyin has temsilcileri olarak göstermişlerdir. İhanetlerini meşrulaştırıp geleceği de istedikleri şekilde yönlendirebilmek için Musa’nın yaşanmışlığını ve vahiylerini, kendilerince uydurmuşlardır. Sonuçta ortaya Tahrif edilmiş bir Tevrat ve kişiliğinden, misyonundan soyutlanarak bambaşka bir karaktere bürünen Musa çıkmıştır.

Yüce Allah kullarına lütfederek Kur’an’ında gerçek Musa’yı bize tanıtmış, Yahudiler tarafından gerçek Musa’ya giydirilmiş elbiseleri bildirmiştir. Bize düşen Kur’an’ın anlattığı Musa ile Yahudilerin anlattığı Musa’yı tasdik etmek olmalıdır.[23]

Bunu yapabilmenin bir tek yolu, Kur’an’ın Musa hakkında uydurulan bu yalanları ortaya çıkaracak kapasitede olduğuna, her türlü detayı verdiğine güvenmektir. Bu güven yoksa zaten ortada bir iman sorunu var demektir.

Kur’an kendinden öncekileri tasdik (Yalanı ortaya çıkarıp tekzip etmek, doğruyu tespit edip onay vermek) eden bir kitaptır. Bir şeyi tasdik etmek ise onun izini sürmekle mümkündür. İz sürmek anlamına gelen kıssa kelimesinin anlamı işte tam da budur. Kur’an’ın kıssa anlatması ise öncekilerin izini sürüp yalanlarla gerçekleri birbirinden ayırmak için izlerini sürmektir. Elbette bu amaç üzerinden gidilse dahi her kıssadan alınacak hisseler de vardır. Ancak Kur’an’ın kıssa anlatmadaki öncelikli amacı kıssadan hisse almak değil öncekileri tasdik etmektir. Çünkü Kur’an kendinden öncekilere karışmış yalanları ortaya çıkarıp tekzip eden, doğruları ortaya çıkarıp onay veren “Musaddık” olan kitaptır.

Enam 6/92

وَهَٰذَا كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ مُصَدِّقُ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرَىٰ وَمَنْ حَوْلَهَا ۚ وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ يُؤْمِنُونَ بِهِ ۖ وَهُمْ عَلَىٰ صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ

Bereketli olan ve kendinden öncekileri tasdik eden bu Kitabı da biz indirdik. İndirdik ki Anakenti ve çevresini uyarasın. Namazlarına özen gösterip Ahirete inananlar, buna da inanırlar. 

Buraya kadar ortaya konulan metinlerde, kıssalara nasıl bakılması gerektiğinin çerçevesini çizilmeye çalışılmıştır. Böylelikle bir yandan da bu çalışmanın yöntemi ortaya konmuş olmaktadır. Yöntemin ortaya çıkması bir yandan çalışmayı ilkelere bağlı kalmaya zorlarken diğer yandan muhtemel yanlış çıkarımları dışarıdan bakışla tespit etmenin imkanını da vermektedir. Sonuçta bu çalışmada ortaya konulanlar Kur’an’dan anladıklarımızdır. Bundan öte bir değer taşıması düşünülemez. Kaydedilen isabet Rabbimizin lütfundan, yanlış çıkarımlar ise eksikliğimizdendir. Yoksa Allah’ın kitabında eğrilik ve birbirini tutmaz bilgiler asla mevcut değildir.

 

Ramazan DEMİR

 

[1]Özellikle “Tarihselci” olarak adlandırılanlar

[2]Bu söylem bir tv programında AÜ ilahiyat fakültesinde öğretim görevlisi olan Prof. İlhami Güler tarafından dillendirilmiştir. Daha sonrasında büyük oranda tepki görmesinden dolayı geri adım atarak söylediklerinin yanlış anlaşıldığını, maksadını aşan sözler söylediğini belirterek özür dilemiştir. Ama konuşmaları hala internet ortamında mevcuttur ve hiç de yanlış anlaşılmamıştır.

[3]Prof. Mehmet Okuyan. Kur’an Kıssaları Ne Söyler.s.15

[4]İmam Kurtubi. El Camiu li Ahkami’l Kur’an. C.9.s.185

[5]6 En’am 55

[6]8 Enfal 8

[7]El Müfredat HKK maddesi

[8]Tora bugün elimizde bulunan Tevrat’ın ilk beş bölümü. Yahudilere göre bu beş bölüm Musa’ya sinay dağında verilen kitaptır.

[9]Bkz. Maide 5/13; Bakara 2/75

[10]Bkz. Maide 5/15; Bakara 2/42

[11]Bkz. A’raf 7/162

[12]Bkz. Bakara 2/79

[13]Bkz. İsra 17/81

[14]Yalanı ortaya çıkarıp tekzip, doğruyu ortaya koyup onay vermek.

[15]Yaratılış 37/12-28

[16]Er-Razi. Tefsir-i Kebir Mefatihu’l Ğayb. C.13.s.173

[17]Bkz. Bakara 2/127

[18]Bkz. İbrahim 14/37

[19]Bkz. Ali İmran 3/97

[20]Millete İbrahim ile ilgili çok daha geniş çalışma http://www.tuvavadisi.org/millet-kavrami-uzerine-arastirma/adresinde incelenebilir.

[21]Bkz. “Bir zamanlar Rabbi, İbrahim’i bir takım sözlerle (emirlerle) imtihan etmiş, o da tam başarı göstermişti. Rabbi ona: “Ben seni insanlara imam (önder) yapacağım!” dedi. O “Soyumdan da olsun!” deyince, “(Olur, ama) yanlış yapanlar, sözümün kapsamına girmez.”Bakara 2/124

[22]Bkz. Bakara 2/253

[23]Musa hakkında uydurulan yalanları ortaya çıkarıp tekzip etmek, doğru olanları ortaya koyarak onaylamak.

8 yorum

    • GÖKHAN

      Bahsettiğin ayetin bizim çalışmalarımıza göre meali şu şekilde olmalıdır.

      (Maide 5/43)
      وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِنْدَهُمُ التَّوْرَاةُ فِيهَا حُكْمُ اللَّهِ ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ ۚ وَمَا أُولَٰئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ
      İçinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat yanlarındayken, sonrasında (Tevratın içinde bulunan Allah’ın hükmünden) yüz çevirirlerken nasıl oluyor da bunun ardından seni hakem tayin ediyorlar. onlar (hiçbir zaman) inanan değillerdir.

      Bu ayet hem öncesindeki hem sonrasındaki ayetle beraber okunmalı içinde bulunduğu pasajdan kopuk anlaşılmamalıdır. Bu ayette o an ellerinde bulunan Tevrat’ın içinde Allah’ın hükmü olduğu belirtilirken, daha sonraki ayetlerde 44 ve 45 bu hükmün oraya ne zaman yazılmış olduğundan bahsedilmektedir. 46.ayette ise bu hükmün İsa tarafından tasdik edildiğinden bahsedilmektedir. Peki söz konusu bu hüküm nedir?
      44 ve 45.ayetler bu hükmün kısas hükmü olduğunu göstermektedir. Yani bugün elimizde bulunan Tevrat tahrif edilmiş olmasına rağmen kısas ile ilgili hükümler Yüce Allah’ın bildirdiği gibi durmaktadır.
      TASDİK kelimesi ne yazık ki ya bütünüyle onay vermek, ya da bütünüyle reddetmek şeklinde anlaşılmıştır. Çalışmalardan elde ettiğimiz sonuca göre bu iki anlayış da yanlıştır.
      TASDİK: Daha önceki vahiylere bulaşmış yalanları, eklemeleri, insan sözlerini, değiştirmeleri tespit ederek ortaya çıkararak Tekzip etmek, doğruları ortaya koyup onay vermektir…
      Tasdik bu ikisi olunca tasdik olmaktadır. Yüce Allah hiçbir zaman farklı bir din, farklı bir şeriat, farklı bir sosyal yapı önermemiş ve resulleriyle göndermemiştir. Gönderilen din her zaman aynı olmuştur. Kur’an daha önceki kitapların tıpkısının aynısıdır. Zaten aynı olmaz ise tasdik etmesi mümkün değildir.
      Bu tıpkı bir yazarın kitabının birinci baskı, ikinci baskı, üçüncü baskı…yapması gibidir. Yüce Allah’ın kitabı en başından beri tektir. Kur’an’da bunun böyle olduğuna dair yüzden fazla ayet vardır. (mesela..2/213- 57/25,26). Kur’an’da 319 defa KİTAP kelimesi geçmektedir. Bunlardan bir çoğu EL KİTAP olarak geçmektedir. bu kelimenin manası kitap değil, O BİR KİTAP olmak zorundadır.
      Arapça da kelimeler Marife ve Nekira olmak üzere ikiye ayrılırlar. Türkçe de böyle bir durum yoktur. Meal yazarları kelimelerin başındaki EL takısını türkçeye yansıtmamaktadır. bu durum El Kitap ile Kitap kelimesi arasındaki farkın türkçeye yansımamasına neden olmuştur. Mesela BAKARA 213.ayeti en güvenilir addedilen ve piyasa da Kur’an yeter söylemiyle tanınan en meşhur Prof.lardan biri tarafından şu şekilde çevrilmiştir.
      (Bakara 2/213 TEFSİR)
      كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللَّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ وَأَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ ۚ وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلَّا الَّذِينَ أُوتُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ ۖ فَهَدَى اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ ۗ وَاللَّهُ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
      İnsanlar tek bir toplumdu. Allah, onlara müjde veren ve uyarılarda bulunan nebîler gönderdi; onlarla birlikte, gerçekleri içeren kitap da indirdi[1*] ki ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında o kitap hükmetsin. Kendilerine kitap verilenlerden başkası ayrılığa düşmedi.[2*] Bu da açık belgeler geldikten sonra birbirlerine üstünlük kurma gayretlerinden kaynaklandı. Sonra ayrılığa düştükleri konuda, Allah, müminleri, kendi onayıyla doğruya ulaştırdı. Allah, doğruları tercih edeni doğru yola yöneltir.

      Şimdi bu meal ayette geçen EL KİTAP kelimesini “kitapta indirdi” şeklinde çevirmiştir. Oysa kelime EL KİTAP olarak geçmektedir. Kelimenin EL KİTAP şeklinde geçmesi ayetin ilk cümlesine şu anlamı vermeyi zorunlu kılmaktadır.

      İNSANLAR TEK BİR ÜMMETTİ. ALLAH MÜJDELEYİCİ VE UYARICI OLARAK NEBİLER GÖNDERDİ VE ONLARLA BERABER İNSANLARIN ARALARINDA İHTİLAF ETTİKLERİNDE HÜKMETSİNLER DİYE O KİTABI İNDİRDİ…

      Dikkat edilirse resuller çok olmasına rağmen onlarla beraber gönderilen kitap bir tanedir.
      İşte Yüce Allah’ın resullerine verdiği kitap hep O KİTAP olmuştur. Kur’an da O KİTAB’ı tasdik eden bir kitap olduğu için O kitabın aynısı olmak zorundadır. Zaten aynısı olmaz ise tasdik edemez.

  1. Abi tesekkür ederim. Allah razi olsun. kafama takilan baska bir konuda su oldu abi; Ibrahim suresi 37. Ayete göre Ibrahim a.s. zürriyetinin BIR KISMINI Kabede biraktigini söylüyor, buna göre zürriyetinin diger kisminin baska yerde yerlesmis olmasi gerekmiyormu? Yani demek istedigim sudur ki; Ismail a.s. kabede kaldi, Ishak a.s. baska bir yerde yasadi. Bu ayet, bu gelenkesel bilginin saglamasini yapiyor gibi bir anlam cikiyor tabi verilen meal dogruysa.
    ilgin icin tesekkür ederim.
    Allah a emanet ol.

    • GÖKHAN

      İbrahim 37
      رَبَّنَا إِنِّي أَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ رَبَّنَا لِيُقِيمُوا الصَّلَاةَ فَاجْعَلْ أَفْئِدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْوِي إِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ

      Bahsettiğin ayetin metni bu şekildedir. zürriyetinden bir kısmından bahseden ayet ise رَبَّنَا إِنِّي أَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ şeklindedir. Bu cümlenin meali ise şöyledir.
      RABBİMİZ, ZÜRRİYETİ (MDEN BİR KISMINI) SENİN MUHARREM BEYTİNİN YANINDA ZİRAAT SAHİBİ OLMAYAN BİR VADİYE YERLEŞTİRDİM.

      Bu cümle hep “İsmail ve annesi Hacer”in mekkeye yerleştirilmesi şeklinde anlaşılmaktadır. Fakat bu ayetin metninden böyle bir çıkarım yapmak mümkün gözükmemektedir. Ayete dikkat edilirse vadi (بِوَادٍ ) kelimesinin nekira yani bilinmeyen bir vadi olduğu görülecektir. Oysa cümlenin devamında gelen “senin evin” (بَيْتِكَ ) kelimesi marife bir izafet terkibi (isim tamlaması) olarak gelmektedir. Yüce Allah’ın evinin nerede olduğu bilinmektedir. Eğer ayette geçen vadi kelimesi Kabe’nin olduğu vadiyi kast ediyor olsaydı vadi kelimesinin de EL VADİ şeklinde gelmesi gerekirdi. Kabe’nin bulunduğu vadinin adı bellidir MESCİD’İL HARAM”.
      Bu şu anlama gelmektedir. İbrahim’in “zürriyetimden bir kısmını muharrem evinin yanındaki bir vadiye yerleştirdim” cümlesi zürriyetinden bir kısmını hemen mescidi’l haram’ın dışında kalan, komşusu olan bir vadiye yerleştirmiş olduğu göstermektedir. Yani hemen beytin yanıbaşına değil, beytin bulunduğu TUVA VADİSİNİN dışında kalan bir yere yerleştirmiştir.
      Öyleyse İbrahim’in hemen beytin yanıbaşında, Mukaddes Vadinin dışında bir yere yerleştirdiği bu zürriyet kimdir?
      İshak mıdır yoksa İsmail midir?
      Bakara suresinde beytin yapım sürecinde İbrahim’in yanında sadece İsmail’in olduğunu görmekteyiz (2/124-126). Bunun yanında açık bir şekilde Yüce Allah’ın ibrahim ve İsmail ile ahidleştiği de bildirilmektedir.

      (Bakara 2/125 )
      وَإِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَأَمْنًا وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى ۖ وَعَهِدْنَا إِلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ
      Kâbe’yi insanların toplanacakları ve güven içinde olacakları bir yer yaptık. Siz makam-ı İbrahim’i musalla edinin, İbrahim ile İsmail’le ahidleştik: “Evimi (Kâbe’yi); tavaf edenler, itikâfta bulunanlar, rükû ve secde edenler için tertemiz tutun!” dedik.

      Şimdi bu ayete baktığımızda İsmail babasıyla beraber bir görevle görevlendirilmiştir. Bu görevlendirilme Kabe’nin yanında olmuştur. Bu durum İsmail’in bulunduğu yerin bizzat BİL VADİL MUKADDESİ TUVA yani Mescidi’l haram olmasını zorunlu kılmaktadır. Yani onun bulunduğu vadi bilinen belli bir vadidir.
      Oysa İbrahim suresinde İbrahimin zürriyetinden bir kısmını yerleştirdiği vadi başında EL takısı olmadan gelmiştir. Bundan dolayı İsmail bizzat beytin bulunduğu vadide, İshak ise hemen bu vadinin yanında, bu vadiye komşu olan ziraate elverişli olmayan bir vadiye yerleştirilmiştir.
      Yani İbrahim suresindeki zürriyet İsmailden değil İshak’tan bahsetmektedir.

  2. Aleyküm selam Gökhan
    Elhamdulillah yaramaz bir durum yok..haklısın uzun zaman oldu bir yazı yayınlamayalı..Bunun sebebi çok hacimli bir çalışma haline gelen Yusuf kitabını yayına hazırlamak için yaptığımız çalışmalardır. Her şeyi yeniden gözden geçiriyor ve tekrar tekrar okuyoruz.. yakında bu çalışmayı sizinle bölüştüğümüzde okuyacak çok şeyiniz olacak (Allah dilerse)… Yusuf çalışmasını yayınladığımızda bu gecikmenin neden kaynaklandığı daha iyi anlaşılacaktır.. Şimdilik herkese çok selamlar.

  3. Yazılarınızı dikkatle okuyorum ve yeni yazılarınızı da heyecanla bekliyorum. Allah yardımcınız olsun. Daha önce de bi kaç soru sormuştum farklı yazılarınızın altında belki hatırlamışsınızdır. Sebt kitabınızı da yakın zamanda bitirdim. Bu yazıyı daha yeni okuma fırsatı buldum ve yakın zamanda Yusuf kitabınızı da okuyacağım inşallah. Sorum şu olacak; Gökhan isimli arkadaşa verdiğiniz cevap içerisinde dikkatimi çeken bi kısım oldu. “Kur’an daha önceki kitapların tıpkısının aynısıdır.” Bu cümle ile şu an elimizde bulunan kitap ile tamamen aynıdır mı demek istiyorsunuz yoksa hüküm belirtilen kısımları mı kast ediyorsunuz? Eğer kelimesi kelimesine aynı ise; hak verirsiniz ki buraya sığdıramayacağım kadar çok soru ortaya çıkacaktır. Vaktinizi aldığım için kusura bakmayın. Allah zamanınıza bereket versin.

    • merhaba.

      ademe indirilen ayetler + nuha indirilen ayetler + ….isaya indirilen ayetler + muhammede indirilen ayetler = muhammede indirilen kitap

      bir kitabın tasdikinden söz edilebilmesi için kitapların bire bir aynısı olması gerekiyor.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*