Keyfîlik-3

Kur'an'ın dilbilgisi

Kur’anı Anlamada Keyfîlik

GEREKÇESİZ OLARAK KELİMELERİN ANLAMINI DEĞİŞTİRME!

Bir kelimenin anlamını değiştirme işlemi; ya kökleri farklı kelimeleri aynıymış gibi göstererek yapılmaktadır ya da bir kavrama Kur’an mantığı ile düşünüldüğünde asla karşılık olamayacak yaklaşımlar ile manalar verilerek yapılmaktadır. Bütün dillerde kök ya da mastar kelimelerden yeni kelimeler üretilir. Üretilen bu kelimelerin karakteristiği kök kelimeden farklı olmaz. Yani kök anlamı ile anlam bağını koparmaz. Eğer bir fark söz konusuysa zaman içinde o kavramın asıl anlamının unutulup başkalaştığına hükmedilebilir. Kur’an kelimeleri bu çerçevede zaman içinde anlamının bozulması söz konusu edilemeyecek bir yapıya sahiptir. Eğer böyle bir ön kabul ile yola çıkılmadığı taktirde, zaman içinde Kur’an kavramlarının da başkalaşması kabul edilmiş olur ki böylelikle Allah’ın kelimelerine ve kitabına insanların anlayışlarının yön vermesi meşru hale getirilmiş olur.

Günümüzde en sık karşılaşılan durum, anlama sürecinde kişilerin herhangi bir delil ortaya koymadan ve herhangi bir ilkeye yaslanmadan; “Ben böyle anlıyorum!” şeklindeki yaklaşımlarıdır. Allah’ın bir öyle bir böyle şeklinde başka başka anlaşılabilecek bir kitap indirdiğini varsaymak, O’na aleni olarak bir eksiklik ithaf etmektir. Dolayısıyla, güncel ya da tarihteki Arapça edebiyat anlayışı ve başı-ortası-sonu olan metinlere göre düzenlenmiş gramer anlayışı Kur’an üzerinde belirleyici olmamalıdır. Zira insanlar muhataplarına durumunu ifade etmek için; çeşitli konuşma ve yazım sanatları ile ya gizlenerek ya afişe ederek ya başka bir şeyi çağrıştırarak ya da herhangi bir başka amaçla dili eğip bükebilirler. Oysa başı-ortası-sonu olmayan ve gerçeğin ta kendisi olan kitabın sahibinin (haşa); muhatap aldıklarından çekinmesi, …mış gibi yapması, kullarını şaşırtması, onlara tuzak kurmaya yönelik bir söylemi söz konusu dahi edilemez. Allah kitabını kolaylaştırdığını belirtmiştir. Kur’an’ın her kelimesinin her harfinin gerçeğin ta kendisi oluşu; O’nun kelimeleri üzerinde hiç ama hiç kimsenin bir tasarrufta bulunamayacağının, eksiltme ya da ilave yapamayacağının göstergesidir.

Ancak tarih boyunca bu gerçeklik uygulanabilmiş midir? 

Uygulanamamış olmalıdır ki hali hazırda sayısız mücmel mesele mevcuttur. Hangi meselelerin anlaşılamamış olduğunu ve Müslümanların O’nu anlamak için çaba sarf edip etmediğini okuyucuların yorumlarına bırakıyoruz. Allah’ın açık, açıklanmış ve musaddîk olan kitabının; milyonlarca ilahiyatçı ve din bilgininin elinde kapalı, anlaşılamayan sayısız mücmel meselelerin kaynağı yapıldığı ve müktesebatın bir tartışmalar çöplüğü haline nasıl getirilmiş olduğu da okuyucuların yorumuna aittir.

Bu bölümde vahye ait kelimelerin anlamlarının nasıl değiştirilmiş olduğuna dair sadece birkaç örnek verilecektir. Bu örnekler geniş tahlillere elbette muhtaçtır. Ancak çalışmamız sadece konuya bakış sağlayacak birkaç çarpıcı örneğe dikkat çekmekle sınırlı kalacaktır. Maalesef bu örneklerin çoğaltılabileceğini söylemeden de geçemeyeceğiz. 

Söz konusu örneklerin bunlarla sınırlı kalmamasının yegâne gerekçesinin, Kur’an ayetleri ile kıssalar hakkında oluşmuş ve artık kemikleşmiş (şabloncu) yaklaşımlar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bin yıldır aynı sonucu alacağını bile bile aynı deneyi yapan bir ilahiyat ve geleneksel ulema camiasının Kur’an’ın anlamlarına yön verdiği bir kült, adeta aşılamaz şekilde önümüzde durmaktadır. Gelmiş geçmiş milyonlarca ulema, ilahiyatçı, din görevlisi; Allah tarafından başkasına kul olunmasın denilerek açıklanmış bir kitap olan Kur’an’ı, mücmel meseleler yığını olmaktan kurtaramamıştır. Böyle olunca da açıktan söylenemese de sorun sanki Kur’an’daymış gibi bir davranış gelişmiş ve insanlar; sorunlarının Kur’an tarafından değil de aracı açıklayıcıların geliştirdiği müktesebat tarafından çözülmesini beklentisine sokulmuştur. Bugün gelinen noktada Kur’an’a inananlar arasında bile “Kur’an her şeyin çözümü için yeter!” demek bir dışlanma gerekçesi haline getirilmiştir… Kur’an ile herşeyini Yüce Allah’ın belirlediği O muazzez din; asırlardır siyaset ve/veya grupların menfaat ilişkileri ile şekillenmiş, Cami kürsüleri insanların Kur’an ile hidayet edildiği yerler olmaktan çıkarılarak adeta din ürünleri satan AVM’lere[1]dönüştürülmüştür. Hemen herkes, her fırsatta Kur’an’ın içeriği araçsallaştırılmakta ve O’na kendi biçtiği elbiseyi giydirmeye çalışmaktadır.[2]

Kim ne derse desin; din konularında kendilerini yeterli ve yetkili görenler, toplumları oyalamakta, insanlığa Allah’ın indirdiği kitaptan sadra şifa olacak çözümler sunamamakta ve neredeyse hiçbir konuda insanlığı Allah’ın dinine ikna edememektedirler. Onların saplantıları, hitap ettikleri toplumlarda güvensizlik oluşturmakta ve insanlığın sağlam bilgiler etrafında buluşmasına engel olmaktadır. Bu geçimlik yolu elbette ki ağır bir sorumluluktur!..

Bu minval üzerine aşağıdaki örnekleri ilgilenenlerin değerlendirmelerine sunuyoruz…

1.1.   KADIN KELİMESİ

Kur’an’da; 89 yerde, gelmiş geçmiş hemen tüm ulema tarafından kadın olarak anlamlandırılan ibareler ve bir de Nisa (Kadın) Suresi vardır. Ancak önemli bir detay her nasılsa göz ardı edilmektedir. Kadın olarak anlam verilen kelimelere yakından bakıldığında çok önemli bir fark göze çarpacaktır. Bu fark şudur;

  • Anlam olarak KADIN karşılığı verilen kelimelerin 59’unun kök harfleri n+s+v (ن س و) olan NİSA نِسَٓاءَ kelimesidir.[3]
  • Anlam olarak KADIN karşılığı verilen kelimelerin 30’unun kök harfleri ise e+n+s (أ ن ث) olan UNSA اُنْثٰى kelimesidir.

Bu farkın fark olarak değerlendirilmemesi, daha da önemlisi sözlüklerde bu kavramların bilinen karşılıklarının ayetlere anlam verme aşamasında farklı olmadıklarına yönelik açıklamaları içermesi dikkate şayandır. Bu durum öylesine kemikleşmiştir ki, geçerli olan meal ve tefsirlerin hiçbirinde üstelik bazı ayetlerde her iki kelimenin aynı ayette yan yana kullanılmasına rağmen, bu kavramların arasındaki fark gözetilmemiştir!..

Dişi ya da kadın olarak anlamlandırılan bu iki kavramın dışında; İMRAET, HURİ, AYN, KASİRATÜ’T TARF, ZEVC kavramları da içerik olarak aynı torbaya atılmış kavramlar olarak kullanılmış ve kullanılmaya devam edilmektedir

1.1.1.  NİSA نِسَٓاءَ

Kök harfleri (ن س و) olan NİSA نِسَٓاءَ kelimesi, Kur’an’da 59 yerde[4]geçer. Kavramın anlamları ile ilgili olarak sözlükte şu bilgiler yer alır:

نِسَاا نِسْوَان نِسْوَة Kelime formları ise, kadınlar demek olup, مَرْاَةsözcüğünün kendi kökünden olmayan çoğullarıdır. Nasıl ki,erkek demek olan مَرْاkelimesininçoğulu da kendi kökünden olmayan قَوْم sözcüğüdür.

لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَىٰ أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلَا نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسَىٰ أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّBir topluluk diğer bir toplulukla alayetmesin. Belki de onlar, kendilerindendaha iyidirler. Kadınlar dakadınları alaya al mas ın lar. Belkionlar kendilerinden daha iyidirler(49/Hucurat 11); نِسَاؤُكُمْحَرْثٌ لَكُمْ Kadınlarınız, sizin için bir tarladır;(2/Bakara 223); يَا نِسَاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَأَحَدٍEy peygamberin hanımları!Siz kadınlardan herhangi biri gibideğilsiniz. (33/Ahzab 32).

Yine Allah buyurur ki: وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَدِينَةِ Şehirde bazı kadınlar da dediler: (12/Yusuf 30); مَا بَالُ النِّسْوَةِ اللَّاتِي قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ ona sor bakalım, oellerini kesen kadınların maksatlarıne imiş? (12/Yusuf 50).

İnsan bedeninde bir damarınadı olan نَسَا sözcüğünün ikili نَسْيَانِ, çoğulu ise, اَنْسَااşeklindedir.

نسأ/N-s-e

:نَسْء Zaman olarak bir süre gecikmektir. Onun için kadının ay hali gecikip hamile olduğuna dairumutlar belirince نُسِنَتِ اَلمَرْأةُdenir.Bu hal üzere olan kadına ise, نَسُواadı verilmiştir. Bir kişiye uzunömür dilemek, ecelinin geçindenverilmesini dilemek de şöyle ifadeedilir:نَسَاَ اللهُ فِي اَجلِكَ، وَنَسَاَ اللهُ اَجَلَكَ

نَسِیَةُbir şeyi, parası sonradanverilmek kaydıyla, satmaktır [vadeli satış]. Araplarda bir gelenek haline gelen نَسِياkelimesi de bu köktendir. Bu da, normalde gelmiş olan Haram Aylar’ dan bazılarını ertelemektir.Allah buyurur ki: فِي الْكُفْرِ اِنَّمَا النَّسِي اُ زِيَادَةٌ  O Nesî’, olsa olsa küfürde fazlalıktır ki, (9/Tevbe 37). Önceki maddede verdiğimiz

Bakara 106. ayeti şu şekilde de okunmuştur: مَا نَنْسَخْ مِنْ آيَةٍ أَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَا أَوْ مِثْلِهَاBiz bir ayetten her neyi nesh eder veya geciktirirsek, ondan daha hayırlısını yahut mislini getiririz (2/Bakara 106), yani, ertelersek. Bu ya onu unutturmak ya da hükmünü iptal etmek şeklinde olur.

مِنْسَاٌkelimesi, bir şeyin kendisiylegeriye itildiği değnektir; Allah buyurur ki: إِلَّا دَابَّةُ الْأَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَأَتَهُYalnız bir güve böceği yere dayandığı değneğini yiyordu (34/Sebe 14).

نَسُوا kelimesi, içilmesi geciktiğinden katılaşıp su ilave edilerek inceltilen süt, demektir.[5]

Aynı zamanda Kur’an’da dördüncü surenin adı olan NİSA kelimesinin tam karşılığı KADIN / KIZ olmaktadır. Hem sözlük anlamları hem de Kur’an’daki kullanımları bu anlamı pekiştirmektedir.

1.1.2.  UNSA أُنْثٰى

Kök harfleri e+n+s (أ ن ث) olan UNSA أُنْثٰى kelimesi ise Kur’an’da 30 yerde[6]geçer. Anlamları ile ilgili olarak ilginç bir şekilde, Müfredat olarak bilinen sözlükte, kavramın varit olan anlamlarına yönelik açıklama yer almamıştır. Kur’an Kavramları ile ilgili meşhur olan bir sözlükte bu iki kavramı da sadece kadınve dişianlamına yönelten açıklamaların olması ilginçtir.  Oysa ki ayetlere yakından bakıldığında unsa أُنْثٰى kavramının son derece temel konuları ilgilendiren kritik ayetlerde konumlanmış olduğu görülecektir. Kavramın iki ayrı Kur’an sözlüğünde yer alan karşılıkları aşağıdaki gibidir.

 أُنْثَی Kadın kelimesi, erkeğin karşıtıdır. Asıl itibariyle ayırımları cinsel organlarına göre yapılmaktadır. وَمَنْيَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتَ مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَیErkek veya kadından her kim inanarak salih amel işlerse.. (4/Nisa 124). Kadınlar, tüm canlılarda, erkeklerden zayıf olduğundan, kendisinde zayıflık bir ölçü haline gelmiştir. Onun için işi zayıf olana kadın denmiştir. Bu anlam itibariyle حَديِدٌ أنيِثٌdenmiştir ki ham demir demektir.

أَرْضٌ أَنِيثٌdeyimi de yumuşak toprakdemektir ve kadınlardaki yumuşaklıkesas alınarak böyle denmiştir.Çok verimli oluşu, kadınlara benzetilerekde böyle denmiş olabilir حُرَّةأَرْضٌve وَلُودَةözgür ve doğurgan toprak,denmesi de bundandır.

Bazı şeylerde kelimenin hükmü erkeğe benzetildiğinden, onların hükümleri de müzekker kabul edildiği gibi, bazı kelimelerin hükümleri de kadına benzetilip hükümleri de müennes kabul edilmiştir. İşte, يَدٌel, أُذُن kulak, خَصْيَة bunlardandır. Sözgelimi, testislere, bu adın verilmesi, أُنْثَيَيْن iki kadın kelimesinin dişi kabul edilmiş olmasındandır.

Yüce Allah’ın: إِنْ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ إِلَّا إِنَاثًا Onlar (müşrikler) O ‘nu (Allah ‘ı) bırakıp birtakım dişilerden başkasına çağırmıyorlar (4/Nisa 117) sözünde bazı müfessirler, kelimenin sözlük anlamını esas alıp derler ki: Çünkü: Mabutlarının adları: الثَّالِثَةَاللَّاتَ وَالْعُزَّىٰ Lat, Uzza ve üçüncüsü Menat (53/Necm 19-20) ayetinde görüldüğü gibi, müennesti, demişlerdir. 

Bir kısmı böyle derken, onların bir kısmı ise -bu yaklaşım daha doğrudur- mananın hükmünü esas almış ve: مُنْفَعِل etki altında olana أَنِيثٌ yumuşak adı verilmiştir. Bu nedenle yumuşak demire de أَنِيثٌ denmektedir. Varlıklar, birbirlerine göre üç grupta toplandığından bu anlam uygun düşmektedir. Şöyle ki:

Bir: فَاعِلٌolup hiç مُنْفَعِلolmayan. Bu sadece Aziz ve Celil olan Yüce Yaratıcıdır. 

İki: Sadece munfail olup fail olmayan. Bunlar da cansız varlıklardır. 

Üç: Bir açıdan munfail, bir açıdan da fail olanlar. Bunlar da melekler, insanlar ve cinler gibi varlıklardır.

Bir açıdan Allah’a karşı münfail konumunda olan bu varlıklar, yaptıklarına karşı ise, fail konumundadırlar. Onların mabutları, munfail olup fail olmayan cansızlar cümlesinden, oldukları için, Yüce Allah onları أُنْثَ dişiler diye adlandırmış, böylece onları delil yönünden susturmuş ve onların, akılla hareket etmeyen, duymayan, görmeyen hatta hiçbir şekilde bir şey yapmayan varlıkların tanrı olduğuna ilişkin inançlarında ne kadar cahil olduklarına dikkatlerini çekmiştir.

Hz. İbrahim’in (a.s): يَا أَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْنِي عَنْكَ شَيْئًا Babacığım, duymayan, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere ne diye ibadet ediyorsun? (19/Meryem 42) sözü de bu bağlamdadır.

Yüce Allah ‘ın: وَجَعَلُوا الْمَلَائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمَٰنِ إِنَاثًا Rahman’ın kulları olan melekleri dişiler yaptılar (43/Zuhruf 19) sözü ise, melekler, Allah’ın kızlarıdır, diyenlerin inançlarına göre söylenmiştir.[7]

Yumuşak, yumuşak olmak; Dişi doğurmak, Dişil yapmak, dişilik işareti koymak, dişi kabul etmek, dişi gibi davranmak, dişileşmek; Dişiye benzemek, her türlü davranış ve konuşmalarında kadınmış gibi hareket etmek; Hünsa olmak; Dişi, kadın; İki testis; Hünsa, kadınlaşmış erkek. Yumuşak demir. Kesmeyen / demiri yumuşak kılıç; Dişilik alametleri, Devamlı dişi doğuran; Dişi, dişil, dişileşen; Hünsa, kadın gibi.[8]

Ele almış olduğumuz ve tümüne kadın/dişi/kız olarak anlam verilen, aynı zamanda bir surenin de adı olan Nisa ve Unsa kavramlarının bu tahlilinin tefsir ve meal müellifleri tarafından bilinmiyor olması elbette düşünülemez. Ancak fiili duruma bakılarak birçok mücmel meselenin altında; kavramların anlamlarının, olmadık şekilde değiştirilmesinin yattığı rahatlıkla iddia edilebilir. Bu yazıda amacımız sorunlu ibarelere sadece işaret etmektir. Bu değişikliklerin ayetler ve/veya meseleler üzerindeki etkileri, başka ve çok daha kapsamlı çalışmaların konusudur. 

Bu çalışmada sadece kavramların geçtiği bazı ayetler üzerinde birkaç tespit ile maksadın hasıl olacağı düşünülerek konu daha fazla genişletilmeyecektir.

1.1.2.1. “Unsa” Kavramının Kısas ayeti üzerindeki yansıması;

Aşağıdaki ayet, kısas ile ilgili olarak bilinen ve halâ anlaşılmayı bekleyen ayetlerden biridir.

Bakara 2/178

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلَى ۖ الْحُرُّ بِالْحُرِّ وَالْعَبْدُ بِالْعَبْدِوَالْأُنْثَىٰ بِالْأُنْثَىٰ ۚ فَمَنْ عُفِيَ لَهُ مِنْ أَخِيهِ شَيْءٌ فَاتِّبَاعٌ بِالْمَعْرُوفِ وَأَدَاءٌ إِلَيْهِ بِإِحْسَانٍ ۗ ذَٰلِكَ تَخْفِيفٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَرَحْمَةٌ ۗ فَمَنِ اعْتَدَىٰ بَعْدَ ذَٰلِكَ فَلَهُ عَذَابٌ أَلِيمٌ

Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir. Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin vârisi, velisi) tarafından affedilirse, aklın ve dinin gereklerine uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem dolu bir azap vardır. (DİB Meali)

Yukarıdaki ayette iki kez e+n+s kökünden türeyen (وَالْأُنْثَىٰ بِالْأُنْثَىٰ) ünsa kelimesi geçmektedir. Bu ayet, kısas konusunda neden kadına karşı kadının özellikle sayıldığı hakkında kafa karıştıran mücmel (anlaşılması müşkül, çözümsüz) bir ayettir. Zira kadının katilinin erkek, erkeğin katilinin kadın olabileceği aşikardır. Bu durumda erkek katil, kadın makdül olursa; katil olan erkeğin değil de erkeğin tarafından bir kadının mı kısas edilmesi söz konusu edilecektir? Kaldı ki ayette öncesinde sayılan hür olma ve esir olma, her iki cinsi de kapsayan durum belirtir sıfatlardır… Oysa unsa kelimesinin sözlük manaları arasında erkeğin testisleri anlamı da vardır. Kadın olamayacağı her yönüyle açık olan kelime, eğer erkeğin testisleri olarak anlaşılmış olsa ayetin mücmelliği ortadan kalkacaktır… 

Ancak her nedense tarih boyunca bu ayette geçen kavram kadın olarak anlaşılmış ve bu anlam üzerinden fıkıh bina edilmiştir.Aynı zamanda da bazı görüş sahipleri tarafından nesh edilmiş ve hükümsüz bir ayet olarak değerlendirilmiştir. 

Bu anlayışın insanlığın en acı sosyal yarası olan köleliğe nasıl zemin hazırladığı üzerinde hiç durulmamıştır. Böylelikle hadım edilmiş köleleri tarih boyunca aile namuslarını koruma adına tüm milletler gibi Müslümanlar da ziyadesiyle kullanmışlardır. En büyük hadım etme merkezi olarak göze çarpan Mısır’da, Afrikalı çocukların nasıl ustaca hadım edilerek köleleştşrildiği bilinmektedir. Müslümanların hâkim olduğu ve bilinen çeşitli beldelerde bu eylemin yaygın bir kazanç kapısı haline getirilmiş olması da sır değildir. Zira tarih boyunca zenginler ve saray erkanları tarafından talep gören hadım köleler hiç eksik olmamıştır.

Eğer ayet; “Bir kelimenin kökünün farklılığı onun anlamının da farklılığına delalet eder!” kuralı gereği, söz konusu kavramın anlamları arasında yer alan erkeğin erkekliği ve bunun yok edilmesi şekilde anlaşılmış olsa, hadımlaştırma merkezlerinin Müslümanlar tarafından bir an bile yaşatılmaması ve bu uygulamayı yapanların da aynı şekilde kısas edilmeleri gerekirdi. Ancak ne hazindir ki Arapçası onca kuvvetli eski ulema ve onların güncel takipçileri böyle bir anlayış yerine ayeti mücmel kılıp anlamsızlaştırmayı tercih etmiştir. Hatta çoğunluk ulema, bununla da yetinmeyip çeşitli ayetlerde bahsi geçen “köle azat etme” hükmüne binaen köleliği meşruiyet dairesinde saymaktan da geri kalmamıştır…

Bir insanın hadım edilerek köleleştirilmesine karşı Kur’an’dan bir cezai hüküm çıkarılmamış olması dikkat çekici değil midir?

1.1.2.2. “Unsa” Kavramının Miras ayetleri üzerindeki yansıması;

Miras ayetleri de bu bağlamda sorunlu ayetler arasındadır;

Nisa 4/11

يُوص۪يكُمُ اللّٰهُ ف۪ٓي اَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِۚفَاِنْ كُنَّ نِسَٓاءًفَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَۚ وَاِنْ كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُۜ وَلِاَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ اِنْ كَانَ لَهُ وَلَدٌۚ فَاِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُٓ اَبَوَاهُ فَلِاُمِّهِ الثُّلُثُۚ فَاِنْ كَانَ لَهُٓ اِخْوَةٌ فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوص۪ي بِهَٓا اَوْ دَيْنٍۜ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْۚ لَا تَدْرُونَ اَيُّهُمْ اَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعًاۚ فَر۪يضَةً مِنَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يمًا حَك۪يمًا

Allah, size, çocuklarınız (ın alacağı miras) hakkında, erkeğe iki dişinin payı kadarını emreder. (Çocuklar sadece) ikiden fazla kız iseler, (ölenin geriye) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kız bir ise (mirasın) yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, geriye bıraktığı maldan, ana babasından her birinin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da (yalnız) ana babası ona varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasının hissesi altıda birdir. (Bu paylaştırma, ölenin) yapacağı vasiyetten ya da borcundan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan, hangisinin size daha faydalı olduğunu bilemezsiniz. Bunlar, Allah tarafından farz kılınmıştır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (DİB Meali)

Yukarıdaki ayette iki farklı kökten gelen (n+s+e) Nisa ve (e+n+s) Unsa kelimeleri bir arada ve yan yana kullanılmıştır… Miras ile ilgili başka ayetler de mevcut olmakla beraber bu ayet, her insanı yakından ilgilendiren ve Allah’ın en kesin şekilde sayısal olarak hudutlarını çizdiği miras konusunun bel kemiği olan bir ayettir. 

Aslında matematiksel bir çözümleme olarak bildirilmiş olması ve herkesi ilgilendiren bir boyutu olmasından dolayı miras ayetlerinin, hiçbir sorun olmaksızın rahatlıkla ve tüm farklı ihtimalleri sorunsuz şekilde çözüyor olması gerekir. Aksi halde ayetler sağlam bir matematiği yansıtmadığı için, (haşa) Allah’ın bazı durumları boşlukta bıraktığını düşünmek gerekecektir ki böylesi bir durum muhaldir. Ancak maalesef, İslam’da miras konusu, halen bir türlü tam olarak çözümlenememiş tartışmalı alanları olan konulardandır. Dede yetimi, avliyye, kelale gibi başlıklar feraiz konusunun, uygulamada ancak matematiksel düzeltmeler ve yorumlar ile çözümlenebilen başlıklarındandır.

Oysa Allah’ın kelamının, Allah’ın; yarattığı akıllı varlıkların tümünün, tüm problemlerini çözmesi beklenir. Aksi düşünülemez!

Ancak muhteris insanoğlu, tıpkı bu ve diğer birçok meselede olduğu gibi, taassubu ile en sıradan konuları dahi karmaşık ve içinden çıkılamaz hale getirmiş ve getirmeye devam etmektedir…

Köleliğe bakış ve köleliği normalleştirme…

Halen, Nisa 4/11 ayeti vd miras ayetlerinden çıkarımlar yapan İslam Fıkhı, karşı karşıya kalınabilecek tüm miras bölüşüm ihtimallerini çözüme kavuşturamamaktadır. Mirası sayısal olarak detaylı açıklayan hemen ardından da bu hududları aşmayı “Allah’a ve Resulüne başkaldırma…”[9]olarak tanımlayan Allah’ın; yarattığı her insanın her durumuna (haşa) çözüm getirememesi tuhaf değil midir? Özellikle bir sonraki başlık altında ele alınacak fiziksel bir oluşum olan Hermafrodit (çift cinsiyetlilik) ve tıp literatüründe tarif edilmiş, doğuştan anomali içeren çeşitli cinsel sorunları yaşayan gerçek kişilerin istisnai de olsa varlığı ortadayken, bunların durumlarının miras hukukuna yansımamış olması düşünülebilir mi? 

Şu bir gerçekti ki fıkıh literatürü, sorunlu konulara çeşitli şekilde yanıtlar bulmaya çalışmıştır. Ancak bunların kaynağı çoğunlukla Kur’an ayetleri değildir!.. Örneğin, tıbbi terminolojideki adı Kastrasyon olan erkekliğin giderilmesi (iğdiş etme) operasyonunun seyrek de olsa Osmanlı Tıbbında nasıl yapılacağı konusu yer alır.[10]Yani konu tıbben de bilinmekte, ölüm oranı yüksek bu tür operasyonların nasıl gerçekleştirilmesi gerektiği üzerine yazılar yazılmaktadır. 

Osmanlı saraylarında kullanılan hadımlar esir tüccarları aracılığı ile değişik merkezlerden sağlanıyordu. Bu merkezler Kuzey-Orta Afrika, Sudan, Mısır, Horasan civarları idi. Bu ticaret çok kazançlı ve gizli bir işti. Kastre edilecek oğlanların toplanması, belli merkezlerde operasyonlara tabi tutulmaları ve yaşıyanların tüccarlar aracılığı ile satılmaları oldukça gizli kalmıştır. Bilinen bir şey varsa, sadece Sudan’da senede ortalama 35.000 küçük Afrika1ı kastre ediliyor ve bunlardan yalnız 3800 tanesi yaşıyordu: Osmanlılarda hadım ticaretine mani olmak ve saraylardaki nüfuslarını kötüye kullanan hadımağalarının idari üstünlüklerine son vermek için en önemli adımı sultan II. Ahmet zamanında sadrazam olan Damat Ali Paşa atmıştır. Damat Ali Paşa 1715 de (H. 1127) de Mısır valisine ve kadısına bir emirname göndererek “Saray-ı saltanatı tavaşi namına havâşî’den kurtarmak için tavâşi yapmak adetini yasaklamıştır. Fakat kendisi bir müddet sonra şehit olduğundan hüküm tatbik edilmemiş bu usül saltanatın kaldırılmasına kadar azalmış olmakla beraber devam etmiştir.[11]

Müslümanların dünyasında, belli merkezlerde açık olarak yapılan bu işlemin yasaklanması Hz. Muhammed’in “Hadımlıktan nehy”[12]ve “Tavaşilikten nehiy”[13]hadisine dayandırılır. Yanı sıra Nisa 4/119 ayetinin “…Allah’ın yarattığını değiştirecekler…”bölümü, birçok ulema tarafından erkekliğin giderilmesi olarak yorumlanmıştır. Ancak bunun “şeytanın yönlendirmesi ile kişinin kendi tercihi” olarak dönüşümü ve Lut kavminin yaptıkları şeklinde anlaşılması, bu sorunu, hadım edenleri değil de hadım edilenleri suçlayarak ve/veya durumları araçsallaştırılarak, mesele daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir. 

Tarihçilere göre insanların hadım edilmesinin bilinen tarihi MÖ 4000’lere kadar uzanır. Tarih bilgilerine göre Resulullah döneminde ve sonrasında konuya şiddetle karşı olunması yanı sıra Fıkıhçı ve Tarihçilerimizin de konuya şeklen karşı olmalarına rağmen, İslam devletlerinde Emevilerden itibaren konuya şaşı bakılmış, sonrasında ise tüm İslam devletlerinde özellikle saraylar ve varlıklılar için hadım edilmiş köle ticareti yerleşmiştir. Tarih sürecinde eski Roma döneminde Sinop, Trabzon, Fransa’da Verdun, Mısır’da Asuan, Orta Asyada Semerkant ve Buhara’da kısırlaştırma merkezlerinin varlığı bilinmektedir. Osmanlı döneminde ise İstanbul Fatih’de ki “Kadınlar Pazarı” olarak bilinen semt bu işin bir tür borsası olmuştur.

800’lü yıllardan itibaren Yemen üzerinden geçen bir köle yolu da oluşacaktı. Ziyâdî Hanedanlığı’nın kurduğu bu sistemde Hint köleler, Doğu Afrika limanlarından getirilen Bantu köleler ve Zeyla’da toplanan Habeş, Somalili köleler Aden’e getiriliyor, buradan büyük bir siyahî köle pazarına sahip olan Zebîd şehrine aktarılıyorlardı. Kölelerin büyük bir bölümü buradan Mısır ve Irak bölgesine gönderiliyordu. İçlerinden seçilen en güzel görünümlü ve yeteneklileri ise, en seçkin köle eğitim merkezi olan Medine’ye gönderiliyorlardı. Medine’de Arapça dili, diksiyon, görgü kuralları ve şehre has sıkı bir şarkı tekniği eğitimine tabi tutulduktan sonra fahiş fiyatlarla Bağdat ve Kurtuba gibi metropol şehirlerin saray çevrelerine satılıyorlardı. (158)[14]

Bu bilgi; İslam’ın, saltanat ve siyasal süreçlere payanda yapıldığı dönemlerde köleliğin hem de İslam’ın kalbinde nasıl yer ettirildiğinin sarih bir göstergesidir… Günümüz meal ve tefsir yapıcılarının halâ bu etkilerin dışına çıkıp, Kur’an ayetlerini bir dava konusu yapamayışlarının altında, söz konusu siyasal süreçlerin oluşturduğu kurumsallık yatmaktadır…

1.1.2.3.   “Unsa” Kavramının “Kız çocuklarını diri diri toprağa gömme” konusunda ki yansıması;

Aşağıdaki ayet ise Arap toplumunda cahiliye döneminde kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesinin delili olarak sunulur. Bu paralelde birçok hikâye ile de konu pekiştirilir.

Nahl 16/58

وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِالْأُنْثَىٰ ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ

Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir! (DİB Meali)

İslam tarihi kültüründe, kadının Arap toplumunda değeri olmadığı konusunda birçok anlatım mevcuttur. Tarih boyunca Yahudi, Roma ve eski Yunan kültürlerinde, kadının; değerli, sözü dinlenir, hukuki hakları olan ve bu hakları takip eden bir varlık olduğuna dair uygulamalar yoktur. Oysa Araplar arasında İslamdan önce isimleri annelerine atfedilmiş kabilelerin varlığı söz konusudur. Diğer yandan Orta Krallık döneminde eski Mısır’da, kuzey doğu Afrika’da yaşayan Tuaregler’de anaerkil yapılar dikkat çeker. 

Nahl 16/58 ayetinin arka planında empoze edilen tefsir görüşleri; cahiliye döneminde babaların tüm kız çocuklarından memnun olmadığı ve utancına yenik düşenlerin onları diri diri toprağa gömdüğüne dairdir. Bu örneklik hep bir cahiliye dönemi algısı anlayışı olarak pompalanır. İlginç olansa 16/58 ayetinde geçen ve kız çocuğu olarak anlamlandırılan kavramın (لْأُنْثَىٰ) unsa kelimesi olmasıdır!.. 

Oysa kelimenin sözlük karşılığı ve halk arasındaki kullanımı, doğuştan var olan fiziki bir cinsiyet problemini belirtmek içindir…

Bu konu ile ilgili detayları da başka çalışmalara bırakarak cinsiyet sorunları ile ilgili kısa bir bilgiyi aktarmakla yetinelim…

Aşağıdaki bulgular; fiziksel bir oluşum olan Hermafrodit[15](çift cinsiyetlilik) ve tıp literatüründe tarif edilmiş, doğuştan anomali içeren çeşitli cinsel sorunların ne denli yaygın olduğunu göstermek için incelenmeye değerdir. Bu durumun bir istisna olmadığının ve tarih boyunca da var olduğunun biliniyor olmasında yarar vardır…

Aşağıdaki istatistiki bilgiler konuyla ilgili uluslararası bir tıp sitesinden alınmıştır

İntersex ne kadar yaygındır?

Bu soruyu tartışmasız bir şekilde cevaplamak için, öncelikle herkes interseks olarak neyin sayılacağına karar vermeli – aynı zamanda neyin kesinlikle erkek ya da tamamen kadın olarak sayılması gerektiğine karar vermelidir. Bunu yapmak zordur. Penis, interseks sayılmadan önce ne kadar küçük olmalıdır? Görünür bir dış cinsel belirsizlik yoksa, “cinsiyet kromozomu” anomalilerini interseks olarak sayıyor musunuz? (Alice Dreger, Hermafroditler ve Cinsiyetin Tıbbi Buluşu adlı kitabında bu soruyu daha derinlemesine araştırıyor. Dreger, Alice Domurat. 1998. Belirsiz Cinsiyet – ya da Belirsiz Tıp? Birlikte yaşama tedavisinde etik konular. Hastings Merkez Raporu, 28, 3: 24-35.)

İşte bildiklerimiz: Tıp merkezlerindeki uzmanlara, bir çocuğun ne kadar sıklıkla cinsel açıdan ustalık kazandığı konusunda cinsel anlamda uzmanlaşmaya çağıran bir cins olarak çağrıldığını sorarsanız, bu sayı 2000 doğumlarında 1500’den 1’e çıkar. Fakat onlardan çok daha fazla insan, bazıları yaşamda daha sonra ortaya çıkmayacak olan, daha hafif seks anatomisi formları ile doğar.

Aşağıda Brown Üniversitesi araştırmacısı Anne Fausto-Sterling tarafından yayınlanan bir makaleden elde edilen istatistiklerin bir özetini sunuyoruz. (Blackless, Melanie, Anthony Charuvastra, Amanda Derryck, Anne Fausto-Sterling, Karl Lauzanne ve Ellen Lee. 2000. Cinsel olarak ne kadar dimorfikiz? İnceleme ve sentez. Amerikan İnsan Biyolojisi Dergisi 12: 151-166.) Bu makalenin temeli, 1955’ten 1998’e kadar cinsiyet değişimlerinin sıklığı için sayısal tahminler üretmeyi amaçlayan tıbbi literatürün kapsamlı bir incelemesiydi. Konjenital adrenal hiperplazi gibi bu durumlardan bazılarının sıklığının, farklı popülasyonlar için farklılık gösterdiğine dikkat edin. Bu istatistikler yaklaşık değerlerdir.

  • XX ve XY değil / 1,666 doğumdan biri
  • Klinefelter (XXY) / 1.000 doğumdan biri
  • Androgen duyarsızlığı sendromu / 13.000 doğumdan biri
  • Kısmi androjen duyarsızlığı sendromu / 130.000 doğumdan biri
  • Klasik konjenital adrenal hiperplazi / 13.000 doğumdan biri
  • Geç başlangıçlı adrenal hiperplazi / 66 kişiden biri
  • Vajinal agenezisi / 6000 doğumdan biri
  • Ovotestes / 83.000 doğumdan biri
  • İdiyopatik (ayırt edilebilir tıbbi neden yok) / 110.000 doğumdan biri
  • İyatrojenik (tıbbi tedavinin neden olduğu, örneğin hamile anneye uygulanan progestin) / Tahmin yok.
  • 5 alfa redüktaz eksikliği / Tahmin yok.
  • Karışık gonadal disgenez. / Tahmin yok.
  • Komple gonadal disgenezi. / 150.000 doğumda bir
  • Hipospadias (perine veya penil şaft boyunca üretral açıklık) / 2000 doğumdan biri
  • Hipospadias (korona ve glans penis ucu arasındaki üretral açıklık) / 770 doğumdan biri
  • Vücutları standart erkek veya kadınlardan farklı olan toplam insan sayısı / 100 doğumdan biri
  • Genital görünümü “normalleştirmek” için ameliyat olan toplam insan sayısı / 1000 doğumda bir veya iki[16]

Yukarıdaki açıklamalara dikkat edildiğinde cinsellik ile ilgili anomalilikler hiç de az değildir. Hatta zaman zaman bazı bölgelerde bu anomaliliklerin yoğun olarak yaşanmışlığı, haberlere dahi yansımıştır. Tam da bu gerçeklik karşısında, söz konusu anomalilikleri doğuştan taşıyan insanların kendi seçimleri olmayan ama yaşıyor oldukları gerçekliğin, yaşam çizgisi içindeki ilahi düzenlemelerde bir karşılıklarının olmadığını ve bu insanların yaratıcımızın koyduğu fıkıh (hukuk) ve ahlak ilkeleri tarafından dışlandığını düşünmek nasıl bir anlayıştır?

1.1.2.4. “Unsa” Kavramının, yaradılış konusundaki yansıması;

Konuya dikkati çekmek için bu başlık altında son olarak şu ayeti de verelim;

Hucurat 49/13

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَىٰ وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا ۚ إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ ۚ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ

Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır. (DİB Meali)

(Not; Konuyla ilgili hemen tümü aynı manayı veren bu tür çeviri ve oluşturduğu mevcut anlayışa kesinlikle katılmadığımızı belirtmek gerekir. Bu katılmayışımızın gerekçeleri yazının ana konusudur.)

Bu ayet yaradılışın süreçleri ile ilgili önemli bir gösterge ayettir. “…Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık…” şeklinde çevrilen erkek ve dişi ibarelerinin her ikisinin de tür olarak ve oluşum olarak biliniyor olmasına rağmen NEKİRA olarak gelmesi dikkat çekicidir…

Adem’in durumu hakkında bizlere İsa (as) örnek olarak gösterilmektedir. İsa’nın annesi Meryem’in durumunu belirten ayet şöyledir.

Ali İmran 3/36

فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ إِنِّي وَضَعْتُهَا أُنْثَىٰوَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْأُنْثَىٰ ۖ وَإِنِّي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَإِنِّي أُعِيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

Onu doğurunca, “Rabbim!” dedi, “Onu kızdoğurdum.” -Oysa Allah, onun ne doğurduğunu daha iyi bilir- “Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan senin korumana bırakıyorum.” (DİB Meali)

Ayette geçen ibare NİSA değil, kök harfleri (أ ن ث) e+n+s olan UNSA أُنْثٰى şeklindedir…

Bilindiği üzere İNSAN’ın bilinen ve tekrar eden oluşumu, erkek spermi tarafından dişide hazır bulunan yumurtanın döllenmesiyledir. Tüm unsurlarıyla tas tamam olarak doğmuş olan bir kız bebeğin yumurtalıklarında var olan ve ileride vücut yapısının gelişimiyle paralel aktif hale geçecek olan yumurtaların cinsiyeti meçhuldür (belli değildir). Ancak var olanlar içinde sırası gelip aktif hale geçen yumurta (unsa), uygun koşullar altında sperm (zeker) tarafından döllendikten sonra cinsiyet oluşumu süreci başlayabilecektir…

Onun kelimelerine, dizilişine ve Kur’an gramerinde en ufak bir yanlışlığın, eksikliğin çelişki ya da boşluğun olamayacağını idrak etmiş dirayetli bir zihin, ancak Gerçeğin ta kendisi olan Kur’an’a iman etmiş olabilir…

Buraya kadar aktardığımız örnekler bu çerçevede detaylandırılıp, diğer bağlantılı ayetler ile bütün olarak ortaya konuldukça inanılmaz genişlikte ufukların açılacağı aşikârdır. Gelecek çalışmalarda bu açılımların hangi konuları nasıl vuzuha kavuşturacağına Allah izin verirse hep birlikte tanık olacağız…

1.2.   İNSAN KELİMESİ

Kur’an’da sıkça geçen İNS ve NAS kavramlarının karşılığının her ikisinin de insan olduğu, ins şeklinde geldiğinde tekilinsannas şeklinde geldiğinde ise toplulukyani çoğul olarakinsanlaranlamı yerleşik kabuldür. 

Diğer yanda; bir kelimenin kök farklılığının, anlam farkına da tekabül etmesi gerektiği de bir dil kuralıdır. Bu bilgiler ışığında, ele alınan her iki kavramın da aslında farklı köklere sahip olduğunu öncelikle belirtelim!..

  • الْاِنْسَانَEl insanibaresi (أ ن س) (elif+nun+sin) kökünden gelen ve Kur’an’da 97 kullanımı olan bir kelimedir…
  • النَّاسَEnnasibaresi (ن و س) (nun+vav+sin) kökünden gelen ve Kur’an’da 241 kullanımı olan bir kelimedir…

Yukarıda net olarak görülen farkın anlam olarak kavramların geçtiği ayetlere bir yansımasının olmaması düşünülemez. Ancak maalesef mevcut anlayışımız; İNSAN kavramının tekilNAS kavramının ise çoğul olduğu yönündedir. Bununla da yetinmeyip meal ve tefsir yapıcıları tarafından tarih boyunca, BEŞER kavramı da aynı torbaya koyularak tümüne İNSAN manası verilmiştir. Bu yaklaşım başlı başına bir problemdir.

1.2.1.  BEŞER ve İNSAN AYNI ŞEY MİDİR?

بَشَرً Beşer ibaresi (ب ش ر) kökünden gelen ve Kur’an’da 123 kullanımı olan bir kelimedir…

İnsanın yaradılış, davranış ve ilişkileri üzerine en temel ve değişmez kuralların yaratıcımızın bize gönderdiği kitapta yer alması mutlaka gereklidir ve böyledir de… Ancak Müslümanların Allah’ın kelimelerinin en temel prensiplerine olan özensiz yaklaşımları ve çelişkilerle dolu çıkarımları, kitabın yaşamdaki tüm karşılıklarını sorgulanır ve yoruma açık hale getirmiştir.

Beşer ve İnsan kelimeleri; ibare, kök, içerik, zamanlama gibi birçok açıdan farkları olmasına rağmen müelliflerin kelimeleri aynı anlamda saymayı da geçip beşer kelimesinin geçtiği yerlerde ibareyi insan olarak meallerine yansıtmaları akıl alır bir iş değildir.

Örneğin şu ayeti ele alalım;

Meryem 19/20

قَالَتْ أَنَّىٰ يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌوَلَمْ أَكُ بَغِيًّا

Meryem, “Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım hâlde, benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi. (DİB Meali)

Ayette geçen beşer kelimesine Türkçe meallerin toplu olarak yer aldığı otuzdan fazla mealin sadece beş tanesinde beşer olarak çevrilmiştir. Ancak onların da bu farkı derinleştirmedikleri diğer ayetlerdeki meal ve tefsirlerinden anlaşılmaktadır. Hemen tüm müellifler beşer kelimesini; insan, erkek, kimse olarak anlamış ve böyle çevirmeyi tercih etmişlerdir.

Onları bu tercihe zorlayan şey hem Yahudilerin Yaradılış tezi hem de NEBİ ve RASUL kavramlarını tanımlayamamış ya da yanlış tanımlamış olmalarıdır.

Müellifler, Allah’ın kitabına editörlük yapmada maalesef sınır tanımamaktadırlar! 

Yukarıdaki ayetten hemen altı ayet sonra beşer ve insan kelimeleri aynı ayette geçmektedir;

Meryem 19/26

فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا ۖ فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِأَحَدًا فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَٰنِ صَوْمًا فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا

“Ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, “Şüphesiz ben Rahmân’a susmayı adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım” de. (DİB Meali)

Bu surenin çevirisinde bahsi geçen meallerden sadece üçü tarafından beşerve insankelimeleri görülebilmiştir. Diğerleri الْبَشَرِ beşer kelimesine insan, إِنْسِيًّا insan kelimesine ise ya yukarıdaki mealdeki gibi yine insan” ya da biri, kimse” şeklinde karşılık bulmuşlardır…

1.3.  HİCR SURESİ 15/29 (SEVVEYTUHU KELİMESİ)

Türkçeye de “seviye” anlamında girmiş olan sevveytuhukelimesinin Kök harfleri (س و ي) s+v+y dir. Kur’an’da bu kökten türemiş 49’u fiil, 27’si isim, 5’i sıfat olarak 83 kullanım mevcuttur. Metre, tartı ve ölçekle yapılan, geçerli denkliktir. “Bu elbise, şu elbiseye denktir ya da bu dirhem şu dirheme denktir”;demek için bu kelime kullanılır. Kimi zaman bu kelimeyle, keyfiyet/nitelik ifade edilir. “Bu topluluk şu topluluğa denktir”gibi. Ayrıca bu kelime, geldiği denklikanlamından dolayı adalet anlamında da kullanılır. Musavaat/müsaviyani eşitlik/eşit kelimesi de istivakelimesi de aynı köktendir.

Konumuz olan Hicr 15/29 ayeti şu şekildedir; فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ[Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın! (D. Vakfı Meali)]

Mazi fiil olarak gelen ancak cümlenin başındaki iza edatı ile geniş zamana dönüşen Tef’il Bâbındaki, tekil sevvey-tu-hu kelimesi; Fiil + Zamir + Zamir formda bir ibaredir.

Bu kelime tüm meal ve tefsirlerde; tamamladığım, şekil verdiğim, düzenlediğim, düzgünleştirdiğim, yaradılışını tamamladığımvb şeklinde anlamlandırılmıştır.

Oysa bu kavram Arapça kullanımında bir şeyin bir şeye eşitlenmesiya da denkleştirilmesiiçin kullanılan bir terimdir. Dolayısıyla en az iki tane mefulü olmalıdır. Ayetteki ibarede kelimeye bitişik iki tane zamir mevcuttur. Ancak meallerin tamamında, bu zamirlere karşılık gelen mef’uller kaybolmuştur. 

Sevveytuhu ibaresindeki zamirler ortaya çıktığında; “Eşitlenecek olan ya da birbirine denkleştirilecek olan iki şey nedir?” sorusu gelecektir.

Allah (cc) üç ayet önce 15/26. Ayette İnsanı yarattığını belirtmektedir; وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍۚ [Andolsun biz insanı, (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık. (D. Vakfı Meali)]

15/27. Ayette Caan’ın daha önce yaratıldığı belirtilmektedir; وَالْجَٓانَّخَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ [Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık. (D. Vakfı Meali)]

15/28. Ayette işler karışmakta ve kavramlar dönüştürülmeye başlanmaktadır. Ayet şöyledir; وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ[Hani Rabbin meleklere demişti ki: «Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insanyaratacağım.» (D. Vakfı Meali)

28. ayette Allah (cc) meleklere bir BEŞER yaratacağını söylemektedir. Alıntı yapılan DVM ve diğer meallerin çoğunluğu, tefsirlerin ise tamamı; nekira olarak gelen BEŞER sözünü dayanaksız bir şekilde daha önce yaratılmış olduğu belirtilen, marife (bilinen) İNSAN’a tahvil etmektedirler!

Bu çarpıtma; ayetler arası birçok bağlantının silinmesi ve Yahudi öğretisi olan mevcut “Yaradılış Teorisini” Kur’an görüşüymüş gibi dayatmanın ilk ve temel kaynağıdır. Meallerinde BEŞER / İNSAN farkına kelime olarak yer verenler ise buradaki açığı parantez içi açıklamalar ve Kehf 18/110 ayetine istisnasız aynı şekilde verilen meal ile gidermektedir…

Hicr 15/29 ayetindeki سَوَّيْتُهُ sevveytuhukelimesini; “ona şekil verdiğim, onu düzelttiğim, onu biçimlendirdiğim, onu tesfiye ettiğim, onu tamamladığım” şeklinde çevirmek mümkün değildir.

Burada bilinmeyen (nekira) beşer ile bilinen (marife) insan arasında bir eşitlemedenk hale getirme ya da o ikisini uyumlu hale getirme durumu söz konusudur. Fiil aynı zamanda tef’il bâbında geldiği için anlamın; iyice eşitledi, tam anlamıyla denk hale getirdi şeklindeolması gerekmektedir…

1.4. NİSA 4/1 “MİN NEFSİN VAHİDETİN”

Kur’an’ın, Kadın anlamına gelen Nisa suresinin birinci ayeti şöyledir;

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَث۪يرًا وَنِسَٓاءًۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ي تَسَٓاءَلُونَ بِه۪ وَالْاَرْحَامَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَق۪يبًا

Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir. (DİB Meali)

Bu ayette geçen (مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ) “min nefsin vahidetin” ibaresi tartışmalara konu olan bir ibaredir. İbarede (نَفْسٍ) “Nefsin kelimesinin semai müennes kalıpta olmasından ötürü; “bu kelime ilk insanın kadın olduğuna delalet eder” iddiası hemen akla gelmektedir. Ancak kâhir ekseriyet bu yaklaşımı; “NEFS kelimesi Semai Müennes bir kelimedir. Bu sebeple kelimenin müennes kalıpta gelmesi, NEFS kelimesinin dişiyi göstermesine delalet etmez” gerekçesiyle reddetmektedir…

Burada dikkat edilmesi gereken çok daha önemli ve belirleyici bir husus mevcuttur. Zira Arapça’da sayıların belirli ve değişmez kuralları söz konusudur.

Arapçada, sayıya aded, sayılana ma’dud denir.

B – Sayıların Müzekkerlik ve Müenneslik Durumları Aşağıdaki Şekilde Özetlenebilir:

  • 1 ve 2 sayıları: Ma’dûduna (sayılana) uyar ve sıfatı olur
  • 3’den 9’a kadar olan sayılar: Daima ma’dûdunun (müfredinin)aksi olur. Ma’dûd müzekkerse kapalı tâ alır, müennes ise almaz.
  • 10 Sayısı: İki şekilde gelir.

            a – Müfred olduğunda; Ma’dûdun (müfredinin) aksi olur. Ma’dûd müzekkerse kapalı tâ alır, müennesse almaz.

            b – Mürekkeb olduğunda: Müzekkerlik ve müenneslik bakımından ma’dûduna uyar.

  • 11 ve 12 sayıları:Müzekkerlik ve müenneslik bakımından ma’dûdlarına uyarlar.
  • Ukud Sayılar (20, 30, …, 90): Müzekkerlik ve müennes olma durumlarında değişiklik olmaz.
  • 100, 1.000, 1.000.000 ve katlarında:Müzekkerlik ve müennes olma durumlarında değişiklik olmaz.[17]

Görüleceği üzere Arapça’da sayılan ve sayı arasında karışık gibi görünse de müzekkerlik ve müenneslik açısından sıkı bir bağ mevcuttur. Buna göre ele aldığımız ibarede;

Sayılan (ma’dûd);نَفْسٍ  nefsin (isim / müennes)

Sayı (aded); وَاحِدَةٍvahidetin (sıfat / müennes)

Bu durumda sayının da müennesolması NEFSİN ibaresinin semai müennes olması dışında müennesolduğunun delilidir. Zira sayıda sayılanda müzekker sigada gelebilirdi. Bunun önünde bir engel yoktur. Ancak her şeyin en mükemmelini yapan Allah (cc) bu tamlamayı; sayı ve sayılan, Aded-Madud, Sayı-Temyiz şeklinde göndermemiş, müennes bir kelimeye, münennes bir sıfat (ayetteki Vahid kelimesi sayı değil sıfattır) atfederek sıfat tamlaması olarak belirtmiştir. 

Netice olarak; “İnsanlar erkekten türedi, eşi de onun kaburga kemiğinden yapıldı, ilk insanlar için ensest ilişki mübahtı, Nuh (as)’dan sonra şimdiki akrabalık ilişkileri konuldu”şeklindeki Yahudi uydurması yaradılış tezinin Kur’an’da hiçbir karşılığı yoktur!.. Bu iddia Allah’a yapılmış hadsiz bir iftiradır…

1.5. HİCR 15/26 “MİN SALSALİ MİN HAMAİN MESNUN”

Hicr 15/26. Ayette Allah (cc) insanı مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ “min salsali min hamain mesnun” dan yarattığını ifade etmektedir.

  وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍۚ

Andolsun biz insanı, (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık. (D. Vakfı Meali)

Tefsir tarihi boyunca “Şekillenmiş kara balçık” olarak anlamlandırılmış bu kelime grubu, yaradılış ile ilgili tezlerin önünde çekilmiş bir duvar gibidir. Bu üç kelime ile ilgili olarak çok geniş bir tahlil Bu üç kelime ile ilgili olarak çok geniş bir tahlil www.tuvavadisi.orgsitesinde “ZÜLKARNEYN -11- (Kara Balçıklı Göze)”[18]başlığı altında mevcuttur. Kavram, önemine binaen hemen tüm yönleriyle irdelenmiş ve bu alanda oluşmuş kısır yaklaşımların tümüne yepyeni bir kapı aralamıştır. Dolayısıyla bu yazıya uzun alıntılar yapılmayacaktır. Ayetin olması gerektiğine inandığımız meali ve birkaç açıklama ile yetineceğiz. Yukarıdaki ayetin aşağıdaki gibi anlamlandırılması Kur’an bütünlüğü ve bağlantıları açısından çok daha tutarlıdır ve ilgili olduğu konunun önünü açmakta, anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır.

Hicr 15/26

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ

Andolsun, insanı bir su kırıntısından, değişmeyen yasa ile belirlenmiş akrabalıklardan yarattık.

Bu ayette حَمَإٍ kelimesi “erkek tarafından oluşturulan akrabalık”anlamındadır. Nitekim sözlük ve lügatların tamamında حَمَإٍ “hamain”kelimesi; bir evlilikte erkek tarafından olan akrabalıkları, tıpkı Kehf 86. ayette geçen حَمِئَةٍ “hamietin” kelimesi ise bir evlilikte kadın tarafından olan akrabalıkları ifade etmek için kullanılan kelimeler olarak anlamlandırılmışlardır. Kelimenin sözlüklerde ve pratik kullanımdaki birinci anlamları bunlardır. Yukarıdaki şekilde verilen mealin kaynaklarının nasıl zorlama ile oluşturulduğunu anlamak için verilen linkteki yazıya müracaat edilmelidir.

Anlamaya çalıştığımız ayetin kelimeleri arasında en başta dikkat edilmesi gereken kelime en sonda gelen مَسْنُونٍ “mesnun” kelimesidir. Bu kelime müzekker bir “ismi mef’ul” yani yapılan bir işten etkilenen nesne konumundadır.[19]

Anlamaya çalıştığımız مَسْنُونٍ “mesnun” kelimesi سنن (sin+nun+nun) kök harflerinden türemiş bir kelimedir. Çok bilinen “sünnet” kelimesi de bu kökten türemiştir. Ayette İsm-i Mef’ul olarak geçtiği ve İsm-i Mef’uller de fiillerden yapıldığı için kelimenin fiil olarak manalarına bakmak durumundayız. Kur’an’da aynı kökten türemiş 21 kelime bulunmaktadır. Kelimenin bu kökündeki fiil manasına bakıldığında kök manaları; “bilemek, keskinleştirmek, inceltmek, belirlemek, yasalaştırmak, kural koymak, bir şeyi sürekli yaparak adet haline getirmek, yöntem yapmak, usul belirlemek”şeklindedir.[20]

Kur’an’da مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ “min salsalin min hamain mesnun” kelimeler grubu Hicr 15/26-28-33 olmak üzere üç ayette aynı şekilde geçmektedir. Salsalkelimesi ise Rahman 55/14 ayetinde bir isim tamlaması içinde gelmiştir. [خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ Allah insanı, pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı. (DVM)]

Rahman suresindeki مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ (min salsalin kel fahhar / fahhar gibi salsal) ifadesine verilen meal diğer meallere de örneklik teşkil etmiş ve fahharkelimesinin ateşte pişmiş çamura yani testi, çömlek, seramik gibi şeylere isim olması; böbürlenmenin, övünmenin boş bir toprak testiye vurulduğunda çıkarılan sese benzetilmesinden dolayı olmuştur. Kelimenin aslına bakıldığında ne isim ne de fiil manaları arasında toprak, çamur, pişmek ya da buna benzer bir anlamı bulunmamaktadır.

Diğer yandan birçok ayette, yukarıda verilen üç ayette de; مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ “min salsalin min hamain mesnun”ibaresinden farklı bir ibareyle (تُرَابٍ turab) insanın yaratıldığı materyal toprak olarak belirtilmektedir. (Ali İmran 3/59; Kehf 18/37; Hac 22/5; Rum30/20; Fatır 35/11 Mü’min 40/67)

Bu ibarelerin dışında, anlamı çamur olarak karşılanan ط۪ينٍtiinkelimesi de insanın hammaddesi olarak geçmektedir. (Enam 6/2; Araf 7/12; İsra 17/61; Mü’minun 23/12; Secde 32/7; Saffat 37/11; Sad 38/71-76)

Allah (cc) Hicr 15/26-29 da; yaradılış konusunu (önce) insanın yaratılması ve beşerin yaratılması şeklinde iki ayrı başlık olarak ayırmış olmasına rağmen bunları aynı saymak ve beşerin yaradılışının öncesini görmemek tuhaf bir akıl tutulmasıdır.

1.6. KEHF 18/110 (BEN DE SİZİN GİBİYİM)

Kehf 18/110[21]

قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحَىٰ إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَٰهُكُمْ إِلَٰهٌ وَاحِدٌ ۖ فَمَنْ كَانَ يَرْجُو لِقَاءَ رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا

De ki “Ben de tıpkı sizin gibi insanım. Bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunmaktadır. ….” (A. Bayındır Meali)

De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. (Ne var ki) bana, ‘Sizin ilâh’ınız ancak bir tek ilâhtır” diye vahyolunuyor. ….” (DİB Meali)

De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlâh’ınızın, sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor. …. (DV Meali)

De ki, “Ben sizin gibi bir insandanbaşka bir şey değilim. Tanrınızın bir tek Tanrı olduğu bana vahyedildi. ….” (Edip Yüksel Meali)

De ki: “Ben de sizin gibi ancak bir beşerim. Ne var ki, bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. ….” (Elmalılı Meali)

De ki: “Elbet ben de sizin gibi ölümlü bir insanım: Bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. ….” (Mustafa İslamoğlu Meali)

De ki: “Ben de sizin gibi bir insanım. Ancak, tanrınızın bir tek tanrı olduğu bana vahyediliyor. ….” (Yaşar Nuri Öztürk Meali)

Yukarıda alıntılananların dışındaki örnekler ve ayetin devamı, ayetin başlığına verilmiş dipnot linkinden görülebilir.

Bu ayetteki sorun birkaçı hariç müelliflerin tamamı ayette geçen بَشَرٌ beşer kelimesini insan olarak çevirmişlerdir. Önceki maddelerde verilen bilgiler ile değerlendirildiğinde, ayet metnine yapılan bu aleni müdahalenin nasıl bir keyfilik olduğu ortadadır… Yaradılış konusundaki hâkim görüşün çıkmaza soktuğu müelliflerden birinin, beşerkelimesine ölümlü bir insankarşılığı vermesi ise hem kelimeyi tahrif hem de metinde olmayan bir sıfatı metne yamamaktan başka bir şey değildir.

Ayetteki مِثْلُكُمْ  mislukumkelimesi ise “tıpkı sizin gibi” olarak çevrilmiştir. Halbuki Türkçemize de girmiş olan mesel, emsal, misilkelimeleri birebir eşitlikten ziyade bir benzerliği ortaya koymak için kullanılırlar. 

Hicr 15/29 ayetinde geçen سَوَّيْتُهُ sevveytuhu kelimesini; bilinmeyen (nekira) beşer ile bilinen (marife) insan arasında bir eşitlemedenk hale getirme ya da o ikisini uyumlu hale getirmek olduğunu belirtmiştik. Bu eşitleme neticesinde beşer, insanın misli olmuştur ancak beşerin yaradılış gayesinin gereği olarak bir farkı olması gerekir ki bu fark da beşer olanın vahiy alabilme kabiliyetidir… Ayetin ikinci cümlesi bu farkı ortaya koymaktadır.

Bu açıklamalar çerçevesinde Kehf 18/110 ayetinin girişi şu şekilde olması hem ayetin kelimelerinin insicamı hem de yaradılış bahsi ile ilgili diğer ayetler arasındaki bağlantılar hem de beşer ve insan kelimeleri arasındaki farkı ortaya koyma açısından daha tutarlıdır.

“Ben sizin misliniz olan bir beşerim! (Tek farkımız) Bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. ….”

1.7. NİMET (نِعْمَة) KELİMESİ

Kur’an’da (ن ع م) n-a-m kök harflerinden türemiş olan 140 kullanım söz konusudur.

İyi hal/güzel hayat demektir. Nimet (نِعْمَة) kelimesinin dilbilgisi açısından kuruluşu insanın oturuş, biniş gibi hal, tutum, tavır vb davranışlarını tanımlayan sıfatların formundadır. (نَعْمَة)Bu form ise bir fiilin bir kere yapıldığını gösteren bir vuruş ve bir küfür gibi bir kalıptır. Nimet kavramı cins için kullanıldığından hem az hem de çok için geçerlidir… 

(نَعِيم) ise bol miktardaki nimettir.

(نَعَم)İse, develere mahsus bir isimdir. Çoğulu (اَنْعَام) şeklindedir. Bu şekilde adlandırılmasının mantığı, devenin en büyük nimet olarak kabul edilmiş olmasındandır. Bununla beraber, bu sözcüğün deve, sığır ve koyun cinsi karışık olduğu da söylenebilir. Ama içinde deve yoksa onlara اَنْعَامdenmez.

Bu sözcüğün اَنْعَمَمِنْهُyani, yumuşattı, kolaylaştırdı kökünden gelmiş olması da doğrudur. [22]

Türkçemize de geçmiş olan nimet sözcüğü tekil bir ibaredir. Arapça kullanımda; tıpkı velîkelimesinin çoğulunun, velilerdeğil de evliyaolduğu gibi, NİMETkelimesinin çoğulu da (اَنْعَام) EN’AM’dır.

İlgili ayetlerden birkaçı şu şekildedir.

Bakara 2/40

يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَالَّتِي أَنْعَمْتُعَلَيْكُمْ وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ

Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Yalnız benden korkun. (DİB Meali)

  • Bu ayette geçen; نِعْمَتِيَİsim + Zamir / أَنْعَمْتُFiil +Zamir (İf’al Babı)

Bakara 2/47

يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَالَّتِي أَنْعَمْتُعَلَيْكُمْ وَأَنِّي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ

  • Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın. (DİB Meali) 
  • Bu ayette geçen; نِعْمَتِيَİsim + Zamir / أَنْعَمْتُFiil +Zamir (İf’al Babı)

Bakara 2/122

يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَالَّتِي أَنْعَمْتُعَلَيْكُمْ وَأَنِّي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ

Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi cümle âleme üstün tuttuğumu hatırlayın. (DİB Meali)

  • Bu ayette geçen; نِعْمَتِيَİsim + Zamir / أَنْعَمْتُFiil +Zamir (İf’al Babı)

Bakara 2/150

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ ۚ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ إِلَّا الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِي وَلِأُتِمَّ نِعْمَتِيعَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

Her nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram semtine çevir. İnsanların zulmedenlerinden başkalarının size karşı gösterecekleri bir hüccet olmaması için, her nerede olursanız, yüzlerinizi oranın semtine çevirin, bu hususta onlardan korkmayın. Benden korkun da size olan nimetimi tamamlayayım. Böylece doğru yolu bulursunuz. (DİB Meali Eski)

  • Bu ayette geçen; نِعْمَتِيَİsim + Zamir /

Bakara 2/211

سَلْ بَنِي إِسْرَائِيلَ كَمْ آتَيْنَاهُمْ مِنْ آيَةٍ بَيِّنَةٍ ۗ وَمَنْ يُبَدِّلْ نِعْمَةَاللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُ فَإِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

İsrailoğullarına sor; biz onlara nice açık mucizeler verdik. Kendisine geldikten sonra kim Allah’ın nimetini değiştirirse, (bilsin ki) şüphesiz Allah, cezası pek çetin olandır. (DİB Meali)

  • Bu ayette geçen; نِعْمَةَ İsim

Örnekleri çoğaltmak mümkündür.[23]

Burada temel soru şudur? Fatiha 1/6, Duha 93/11 ve daha birçok ayette geçen “O NİMET” nasıl anlaşılmalıdır? 

Nimet konusu geniş bir açıklamayı gerektirmekte olup bu boyutlu açıklama yazının hedefini aşacaktır. Burada sadece; O nimetin “Allah’ın insanların üzerinde hakkı olduğu, insanlığın merkezi”[24]ile ilgili olduğu çıkarımını belirtmekle yetinelim…

Konuyla ilgili olarak şu linkden detaylı açıklamaya ulaşabilirsiniz.

2.  SONUÇ

Mevcut mealler ile hâkim olan Kur’an ve Din anlayışlarını sıradan insanlar oluşturmamıştır. Arapçası kuvvetli, ömrünü din konularına vermiş çeşitli tür ve sınıflamalara tabi tutulabilecek profesyonel din adamlarının, bu yazıya alınamayan daha sayısız karartma örneklerinin nelere mâl olduğu hakkında konuşmak bile abestir! Kur’an metnine bakmadan yapılan keyfi anlamlandırmaların hangi konuları kararttığı ve Müslim olmak için can atan onca insanın yollarının profesyonel din adamları tarafından kesildiğini göstermek için daha nasıl bir izah yöntemi gereklidir!..

Tüm dillerde “hazf” denilen bir gramer kuralı vardır. Bu konu hakkında bir doktora tezinde şöyle bir anlatım mevcuttur. 

“Bir şeyi kenarından kırpmak, koparmak, fazlalıkları alarak ona güzel bir şekil vermek ve süslemek; bir şeyden bir kısmını düşürmek, kesmek; bir şeyin kenarından vurmak veya bir kenarına atmak…

Hazf kelimesi, sözlük anlamını çağrıştıracak şekilde temel İslâmî bilimlerinin dilbilim konuları ile iç içe olan alanlarda kavramsal bir anlam kazanmıştır. Zerkeşi (ö.794) ʿUlûmu’l-Kur’ân konularını incelediği kitabında, hazfı kavramsal olarak; “Kelâmdan (sözden) bir cüzün veya (bir söz grubundan bir veya birkaç) cümlenin tamamının bir delile dayanarak düşürülmesi” şeklinde tanımlamaktadır.[25]

Burada ilginç olan Hazf konusunda ez Zerkeşi’nin “Kelâmdan (sözden) bir cüzün veya (bir söz grubundan bir veya birkaç) cümlenin tamamının bir delile dayanarak düşürülmesidir.”şeklindeki tanımıdır. Bugün çok net olarak şu iddia rahatlıkla ileri sürülebilir. Kur’an’ı anlatmaya çalışanlar, ele aldıkları metinde karşılaştıkları marife isim ya da olayları hikayeler ile hazf etmektedirler. Bu intikalci ve intihalci akım; Kur’an’ın bahsettiği isim, sıfat, zamir ve olayları Kur’an’da arayıp Allah’ın açıklamasına erişmeye çalışmak yerine kolaycılığa başvurarak hazır hikayeleri, rivayetleri ve Kur’an dışı tarihsel olayları kaynakmış gibi görüp hazf ederek, Kur’an dışı her türlü kaynağı Kur’an’a mal etmektedirler. Bu kaynaklar ez Zerkeşi’nin tanımına göre arka plandaki delillerolarak değerlendirilmekte, ulema tarafından itiraz edilip yok sayılmadığı için de kalıcı bir müktesebata dönüşmektedir. 

Günümüzde, üstelik Kur’an ancak Kur’an ile anlaşılmalıdır diyen profesyonel din insanları (ilahiyatçılar) eliyle bu Kur’an dışı kaynaklar meşrulaştırılmaktadır… Mealleri; baştan aşağı rivayet, esbabı nüzul, İsrailiyat ve eski ulemanın kaynağı gösterilmeyen görüşleriyle dolu olan müelliflerin Allah’a editörlük yapma işlevi, -bu bilgileri Allah’ın ayetlerine hazf edilerek- hız kesmeden sürmektedir…

Hiç kimse her nedense şunu sorgulamamaktadır!..

Bilindiği üzere Mushaf’ın noktalanması, ilk defa hicri 65 yıllarında Abdülmelik ibn-i Mervân (v. 86/705) zamanında başlamıştır. Bu konunun mimarı ise Ebu’l-Esved ed-Düelî (v. 69/688) olup o dönemde İsrailiyat metodu ile Kur’an harekelenmiştir. Kur’an’ı harekeleme işleminin hep ihtiyaçtan olduğu ileri sürülmektedir. Oysa bugün bile; ne bir Arap gazetesi ne bir edebiyat ve tefsir eseri ne bir Arapça tabela ya da ilaç prospektüsü, harekeli yazıyla yazılı değildir. Demek ki hareke asli bir zorunluluk değildir. Kaldı ki ne Hz. Muhammed’in ne de sonraki sahabenin Kur’an metinlerini harekeli yazdırmadığı da ortadadır. Okuyuş farkı olarak belirtilen ve hiç de az sayıda olmayan farklar, aslında Kur’an’ın farklı yorumlarıdır. Bu yüzden vahyin metnine hareke ilave etmek aslında ona bir tür meal vermektir. Günümüz meal yapıcılarının verdikleri meallerin birbirine taban tabana zıt oluşunun sebebi, artık kült olmuş bu harekelere dokunulamadığı için olmalıdır!..

Bugün Kur’an’a yapışmak isteyenler; son Nebî’nin ayrılışının ardından, neredeyse 1400 yıldan buyana hep aynı deneyi yapan ve aynı hatalı sonuçları aldığı halde deneyini sorgulatmaksızın sürdüren ilahiyat laboratuvarının oluşturduğu müktesebatın karanlığına hapsolmuşlardır. Vahyin metni ve gramer kuralları ortada dururken bu kadar gariz çelişkileri ve soru işaretlerini, ürettikleri kendinden menkul istisna kuralları ile ayakta tutmaya çalışmaktadırlar.

Sonuç ortadadır!..

Müslümanların bugün yapıştıkları mevcut müktesebat, Kur’an’ı insanlara ve onların meydana getirdiği topluluklara yol gösterici niteliğe sahip olma niteliğinden çıkarmıştır. İnsanların; Allah’ın belirlediği Nebî ve Resul olmuş beşerlerin hemen ardından, kendi içlerinden çıkardıkları din adamlarını, Nebî ve Resuller ile ulaştırılmış olan Kur’an’ın önüne geçirmeleri, Adem’den itibaren tekrar ede gelen bir olgudur. Tıpkı İblis’in Ademe Kur’an’ı ilk olarak tefsir etmesi gibi, insanlar tarafından yol gösterici olarak konumlandırılan bu sınıf, -her ne kadar ret edilse de- Müslümanlar arasında da tıpkı Yahudi ve Hıristiyanların Ahbar ve Ruhbanlarının gördüğü fonksiyonu icra etmektedir. İlginç olan ise bu kanaat önderlerinin; tarih boyunca üretilmiş din anlayışını, siyasi hâkim unsurların şekillendirdiği düşünce kulvarına amade kılmaları ve onunla hareket etmeleridir…

Hasan Mustafa ARSLAN


[1]AVM = Alış Veriş Merkezi

[2]Bkz. Kur’an; Bakara 2/42, “ 

[3]Arapçada illetli harfler şunlardır: ا، و ،يBu harflere Arapçada illetli harfler denmesinin nedeni, fiil çekimlerinde veya isimlerde meydana gelen harf değişimlerinde bu harflerin diğer harflerden farklı hareket etmesindendir.

[4]Bakara / 49 / نِسَٓاءَكُمْۜİsim + Zamir ; Bakara / 187 / نِسَٓائِكُمْۜİsim + Zamir ; Bakara / 222 / النِّسَٓاءَİsim ; Bakara / 223 / نِسَٓاؤُ۬كُمْİsim + Zamir ; Bakara / 226 / نِسَٓائِهِمْİsim + Zamir ; Bakara / 231 / النِّسَٓاءَİsim ; Bakara / 232 / النِّسَٓاءَİsim ; Bakara / 235 / النِّسَٓاءِİsim ; Bakara / 236 / النِّسَٓاءَİsim ; Âl-i İmrân / 14 / النِّسَٓاءِİsim ; Âl-i İmrân / 42 / نِسَٓاءِİsim ; Âl-i İmrân / 61 / وَنِسَٓاءَنَاBağlaç + İsim + Zamir ; Âl-i İmrân / 61 / وَنِسَٓاءَكُمْBağlaç + İsim + Zamir ; Nisâ / 1 / وَنِسَٓاءًۚBağlaç + İsim ; Nisâ / 3 / النِّسَٓاءِİsim ; Nisâ / 4 / النِّسَٓاءَİsim ; Nisâ / 7 / وَلِلنِّسَٓاءِBağlaç + Harf-i Cer + İsim ; Nisâ / 11 / نِسَٓاءًİsim ; Nisâ / 15 / نِسَٓائِكُمْİsim + Zamir ; Nisâ / 19 / النِّسَٓاءَİsim ; Nisâ / 22 / النِّسَٓاءِİsim ; Nisâ / 23 / نِسَٓائِكُمْİsim + Zamir ; Nisâ / 23 / نِسَٓائِكُمُİsim + Zamir ; Nisâ / 24 / النِّسَٓاءِİsim ; Nisâ / 32 / وَلِلنِّسَٓاءِBağlaç + Harf-i Cer + İsim ; Nisâ / 34 / النِّسَٓاءِİsim ; Nisâ / 43 / النِّسَٓاءَİsim ; Nisâ / 75 / وَالنِّسَٓاءِBağlaç + İsim ; Nisâ / 98 / وَالنِّسَٓاءِBağlaç + İsim ; Nisâ / 127 / النِّسَٓاءِۜİsim ; Nisâ / 127 / النِّسَٓاءِİsim ; Nisâ / 129 / النِّسَٓاءِİsim ; Nisâ / 176 / وَنِسَٓاءًBağlaç + İsim ; Mâide / 6 / النِّسَٓاءَİsim ; A’râf / 81 / النِّسَٓاءِۜİsim ; A’râf / 127 / نِسَٓاءَهُمْۚİsim + Zamir ; A’râf / 141 / نِسَٓاءَكُمْۜİsim + Zamir ; Yûsuf / 30 / نِسْوَةٌİsim ; Yûsuf / 50 / النِّسْوَةِİsim ; İbrahim / 6 / نِسَٓاءَكُمْۜİsim + Zamir ; Nûr / 31 / نِسَٓائِهِنَّİsim + Zamir ; Nûr / 31 / النِّسَٓاءِۖİsim ; Nûr / 60 / النِّسَٓاءِİsim ; Neml / 55 / النِّسَٓاءِۜİsim ; Kasas / 4 / نِسَٓاءَهُمْۜİsim + Zamir ; Ahzâb / 30 / نِسَٓاءَİsim ; Ahzâb / 32 / نِسَٓاءَİsim ; Ahzâb / 32 / النِّسَٓاءِİsim ; Ahzâb / 52 / النِّسَٓاءُİsim ; Ahzâb / 55 / نِسَٓائِهِنَّİsim + Zamir ; Ahzâb / 59 / وَنِسَٓاءِBağlaç + İsim ; Mü’min / 25 / نِسَٓاءَهُمْۜİsim + Zamir ; Fetih / 25 / وَنِسَٓاءٌBağlaç + İsim ; Hucurât / 11 / نِسَٓاءٌİsim ; Hucurât / 11 / نِسَٓاءٍİsim ; Mücâdele / 2 / نِسَٓائِهِمْİsim + Zamir ; Mücâdele / 3 / نِسَٓائِهِمْİsim + Zamir ; Talâk / 1 / النِّسَٓاءَİsim ; Talâk / 4 / نِسَٓائِكُمْİsim + Zamir (Kaynak www.kuranmeali.com)

[5]Müfredat Kur’an Kavramları Sözlüğü Rağıp El-İsfahani, Tercüme Prof. Dr. Abdulbaki Güneş & Yrd. Doç. Mehmet Yolcu; Çıra Yayınları 3. Baskı; (nsy) ve (nse) maddeleri; s. 1055

[6]Bakara / 178 / وَالْاُنْثٰىBağlaç + İsim ; Bakara / 178 / بِالْاُنْثٰىۜHarf-i Cer + İsim ; Âl-i İmrân / 36 / اُنْثٰىۜİsim ; Âl-i İmrân / 36 / كَالْاُنْثٰىۚHarf-i Cer + İsim ; Âl-i İmrân / 195 / اُنْثٰىۚİsim ; Nisâ / 11 / الْاُنْثَيَيْنِۚİsim ; Nisâ / 117 / اِنَاثًاۚİsim ; Nisâ / 124 / اُنْثٰىİsim ; Nisâ / 176 / الْاُنْثَيَيْنِۜİsim ; En’âm / 143 / الْاُنْثَيَيْنِİsim ; En’âm / 143 / الْاُنْثَيَيْنِۜİsim ; En’âm / 144 / الْاُنْثَيَيْنِİsim ; En’âm / 144 / الْاُنْثَيَيْنِۜİsim ; Ra’d / 8 / اُنْثٰىİsim  ; Nahl / 58 / بِالْاُنْثٰىHarf-i Cer + İsim ; Nahl / 97 / اُنْثٰىİsim ; İsrâ / 40 / اِنَاثًاۜİsim ; Fâtır / 11 / اُنْثٰىİsim ; Sâffât / 150 / اِنَاثًاİsim ; Mü’min / 40 / اُنْثٰىİsim ; Fussilet / 47 / اُنْثٰىİsim ; Şûrâ / 49 / اِنَاثًاİsim ; Şûrâ / 50 / وَاِنَاثًاۚBağlaç + İsim ; Zuhruf / 19 / اِنَاثًاۜİsim ; Hucurât / 13 / وَاُنْثٰىBağlaç + İsim ; Necm / 21 / الْاُنْثٰىİsim ; Necm / 27 / الْاُنْثٰىİsim ; Necm / 45 / وَالْاُنْثٰىۙBağlaç + İsim ; Kıyâme / 39 / وَالْاُنْثٰىۜBağlaç + İsim ; Leyl / 3 / وَالْاُنْثٰىۙBağlaç + İsim (Kaynak www.kuranmeali.com)

[7]Age. Müfredat; E-n-s maddesi; s. 102

[8]Bkz. Arapça Türkçe Yeni Sözlük Yrd. Doc. Dr. İlyas Karslı; Ensar Yayınları İst. 2013; s. 116-117

[9]Bkz. Kur’an; Nisa 4/14

[10]Osmanlı Tıbbında Kastrasyonlar/A.Altınbaş; Türk Üroloii Dergisi, Cilt:9, Sayı:3, 1983 s.185

[11]Türk Üroloii Dergisi, Cilt:9, Sayı:3, 1983 s.185

[12]Sahihi Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih tercemesi Cilt: II, Ank. 1975, s.92

[13]Sahihi Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih tercemesi Cilt: II, Ank. 1975, s.256

[14]Ahmet N. Özdal, ORTAÇAĞ EKONOMİK EKOSİSTEMİNDE YEMEN’İN KONUMLANDIRILMASI: Tarih Okulu Dergisi (TOD), Mart 2018, Yıl 11, Sayı XXXIII, ss. 189-225.; DOI No: http://dx.doi.org/10.14225/Joh1194; s214

[15]Tıp literatüründe geçerli HERMAFRODİT kavramının, mitolojik HERMES ve AFRODİT kelimelerinin karması olması dikkat çekicidir.

[16]Not; Alıntı otomatik çeviri ile yapıldığı için cümle düşüklükleri olabilir. Orjinali için Bkz.; http://www.isna.org/faq/frequency

[17]Arapça Dilbilgisi NAHİV, Yrd. Doc. Dr. Mustafa Meral Çörtü; M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları No:153, 21.Baskı; s.234

[18]http://www.tuvavadisi.org/zulkarneyn-11-kara-balcikli-goze/

[19]Sülasi mücerred (üç harfli) ve rubai mücerred veya mezid  (dört harfli) fiillerden türetilen ismi mef’uller cümle içinde çoğunlukla sıfat, bazen de isim olarak geçerler. Cümle içinde anlam olarak türetildiği fiilin kök manasının meçhul fiili gibidirler. İsmi mef’uller sadece kök manası müetaaddi (geçişli) olan fiillerden yapılırlar. Kök manası lazım (geçişsiz) olan fiillerden ve isimlerden veya isimleşmiş kelimelerden ismi mef’ul türetilemez.

[20]Yrd. Doç. Dr. İlysa Karslı, Yeni Sözlük SNN md.s.1296

[21]Kaynak : http://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=18&ayet=110Not: Bu linkde yeraldığı halde alıntılanmamış diğer meallere de bakılabilir.

[22]Bkz. Müfredat Kur’an Kavramları Sözlüğü Ragıp El İsfahani; (n a m) md.

[23]Merak edenler şu linkden (http://www.kuranmeali.com/Kokler.php?kok=ن%20ع%20م&sayfa=1) ulaşarak n+a+m kökünden gelen tüm kullanımları görebilir ve ardından 30 ayrı mealde bu kelimelere nasıl anlamlar verildiğine bakabilirler.

[24]Bkz. Kur’an; Ali İmran 3/96/97

[25]KUR’ÂN’DA HAZF; Doktora Tezi Kutbettin Ekinci, T.C. ANKARA Üni. S. B. Enst. Temel İslam Bilimleri (Tefsir) Anabilim Dalı; s. 8

Beğendiyseniz başkalarına da ulaştırın!
error

19 yorum

  1. “Bunu ben böyle anladım.” yaklaşımı neden sıkıntılı olsun.Asıl “Bu böyledir.” yaklaşımı çok tehlikelidir.Şimdi Kur’an ayetini anlamada hataya düştün ve bu hatayı insanlara yaydın.Başka gün geldi o bilginin yanlış olduğunu öğrendiniz.Peki yanlış bilgi verdiğiniz insanların vebalini nasıl taşıyacaksınız?”Bunu ben böyle anladım.” demek kesinlikle Allah’ın vahyine anlaşılmaz veya farklı anlaşılır gözüyle bakmak değildir.Bu tam tersi Allah’ın kusursuz olduğunu, kusurun bizden kaynaklandığını söyleyen bir ifadedir.”Günümüzde en sık karşılaşılan durum, anlama sürecinde kişilerin herhangi bir delil ortaya koymadan ve herhangi bir ilkeye yaslanmadan; “Ben böyle anlıyorum!” şeklindeki yaklaşımlarıdır. Allah’ın bir öyle bir böyle şeklinde başka başka anlaşılabilecek bir kitap indirdiğini varsaymak, O’na aleni olarak bir eksiklik ithaf etmektir.” demişsiniz.Bu davranış tam tersi Allah’a bir eksiklik ithaf etmek değil, kulun kendisine bir eksiklik ithaf etmektir.Netice olarak bizler yıllar boyu atalar Dininin öğretileriyle beyin tecavüzüne uğramış insanlarız.Ramazan Demir bile “Zaman zaman Kur’an’ı anlamada hataya düşüyoruz.Hatta herkesten çok düşüyoruzdur” diyor.Peki onun bu yaptığı Allah’ın kitabına farklı anlaşılır veya anlaşılmaz bir kitap muamelesi yaptığı anlamına mı geliyor.

    • Sayın Meydanlı; sanırım ya biz meramımızı tam anlatamadık ya da siz cümleyi yarım anlamışsınız. Yazıdaki cümlenin tamamı şöyledir: “Günümüzde en sık karşılaşılan durum, anlama sürecinde kişilerin herhangi bir delil ortaya koymadan ve herhangi bir ilkeye yaslanmadan; “Ben böyle anlıyorum!” şeklindeki yaklaşımlarıdır.”

      Şimdi Allah aşkına bir ilkeye yaslanmadan ve delil ortaya koymadan herkesin kendince adeta zar atarak “ben böyle inanıyorum” demesi keyfilik değilde nedir?. Böyle davrananlar, aslında AÇIKLAYICILARA olan inancı üzerinden kaynak gözetmeksizin bir değerlendirme yapmış olur ki yapılan tam da budur.

      Allah’ın doğrusu tektir. Allah bir konuda farklı doğrular sunup, muhatabına birini seç demez. Yanlış yapma durumuna gelince biz her şekilde; “Bunlar, ulaştığımız deliller ile BİZİM Kur’an’dan anladıklarımızdır. Doğru bilgi Allah’ın indindedir!” cümlesini kuruyoruz… Aksini iddia etmek kişinin kendini açıklayıcı yerine koyması (ilahlaştırması) demektir.

      Lütfen yazıda ifade edilene ve yaptığınız yoruma yeniden bakınız… Belirttiğiniz iğfal edilmenin kaynağının aslında gerekçesiz ve kaynaksız teslimiyetler olduğunu göreceksiniz. Bir de lütfen bir önceki “KEYFİLİK 2” yazısının girişinde verilen Cin 72/5 ayetini de değerlendiriniz…

      Bizler gücümüz yettiğince somut bilgi ortaya koymaya gayret ediyoruz. Ve bunu da inanın sadece kendimiz anlamak için yapıyoruz. Kimseyi de etrafımızda biriktirmek ve gruplar oluşturmak için yapmıyoruz. Bir gerekçeye dayanarak gördüğümüz hataları lisanımız çerçevesinde ortaya koyuyoruz. Bu işi geçimlik yapmıyoruz. Ortaya koyduğumuz son derece analitik bağlantıları birilerinin kabul edip etmemesiyle de hiç ilgili değiliz. Sadece “Gerçeğin ta kendisi” olduğuna herşeyimizle inandığımız Allah’ın kelimelerine tutunmaya azimle çalışıyoruz. Hikaye ve rivayetlere değil ayetlere yaslanmaya çalışıyoruz. Hataya da son derece açığız. Birinden şurada şöyle bir hata yapmışsın diyerek samimiyetle gelecek her yaklaşımı da değerlendirip haklı uyarılar ile kendimizi düzeltmek en büyük beklentimizdir.

      Hiç kimse, tribünden bir spor müsabakasını izleyerek spor yaptığını zannetmemelidir… Din alanında tarih boyunca yapılan maalesef budur…

      Allah’a emanet olunuz…

  2. Cengiz Meydanlı

    Bir kişinin o işle ilgili yeterli donanıma sahip olduktan sonra elinden gelen çabayı ortaya koyarak elde ettiklerine “ben bunu böyle anladım, gerekçelerim de şunlardır” demesinde hiçbir sakınca yoktur. Zira o anlayışa hangi kurallarla ve hangi gerekçelerle ulaştığının herkes tarafından ulaşılabilecek bir ölçüsü vardır. Yanlış olması durumunda tekzib edilmesi, doğru olması durumunda tasdik edilmesi mümkündür.
    Kişinin sadece kendisini ilgilendiren konularda yanlış ya da doğru ben böyle düşünüyorum demesinde de bir sakınca yoktur kaldı ki konu sadece kendini ilgilendiriyorsa “böyle düşünüyorum veya böyle düşünmüyorum” demesi de gerekmemektedir. Çünkü böyle düşünüyorum demesi demek bir başkasını da bağlasın veya bir başkası da kendi görüşü doğrultusunda en azından düşünsün diye deklere edilmiş bir sözdür. Kimsenin olmadığı ve kimseyi de ilgilendirmeyen meselelerde kişinin sesli olarak kalkıp “ben böyle düşünüyorum” veya “ben böyle düşünmüyorum” demesi kendi kendine konuşması olacaktır ki bu kimseyi zaten bağlayamaz.
    Ama konu fenerbahçe-galatasaray maçının nasıl sonuçlanacağı ile alakalı değil, Yüce Allah’ın diniyle alakalıdır. Söylenmek istenen şey o konularda herhangi bir delile dayanmadan “ben böyle düşünüyorum”veya “düşünmüyorum” diyerek insafsızca davranmayla alakalıdır.
    Yolda yürürken karşınızdan gelen insanlar için “”bu kötüdür arkasından gelen daha kötüdür hele onun arkasından gelen zalimdir” dediğinizde ve yanınızdaki de “niçin öyle söyledin” diye bir soru sorduğunda nasıl ki “hiç ben öyle düşünüyorum” demek bir ölçü değilse, Yüce Allah’ın dini de bir şeye dayanmadan “ben öyle düşünüyorum” veya “düşünmüyorum” denilebilecek bir şey değildir. Anlatılmak istenen şey, eğer konu Yüce Allah’ın Kur’an’ı ise ister öğrenen olunsun ister öğretilen daima ölçüye göre hareket etmektir. Yüce Allah’ın bizzat kendisi yaptığı her fiile, yarattığı her bir varlığa ilke koymuş ve varlığın varlığına devam etmesini bu ilkelere bağlamıştır. Bu ilkeler dururken herhangi birinin (öğrenen ya da öğreten fark etmez) “İnsan bir ömür susuz yaşar ben öyle düşünüyorum” demesi adeta gözünün içine sokulan ilkelerle alay etmesinden başka bir şey değildir.
    İnsanın ben öyle düşünüyorum demesinin daha doğru olduğunu, bu durumda kusurun Allah’ın dininde değil de kişinin kendinde olacağının daha net anlaşılacağını söylüyorsunuz. Bir insan hakkında herhangi bir delile dayanmadan, “bu adam sahtekardır, bu adam namussuzdur, bu adam zinakardır, bu adam hırsızdır ben öyle düşünüyorum” demenin “ne zararı var, tam tersi zararı ben böyle düşünüyorum diyen görür” diyebiliyorsanız Allah’ın dini içinde herhangi bir temele dayanmadan ben böyle düşünüyorum demenin bir zararı yok demektir. Elbette ki kim söylerse söylesin Yüce Allah’ın dini ilkesizce söylenen “ben böyle düşünüyorum” ölçüsüzlüğünden zarar görmez ama o dine inandığını söyleyen insanlar kesinlikle zarar görür ve görmektedir. Ne biz ne başka bir Allah’ın yaratığı Allah’ın dininin muhafızı, bekçisi, koruyucusu, noter memuru değildir ve olamazda.
    Yazının konusu baştan sona ulemanın Kur’an’a nasıl ölçüsüzlükle alakalıdır. O yazı belki de milyonlarca din adamını töhmet altında bırakan bir yazıdır. Daha en başta yazının amacı tarifi edilmiş, bu amaca ulaşmak istenirken kullanılan metod anlatılmış ve nihayetinde bir çok örnek verilerek tahliller yapılmıştır. Şimdi bu kadar çerçeveden sonra birinin kalkıp da “ben böyle düşünmüyorum” dedikten sonra herhangi bir analiz, tahlil, karşı delil getirmemesi sizce nasıl bir davranış olacaktır. En azından bu insana yakışan bir davranış mıdır?

    İnsan ne düşünürse düşünsün, düşündüğü şey bir asla dayanmak zorundadır. Mü’minler konuşurken, hareket ederken ve düşünürken Yüce Allah’ın koyduğu asıllara göre hareket ederler, etmek zorundalar. İman ile Küfür arasında bir tercih vardır ama İmanı tercih ettikten sonra Yüce Allah’ın diniyle ilgili bir tercih yoktur. Mü’min olduktan sonra, “”Mü’minim ama salat etmemeyi tercih ediyorum, mü’minim ama Kur’an’ın gerici bir kitap olduğunu bu yüzden onun bazı yerlerine uymayı tercih ediyorum gibi seçenekler artık yoktur. Çünkü mümin demek Yüce Allah’ın koyduğu ilkelere gönüllü teslim olup güvenen demektir.
    Konuşulan konu “Bizim mahalle takımı barcelonayı yener ben öyle düşünüyorum” türünden bir konu olsaydı ne bir satır yazı yazar ne de insanlara rahatsızlık verirdik. Ama konuşulan konu Kur’an’dır ve Kur’an konuları ile ilgili yaklaşım biçimledir.
    Şimdi sitemizde onlarca konu ve binlerce sayfa yazı bulunmaktadır. Bunların hepsi bir insanın ilkesizce, bir temele dayanmadan, herhangi bir kurala bağlı olmadan “ben böyle düşünüyorum” veya “düşünmüyorum” yaklaşımının neden yanlış olduğunu ortaya koymak için delil niteliğindedir. Siz de insanın Yüce Allah’ın dini hakkında her hangi bir kurula dayanmadan “ben böyle düşünüyorum” veya “düşünmüyorum” demesinin bizim söylediklerimizin tam tersi olarak daha doğru olacağını iddia ediyorsanız – ki ediyorsunuz – bize bu düşünceye nasıl ve hangi yöntemle ulaştığınızı söyler misiniz? Yoksa “benim öyle bir zorunluluğum yok çünkü ben böyle düşünüyorum mu” diyeceksiniz.

  3. değindiğiniz konu bir süredir sosyal medya üzerinde benim gibi 2 kez meal okuyup 3 5 kişi dinleyince herşeyi çözdüğünü zanneden bir kitle tarafından yaygın bir şekilde yapılıyor ve hastalık gibi yayılıyor.Bu eleştirimi haksız bulacaklar için benim gibi dediğm kısam dikkat çekiyorum,malesef çok acaip bir tepkisel algı oluştu siz anlayamzsınızcılara karşı biz iki okumayla herşeyi anladık şeklinde.
    namaz diyorsun ben olmadığını düşünüyorum diyor ya da farz olmadığını düşünüyum yada vakti olmadığını v.s ,ya oruç diyorsun o öyle değil ben olmadığını düşünüyorum,ne gereği var ki diyor,eee kıble,o da yok ben olmadığını düşünüyorum delil,niye bir yere yönelmeye gerkek olsun ,az kafanı kullan diyor,kuran apaçık oku sende anlarsın v.s v.s diye uzuyor mevzu ve enteresan olan şu,sosyal medyada çokca onlarla tartışmaktan yazışmaktanmı nedir ateist ve deistlerin vahyi devre dışı bırakan aklı tek dayanak gösteren çıkarımlarına benzer çıkarımlar yapılıyor ve insanlar önceki durumlarından daha beter savrulma yaşıyor bu adamların dediklerini ciddiye alıp.
    sizin çalışmalarınız bu anlamda takip ettiğim her sayfa ve yazardan anlamlı,sonucunu kabul edeyim etmeyeyim bolca delilli ve detaylı çalışmalar yapıyorsunuz,birileri yoook canım hiç aklın alıyormu öyle birşey olmasını,aklını kullan falan demiyorsunuz.bu yüzden “ben böyle anlıyorum” meselesindeki yaklaşımınız yüzde yüz doğru

  4. Mehmet Bey

    Peşin bir yargının önüne geçmek, samimice bize bir yorum ve soru gönderen cengiz meydanlı bey’i kategorize edip bir şeye mahkum etmemek için şu açıklamanın da yapılması gerekmektedir. Çünkü delilsiz ve ispatsız olarak “Bunu ben böyle anladım” söylemi ne kadar doğru değilse, delilleri olsa bile “bu böyledir, bundan başkası değildir” söylemi de doğru değildir. Aslında böylesi kısa yazılarda kişi ne dediğini tam olarak ifade edemeyebilir.

    Bizim eleştirdiğimiz ve doğru bulmadığımız:

    1- Bahis mevzu olan herhangi bir konuda düşüncenin üzerine temellenmesi gereken delillere ihtiyaç duymadan, doğru ya da yanlış ortaya bir çerçeve (yöntem) koymadan kişilerin sadece kendilerini ölçü alarak “ben bunu böyle anlıyorum” denmesi
    Burada hemen şu soru sorulabilir (hatta sorulması gerekir). Hiç kimse bir diğerinin aklına zorla bir şey yerleştiremez zaten herkes kendi düşüncesine göre anlar ve herkes anladığına göre düşünür. O halde bu neden yanlış olsun ki? İkinci ve bizce daha önemli bir soru (itiraz demek daha doğru olur): madem Kur’an diyorsunuz o halde siz de dediklerinizi Kur’an’dan delillendirin ve bu söylediklerinizi Kur’an temeline oturtun ki siz de söyledikleriniz de çelişmeyin!

    Nasıl ki biz bir şeye itiraz etme hakkını kendimizde buluyorsak, sanal olarak düşündüğümüz bu soru ve itiraz da en az bizim kadar hak sahibidir (Cevap verirken birçok detaya değinmeyecek, sadece konuyla alakalı kısımlarına dikkat çekeceğiz).
    Soru bir Müslüman tarafından yöneltildiği için insanın yaratılışının ve yaratılışa konulan ölçülerin kabul edilmiş olması gerekmektedir. Meselenin bu kısmıyla uğraşıp sözü çoğaltmamak ve bu ölçüleri kabul edilmiş varsayarak konuya devam ediyoruz.

    (Nahl 16/78)
    وَاللَّهُ أَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ ۙ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
    Allah, sizi analarınızın karnından, siz hiçbir şey bilmez durumda iken çıkardı. Şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi (DİB meali).

    Şu kesindir ki annesinden doğan insan BİLMENİN konusu olacak bir şeyi bilmeden doğar. Nefse almayı, süt emmeyi, ağlamayı, kaka yapmayı, uyumayı vs yapması, yaptığı şeyleri bilerek yaptığı anlamına asla gelemez. Çünkü yaptığı şeyler bilmenin konusu değil biyolojinin konusudur. Bilmek denilen şey zaten bir şeyi farkına vararak anlamak ve yapmak, yaptığı veya anladığı şeyin diğerlerinden farkını fark edebilmektir. Anasından doğan çocuk kendisini doğuran, sütünü emdiği kişinin bırakın anası olduğunu, diğer canlı türlerinden farklı insan denilen bir tür olduğunu bile bilemez. O halde insan için BİLMENİN konusu olacak şeylerin tamamı doğduktan sonra başlamaktadır ki ayette bu açıkça ifade edilmektedir.

    Ayette geçen ve yukarıdaki DİB mealinde “şükredesiniz diye” manası verilen “LEALLEKUM TEŞKURUN” ifadesinin daha isabetli manası “Sizden tam karşılık vermeniz umulur” şeklindedir (bu kelime üzerinde hem videolarımızda (nirengi 7) hem de Süleyman ve Zelkarneyn 28 (Salih değil miydi) dosyasında uzunca durmuştuk).

    Yüce Allah anne karnından doğan çocuğu hiçbir şey bilmez halde ama “es-sem’a, el ebsar, el Ef’ide” sahibi olarak varlık alemine getirdiğini bildirmektedir. Yukarıdaki meale dikkat edilirse bu kelimelere “kulaklar, gözler ve kalpler” manası verildiği görülecektir. Aslında her biri çok kapsamlı bir çalışma gerektiren bu kelimelerin hiçbiri DİB mealindeki anlamlara
    gelmemektedir. Çünkü kulak, göz ve kalp hayvanlarda hatta böceklerde bile bulunmaktadır. Öyle ki bazı böceklerin gözleri, bazının kulakları ve bazısının kalbi insanın sahip olduklarından kat be kat üstün özelliklere sahiptir.

    Meallerin Kur’an kelimelerine biyolojik özellikler anlamına gelecek, vücut organlarını kast eden anlamlar yüklemeleri ne yazık ki meselenin kapsam alanını oldukça daraltmıştır. Kaldı ki Kur’an’da kulak anlamına gelecek “uzn” göz anlamına gelecek “ayn” kelimeleri zaten bol miktarda kullanılmaktadır. Ef’ide kelimesine verilen “kalb” anlamına gelince. Ne tuhaftır ki “kalp” kelimesi de Kur’an’da hem de bol miktarda ayrıca geçmektedir. Meallerin başka bir tutarsızlığı ise “kalp, sadr, efide” kelimelerine “kalp” anlamı vermiş olmalarıdır.

    Oysa her dilde kesin kuraldır “kelimelerin farklılığı anlamın farklılığına delalet eder.” Böyle olmasına ve hepsinin de bunu bilmesine rağmen bazen üç farklı kelimeye tek anlam, bazen de tek kelimeye üç farklı anlam veren meal ve tefsir yazarlarını Yüce Allah’ın mahkemesine havale ederek konuya devam ediyoruz.

    Ayete bakıldığında annesinin karnından hiçbir şey bilmez halde doğan insana “es-sem’a, el-ebsar, el ef’ide” verildiğini ve bunların tam karşılığının (şükrünün) verilmesi gerektiği rahatlıkla anlaşılmaktadır. Şükür; bir şeyi amacına uygun kullanmaktır. Zaten bir şeyin tam karşılığını vermek demek de onu amacına uygun kullanmak demektir. Amacına uygun kullanılmayan şey, tam karşılığını alamayan şey demektir.

    Öyleyse bize doğuştan verilen “es-sem’a, el-ebsar, el ef’ide”nin tam karşılığı nedir? sorusu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Dikkatinizi hala kelimelere herhangi bir mana vermediğimize çekmek isterim.

    (Araf 7/179)
    وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ ۖ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا ۚ أُولَٰئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ ۚ أُولَٰئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
    Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir (DİB)

    Şimdi bu ayete verilen meale baktığımızda cinlerden ve insanlardan birtakım kişilerin olduğunu onların “kalp sahibi olduklarını ama anlamadıklarını, göz sahibi olduklarını ama görmediklerini, kulak sahibi olduklarını ama duymadıklarını” anlıyoruz. Dikkat edin burada gerçeği anlamak, duymak görmek, doğruyu anlamak, görmek duymak veya yalanı anlamak, duymak görmek, sahteyi anlamak, duymak, görmek gibi bir durum yoktur. Ortaya konulan şey Anlamamak, görmemek, duymamaktır. Peki yeryüzünde anasından doğduğu halde herhangi bir şeyi anlamayan, görmeyen ya da duymayan bir varlık türü (hayvan bile olsa) var mıdır? ya da olması mümkün müdür? Peki cin ya da insan olsun fark etmez birinin anlamadığı, görmediği ve duymadığı halde cehenneme atılması nasıl bir şeydir? Dahası cehennem için yaratılmak nasıl bir şeydir?
    Her şeyden önce ayete bakıldığında az önce verdiğimiz Nahl suresindeki ayette geçen ve aynı mealin “kulak, göz” anlamını verdiği SEM’A ve EBSAR kelimeleri bu ayette UZN ve AYN kelimeleri ile beraber kullanılmıştır. Ama Nahl suresinde Sem’a ve Ebsar kelimelerine “kulak ve göz” anlamı veren meal bu ayette kelimelere bu sefer “duymak ve görmek” anlamı vermiştir. Takdir edersiniz ki “kulak” denilen şey bir organdır, o organ kullanılarak yapılan eylemin adı ise duymaktır. Kulak sadece gerçekleri duymaz. Yalanı da, iftirayı da, doğruyu da, eğriyi de kısacası sesle yapılan her ne varsa hepsini duyar. Aslında “duymak” dediğimiz şey kulakta gerçekleşmez. Kulak sadece sesleri düşünce merkezine (Kur’an bu merkeze kalp diyor) iletmeye yarayan bir organdır. Duyulan seslerin neyin sesi olduğunun ve hangi anlamı taşıdığının ayrımını işte o düşünce merkezi yapar.

    Ayete dönecek olursak, ayetin içinde doğruyu anlamak, duymak ve görmek belirtilmediği için, sözün fahvel hitabından şu anlaşılmaktadır. Gerçek-sahte, doğru-yanlış fark etmez cin ve insanlardan olanların anlayanı, duyanı ve göreni cehennem için yaratılmamıştır. Yani cehenneme gitmemek için kalple anlamak, gözle görmek, kulakla duymak yeterlidir.
    Aslına bakılırsa DİB ve diğer meallerin bu ayete verdikleri manalar hiçbir şey anlatmamaktadır. Mealleri bir kez daha havale edilmesi gereken tek yere havale ederek konumuza dönelim.

    Ayette konumuzla ilgili geçen kelimelere mana vermeden Türkçeye şu şekilde aktararak başlangıç yapalım.
    “ONLARIN KULUBLARI VAR ONLARLA FIKH ETMEZLER, ONLARIN GÖZLERİ VAR ONLARLA BASAR ETMEZLER, ONLARIN KULAKLARI VAR, ONLARLA SEM ETMEZLER…”

    Anlamaya çalıştığımız bu ayeti ve daha önceki Nahl 78 ayetini birleştirdiğimizde karşımıza doğru anlamlarını tespit etmek zorunda olduğumuz 7 kelime çıkmaktadır.
    1- Ef’ide
    2- Sem’a
    3- Ebsar
    4- Ayn
    5- Uzn
    6- Kalp
    7- Fıkh

    Bunlardan uzn ve ayn kelimelerinin “kulak ve göz” olduğunu kabul ederek anlamamız gereken kelime sayısını düşürelim. Sayılan bu 7 kelimenin ayetteki eşleşmesini ise şu şekilde yapabiliriz.

    1- Kalp ile Fıkh
    2- Ayn ile Ebsar
    3- Uzn ile Sema

    Peki Ef’ide ile ne yapılmaktadır?

    Bu soruyu ileriye devrederek “kalp ile yaptığımız fıkh, Ayn ile yaptığımız Ebsar, Uzn ile yaptığımız Sem’a” nın ne manalara geldiğini anlamaya çalışalım. Meallerde bunlar herhangi bir ayrım yapmadan “anlamak, duymak ve görmek” şeklinde ifade edilmişti.

    (Bakara 2/7)
    خَتَمَ اللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ وَعَلَىٰ سَمْعِهِمْ ۖ وَعَلَىٰ أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

    Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır (DİB)

    Bu ayete verilen meale dikkat ederseniz SEM’A ve EBSAR kelimelerinin yine bir organa dönüştüğünü rahatlıkla görürsünüz. Aslında neresini düzelteyim dedirterek saç baş yolduran bu mealler gerçekten bizi canımızdan bezdirdi. Onları düzeltmekten bir türlü konuya gelemiyor aslında birkaç kelime ile ifade edeceğimiz şeyler için sayfalar dolusu yazmak zorunda kalıyoruz.

    Aziz kardeşim

    Bu kavramlarla ilgili müstakil bir yazıyı Allah dilerse bu sitede yayınlayacağız. Ben konuyu kaçırmamak ve laf kalabalığına bozmamak için SEM, EBSAR, KALP, EF’İDE kelimelerine yaptığımız çalışmalar sonucunda bizim ulaştığımız anlamları vereceğim. Bu anlamlara nasıl ulaştınız? Şeklinde bir soruyu ne olursunuz biz yayınlayana kadar sabırla içinizde tutun. Zaten söylediklerimize katılma zorunluluğu yoktur.

    SEM…….Gerçeği duyma kabiliyeti.
    BASAR…Gerçeği görme kabiliyeti.
    KALB…..Sem ve basar yoluyla kendisine iletilen gerçekler üzerinden bir mihenge göre davranış, anlayış ve düşünce geliştirme kabiliyeti.
    EF’İDE…Sem ve Basar yoluyla kalbe giden, kalbin ise onlar üzerinden geliştirdiği davranış, düşünce ve anlayışlarda karar kılma merkezi.
    Bunun yanına bir de SADR kelimesini ekleyelim.
    SADR…Tüm bunlardan elde edilenlerden kişinin kendisinin oluşturduğu kişilik ve karakterin özü.

    İnsanı anne karnından hiçbir şey bilmez halde dünyaya getiren Yüce Allah, ona gerçeği görme, duyma, anlama, karar kılma, karakter haline getirme kabiliyetini dünyaya gelmezden önce vermiştir. Gerçek denilen şey ise Kur’an ayetleri ve varlık ayetleridir. Varlık ayetlerine bakıp gerçeği fark edemeyen Kur’an ile fark edecek, Kur’an’a bakıp gerçeği fark edemeyen varlık ayetleri ile fark edecektir. Her ikisini yapabilen ise gerçekten çok az olacaktır.

    Yüce Allah bize düşünmeyi değil, doğru düşünmeyi, görmeyi değil doğruyu görmeyi, anlamayı değil doğruyu anlamayı, karar kılmayı değil, doğruda karar kılmayı, karakter sahibi olmayı değil, doğru karakter sahibi olmayı emretmektedir. Yoksa doğru ya da yanlış bir şeyleri görmeyen, duymayan, anlamayan, karar kılmayan, karakter haline getirmeyen tek bir insan dahi yoktur. Zaten bunları yapamayan insan taş benzeri bir şey demektir.

    Konuyu en baştaki “ben bunu böyle anlıyorum”a yaptığımız itiraza getirecek olursak, dikkat edelim ki bu sözde eksik olan şey doğru, gerçek kelimeleridir. Yüce Allah bize bu kabiliyetleri ne olursa olsun fark etmez görelim, duyalım, anlayalım diye değil, gerçeği görelim duyalım ve anlayalım diye vermiştir. Gerçeğin ölçüsü ise kişinin kendi anlayışı değil YÜCE ALLAH’IN İLKELERİDİR. Çünkü Kur’an sık sık kendisinin HAK olduğunu ifade etmektedir. O halde burada sarf edilmesi gereken çaba sadece anlamak değil, “gerçeği anlama” çabasıdır. İşte bundan dolayı herhangi birinin hiçbir delile dayanmadan, hatta yöntemini belirtmeden sadece kendi anlayışını ve kapasitesini ölçü alarak “ben bunu böyle anlıyorum” demesi asla doğru değildir. Ben bunu şuna göre böyle anlıyorum demesi şarttır. Kaldı ki böyle yapması bile onun doğru olduğu anlamına asla gelmemektedir. Bu noktada ikinci bir itiraz devreye girmektedir.

    2- Delilleri ve metotları olsa bile, düşüncesi bir temele dayansa bile “bu böyledir bundan başkası değildir” denmesi asla doğru değildir.

    İstediğiniz kadar delil koyun, istediğiniz kadar donanımlı olun, istediğiniz kadar yöntem belirleyin sonuçta anladığınız şey sizin anlayış kapasiteniz ile sınırlıdır. Ortaya yöntem ve delil koymak gerçeğe olan bir katkı değil, bir yöntem ve delille bir gerçeğe ulaştığını söyleyene bir katkıdır. Kişinin ortaya delil koyması ve metodunu açıklaması kendinde gördüğü eleştirme hakkını başkasına da vermesi ama eleştirinin rasgele değil bir mihenge göre eleştirmesini istemesidir. Bunun için hiç kimse ortaya binlerce delil de koysa, harika yöntemlerde geliştirse “bu böyledir bundan başka bir şey değildir” demesi de asla doğru değildir. Yüce Allah bizden gerçeği tüm yönleriyle kuşatmamızı değil FIKH etmemizi istemektedir. Çünkü gerçeği tüm yönleriyle sadece Allah kuşatabilir.

    Bilemiyorum belki yazılarımızda biz de aşırıya kaçıyoruzdur. Ama elimizden geldiğince bir yönteme göre hareket ediyoruz (Kur’an ancak Kur’an ile anlaşılır), mümkün olduğunca ortaya fazla delil koyuyoruz. Bunun ardından da hem yazılarımızda hem de videolarımızda BUNLAR BİZİM KUR’AN’DAN ANLADIKLARIMIZDIR, KUR’AN DEĞİLDİR VE BİZİM ANLADIKLARIMIZIN BUNDAN ÖTE ANLAM TAŞIMASI DA MÜMKÜN DEĞİLDİR hatırlatmasını yapıyoruz.

    Gerçek dipsiz bir okyanus gibidir. İster yüzeyinde olunsun, ister bir metre altında, ister yüz metre, ister bin metre fark etmez mutlaka bulunulan mevkide bir gerçeği fark edilir, bilinenlere yeni bir şey eklenebilir ve yüzeyde az bir parçası görülen gerçeğin daha farklı boyutları olduğu anlaşılabilir. Ama fark edilen noktalar baz alınarak OKYANUS BUDUR, BUNDAN BAŞKASI DEĞİLDİR, DAHA DERİNİ DE ŞU AN GÖRDÜĞÜM GİBİDİR denilmesi asla doğru değildir.
    Bu uzun açıklamayı hem cengiz meydanlı kardeşimizi bir şeye mahkum etmediğimizi belirtmek hem de konuyla ilgili bir çerçeve belirlemek adına yaptım.

    SELAMETLE

  5. yvallah abi,benim cevabım zaten yorum yazan cengiz bey üzerinden değil,hatta onun yazdıklarından tamamen bağımsız siz dokunduğunuz bir konuyla alakalıydı.Malesef ilk başta güzel bir hareket olarak başlayan”kuran yeter” hareketi yine bizim en iyi yaptığımız şey olan birilerinin peşine takılıp onlar ne derse kabul etmek,onların verdiği manalar üzerinden meal okuyup kuran okuyorum,hepinizden iyi öğreniyorum v.s tavırlarıyla etrafına ahkam kesmek moduna dönüştü.”k”uran yeter” içi boşaltılmış bir slogan oldu,herkesin elinde bir tekfir kılıcı herkes birbirine “ben senin dininden değilim ” çekiyor yanlış meallerden edindiği kesin doğru sandığı bilgilerle.Malesef şu an acaip hadsiz,saygısız bir kitle oluştu sosyal medyada kuranı diline pelesenk eden ama slogan ettiği birkaç ayet dışında birşeyden haberi olmayan onlarıda zaten yanlış anlayan. Bu insanlar belki bazen bende dahil kendimizin ben sunniyim ben şiiyim diye kendini sınıflandıran insaanlardan ısrf “kuran yeter” dedik diye,kuranla buluştuğumuzu zannettik diye daha iyi müslüman olduğumuzu zannediyoruz,hatta dediğim gibi işi ileri götürüp yahudiye hiristiyan gösterdiğimiz hoşgörüyü bizden olanlardan sakınıp kafir ilan ediyoruz,bu hiç iyiye bir gidiş değil. Hakkımızda hayırlısı ne diyelim

  6. ramazan abi,sana sayfada işlenmeyen(henüz rastlamadım) ama kafamı çokca meşgul eden iki ayet sormak istiyorum,müsait zamanında cevaplarsın,isa ile ilgili konu. benim kafama takıldıysa sizin hayli hayli takılmıştır.
    meryem 157 159 da meallerin tamamında “onu asmadılarda onu öldremedilerde” diye çevriliyor bu ayetten yola çıkarak isa nın hiçbir zaman çarmıha gerilmediği kabul ediliyor fakat benim okuduğum bir kitapta bu konu baya incelenmiş,isa çarmıha gerildi,baygınlık-koma hali geçirdi,asanlar öldü zannedildiği için ona sadık bir komutan tarafından teslim alındı gömülmek üzere,sonra iyileştirildi ve ondan sonra isa oraları terketti,bir iddiaya göre keşmir taraflarına geçti bir süre arabistanda durduktan sonra(ki bu kısım kesin değil iddialar) ve eceliyle öldü. 157 159 da bahsedilen sulub asma değil asarak öldürmedir,yani o ayette “o”nu ne asarak öldürdüler nede başka türlü öldürebildiler diye bir meale dayandırıyor bu hikayeyi,meal mevlana muhammed ali adında bir kadıyani alime ait.
    tabi bu husustaki diğer konu isanın benzeri konusu,ayette biliyorsunuz isa yazmamasına rağmen isanın benzeri gösterildi yazıyor çoğu meelde, bu vatandaş oradaki onlara benzeri gösterildideki gösterilen isa ya değil ölüme atfendir diyor ve şöyle çeviriyor ayeti,onlara (ölümün) benzeri gösterildi.
    sıra en kafa karıştıran ayete geldi,kaç mealde okudum ,ayetin ne dediğni anlayamadım misa 159 ,çok kafa karıştırıcı çeviriler,zaten bu kafa karıştırıcı çevirilere bakarak isa nın kıyametten önce geleceği delillendiriliyor.s.vakfının meali altta

    nisa 159 Ehl-i Kitaptan her biri[1*], kendisinin ölümünden önce, ona (İsa’nın Allah’ın Elçisi olduğuna) mutlaka inanacaktır. O da (mezardan) kalkış günü onların aleyhine şahitlik edecektir[2*].
    [1*] Kitaplarında uzman olan kişiler

    [2*] Tevrat’ı ve İncil’i iyi bilen bir Yahudi ve Hristiyan, İsa’nın Allah’ın Elçisi olduğunu kesin olarak anlar ve inanır. Sonra bu inancına ters bir yol izlerse Ahirette İsa aleyhisselam onun aleyhine şahitlik eder. Bu doğrudan kendinden sonra yaşamış kişinin aleyhine görgü şahitliği şeklinde değil, yaşadığı sırada bu yanlışları kendisinin tebliğ etmediğine şahitlik ederek olur. Konu ile ilgili olarak en güzel örnek Maide 5/116-118. ayetlerdir.

    çeviri o kadar anlamsız ki,kim ölmeden önce ne şekilde ve niye iman edecek,meallerin tamamı bu minvalde

    mevlana muhammed ali denilen vatandaş şu şekilde çevirmiş ve acaip mantıklı ama buda birebir çeviri gibi durmuyor “ehli kitabın her ferdi,ölünceye kadar bu inancında ısrar edecek,oysa kıyamet günü(isa) onların aleyhine gerçeğe tanıklık edecekdir.
    siz ne diyorsunuz bu çeviri hakkında,elbette bu mevzu koca bir araştırmanın konusu ama kısa bir açıklama yaparsanız sevinirim.

  7. net olması için vatandaşın(mevlana muhammed ali) bu ayetlere verdiği ta meali yazayım,okuduğum meallerin tamamından farklı çevirmiş
    “4/157
    ve biz meryem oğlu isa messihi-Allah resulünü-öldürdük! diye sevinmelereide (onların sapkınlığıdır).Onlar ne çarmıhta ,ne de başka türlü onu öldüremediler.Fakat onlara öyle göründü.Ve bu konuda ihtilaf edenler kuşku içerisindeler;onunla ilgili sağlam bilgileri yoktur ve sadece zanna uymaktalar.Kesin olan şu ki onu öldüremediler.
    158
    hayır,Allah onu kendi katına yücelltti,Allah gerçekten kudret ve hikmet sahibidir
    159
    Ehl i kitabın(yahudi ve hiristiyanların) her ferdi,ölünceye kadar bu konuda(kendi inancında)ısrar edecektir.Oysa kıyammet günü (bizzat isa)onların aleyhine gerçeğe tanıklık edecektir

  8. 4/157

    (ŞU) ONLARIN KAVİLLERİDİR “BİZ KESİNLİKLE (BAŞKA BİR İSAYI DEĞİL) ALLAH RESULÜ OLAN MERYEM OĞLU İSA MESİHİ ÖLDÜRDÜK. ONU ÖLDÜRDÜRMEDİLER VE ÇARMIHA GERMEDİLER. FAKAT O ONLAR İÇİN BENZETİLDİ….

  9. hımm,geleneksel bilgi yani çarmıha gerilenin isa değil bir başkası olduğu çevirisi doğru bu durumda.hikmet zeyvelinin mucize ve gayb bilgisi kitabında isa hususunda çok durulmuş araştırmlaar kaynaklar v.s baya detaylı bilgiler var diğer türlü olduğuna dair ama doğrusu kuran ne diyorsa o elbet,sağolun…

  10. abi benim bakara 178 de anlamadığım hatta kimsenin anlayamadığı bir olay var,ünsa çıkarımınız bir sorunu çözüyor, hadım eden hadım edilir dersek o taş yerine cuk oturuyor ama hüre hür köleye köle kısmı yinede kafa karıştırıcı.Hür köleyi öldürürse yahut köle hürü öldürürse sorusu direk akla geliyor.Nitekim herşeyin karşılığı yine aynısı olduğuna dair dişe diş v.s belirten ayet var,burada bahsedilen farklı birşey olabilirmi diyeceğim bu sefer öldürülenlerle alakalı diye başlaması farklı anlamayı imkan dışı bırakıyor.El netice,hadım kısmını mana tahrifatıyla örttüler diyelim,diğer kısımlardada anlaşılamayan,yanlış anlaşılan bird urum olmuş olabilirmi?

  11. Mehmet

    Ünsa kelimesinin “hadım” anlamı yoktur. Mustafa abinin yazısında da kelimenin bu yönde bir anlamı olduğuna dair bir şey yoktur. Kaldı ki yazıyı dikkatli okursanız, en az bir sayfanın sırf kelimenin lugat anlamlarına ayrıldığını görürsünüz. Bahsettiğiniz Bakara 178.ayete verilen meallerle ilgili bir sorun olduğu ortadadır. Fakat bu sorunu bir kelimeye kendi anlamları içinde olmayan manalar yükleyerek aşıldı zannetmek asla doğru değildir.

  12. Bir insanın hadım edilerek köleleştirilmesine karşı Kur’an’dan bir cezai hüküm çıkarılmamış olması dikkat çekici değil midir? şeklinde biten ve öncesindeki paragraf öyle bir algı oluşturdu sanırım bende,makaleyi tekrar okuyunca evet öyle bir anlam verilmemiş haklısınız.

  13. Allah nasib ederse eğer bir sohbetinizede olsun katılmak istiyorum,gebzedeyim,istanbulda oluyor sanırım dersleriniz,kısmetse bir gün katılmak yüzyüze tanışmak isterim

    • Ben yurt dışındayım. Ama Mustafa abi Türkiye’de. Sayfanın en altındaki iletişim adresine yazarsan Mustafa abi sana mutlaka dönüş yapacaktır.Mustafa abi yazısında bir insanın hadım edilmesinin hükmü Kur’an’da yoktur da demiyor “çıkarılmamış olması” diyor. Sinek kanadındaki mikroptan, pirenin öldürülmesine kadar her konuda söz söyleyen ulemaya (!) yani “Kur’an’da hadım etmenin hükmü yoktur, köle edinmeyi Kur’an onaylamıştır” diyenlere gönderme yapıyor.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*