İslam Tarih Anlayışının Kur’an Kıssalarına Çarpık Bakışı!

Not: Bu yazı yürütülmekte olan YUSUF KISSASI başlıklı çalışmadan alıntılanmış bir bölümdür.

Kur’an’da birilerinin dolduracağı “Bilinçli Boşluklar” mı var?

Kur’an ayetlerinin yarısından fazlası geçmiş kavimlerin kıssalarına tahsis edilmiştir. Kur’an bu kıssaları konu edinirken kronolojik bir sıra[1]takip etmemek gibi kendine özgü bir yöntem uygular. Bunun yanında Kur’an birkaç istisnası olmakla birlikte anlattığı kıssalarda yer, zaman ve özellikle vahye karşı tavır takınmışların ismini de belirtmez. Kur’an’da vahye karşı duranlar arasında en çok geçen isim Firavun olmasına rağmen, bu bile bir kişinin ismi olmaktan ziyade bir unvandır[2].

Kişi isimlerinde olduğu gibi, olayların geçtiği yer isimleri hakkında da Kur’an istisnalar dışında herhangi bir yer ismi belirtmez. Belirtse bile, belirttiği bu isimler tarihte bilinen şekliyle olmaktan çok kendine özgüdür. Mesela Ad, Semud, İrem, Tubba, Ress, Eyke, Medyen gibi.

Konu edindiği kıssalardaki olayların geçtiği zaman ile ilgili ise hiçbir açık bilgi vermez. Kıssalar Âdem ile Muhammed (as) arasındaki oldukça uzun bir zaman dilimine yayılmış olmasına rağmen hiçbirinde tarih vererek zamanı belirtmez. Hatta hangi elçinin önce hangisinin sonra geldiği, iki elçi arasında hangi olayların yaşandığı hep “min ba’dihi veya min ba’dihim” (ondan sonra veya onlardan sonra) şeklinde anlatılır. Hangi elçinin önce hangisinin sonra geldiği de bu ibarelere göre belirlenir. Mesela; Hud’un kimden sonra geldiği Hud kıssasını anlatan ayetlerden anlaşılmaktadır.

Araf 7/69

أَوَعَجِبْتُمْ أَنْ جَاءَكُمْ ذِكْرٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَلَىٰ رَجُلٍ مِنْكُمْ لِيُنْذِرَكُمْ ۚ وَاذْكُرُوا إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَاءَ مِنْ بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ وَزَادَكُمْ فِي الْخَلْقِ بَسْطَةً ۖ فَاذْكُرُوا آلَاءَ اللَّهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

Sizi uyarması için içinizden bir kişiye Rabbinizin hatırlatıcı sözlerinin gelmesine şaşırdınız mı? Hatırlasanıza, Nuh kavminden sonra sizi halifeler kıldı. Sizi daha iri yapılı hale getirdi. Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki umduğunuza kavuşasınız.” 

Ayette “Nuh kavminden sonra sizi halifeler yaptı” ibaresi Hud (a.s)’un Nuh’dan sonra gelen elçi olduğunu bildirmektedir. Ama ne Nuh’un ne de Hud’un geldiği zamandan bahsedilmemektedir.

Kur’an bazı kıssalarda ise zaman ve mekân bildirilmediği gibi resullerin dahi ismini vermez[3]. Bunlardan başka ismini verdiği halde Kur’an’ın diğer yerleriyle hiç alakası yokmuş gibi duran ve başka bir yerde geçmeyen kıssalar da anlatır. Mesela; Zİl Karneyn, Eshab-ı Kehf, Lokman kıssaları.

Kur’an konu edindiği kıssalarla ilgili böyle bir yöntem izlerken, öte yandan konu edindiği kıssalarda geçen isimlerin hemen hemen tamamının kıssalarının Tevrat ve İncil’e de konu olması, üstelik kıssalarla ilgili Kur’an’ın vermediği detayları vermesi, tarihle uğraşanları ister istemez kıssaları İsrailiyat ve rivayet üzerinden detaylandırmaya yöneltmiştir.

İslam tarihçilerinin Kur’an kıssalarıyla ilgili Tevrat ve İncil’i de dikkate almaları kınanacak bir durum değildir. Eninde sonunda O kitapları da Yüce Allah’ın gönderdiğinde bir şüphe yoktur.

Al-i İmran 3/3

نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ

Gerçekleri içeren ve kendinden öncekileri tasdik eden bu Kitab’ı sana, O indirmiştir. Tevrat’ı ve İncil’i de O indirmiştir.

İşte bu durum İslam tarihi hakkında telif edilmiş tüm eserlerin yapısının Kur’an, rivayet ve İsrailiyat’tan oluşmasına sebep olmuştur. Nitekim El -Bidaye ve’n-Nihaye’nin müellifi büyük tarihçilerimizden İbn Kesirkitabında, Musa kıssasını anlatmadan önce, anlattığı kıssaların yapısını oluşturan şeylerden bahsederek şöyle demektedir.

Allah izin verirse burada kitaptan, sünnetten, selef ulemasıyla diğerlerinin anlattıkları İsrailiyat haberlerinden nakiller yaparak Musa’nın yaşantısını başından sonuna kadar anlatmaya çalışacağız[4].

İbn Kesir kitabında anlattığı şeylerin yapısının kitap (Kur’an), sünnet[5], selef uleması[6]ve İsrailiyat’tan[7]oluşmuş olduğunu söylemektedir. Aslında bu küçük alıntı, bugün elimizde bulunan tüm tarih kitaplarının yapısını oluşturmaktadır.

İlk bakışta tarih kitaplarının yapısını oluşturan bu formülün, olması gereken doğru formül olduğu düşünebilir. Fakat dikkatli bakıldığında formülü oluşturan kitap, sünnet, selef uleması, İsrailiyat öğelerinin birbirine denk olmayan şeyler olduğu rahatlıkla anlaşılabilecektir.

İslam tarihçilerinin kıssaları oluşturmak için başvurdukları kaynakların hiçbiri aslında biri diğerine denk olmayan ve bir çizgide buluşması imkânsız olan kaynaklardır. Bu kaynaklar arasında olması gereken ilişki bir konuda hepsinin ne dediğine bakıp en doğrusunu ortaya koymak değildir. Böyle bir yaklaşım, başvurulan kaynaklar arasında sayılan Kur’an’ın değerini düşürdüğü gibi diğer kaynaklara da olması gerekenden çok daha fazla otorite sağlamak demektir.

Bunun yanında İbn Kesir’in saydığı kaynaklar hiçbir şekilde herhangi bir konuda birbirini tamamlayan kaynaklar değildir. En başta Kur’an, rivayet, alimlerin görüşleri, İsrailiyat tür olarak birbirlerine denk değildir. Hepsinin menşei, oluşum şekilleri, derlenmeleri, çıkış noktaları, olayları doğrulamada kullandıkları metotları, kendi içinde uyum ve tutarlılıkları farklı farklıdır. Bu durum onların belge ve delil olma değerlerinin de farklı olduğunu göstermektedir.

Kur’an; Çıkış noktası alemlerin Rabbi Allah olan, bahsettiği her konuda, vaz ettiği her kanunda, getirdiği her düzenlemede kendisinden başka otoriteye asla tahammülü olmayan, her şeyin belge ve delil değerini kendisi belirleyen, hiçbir şekilde kendi içinde bir tutarsızlığı, eksiği, gediği olmayan, hiçbir haberi, kanunu, düzenlemesi tartışmaya açık olmayan, kendisini keşfetme dışında bir yaklaşımı kabul etmeyen bir kitaptır. Çünkü O kendisinden hiçbir şeyin gizlenemeyeceği, her şeyin, her olayın her zerresini bilen, zamanların ve mekanların var edicisi, hiçbir şeyin kendisini kuşatamayacağı, tam tersi her şeyin tek kuşatıcısı, yanılmayan, yorulmayan, bıkmayan, dikkatsiz olmayan, kandırılması, olayları yanlış anlaması, engellenmesi mümkün olmayan Yüce Allah’ın kelamıdır. Her belge delil değerini kendisini oluşturan kişiden alır. Kur’an delil olma değerini Yüce Allah’tan almaktadır. O belgenin delil olma değeri Yüce Allah’ın şanının değeridir.

Bu yönüyle Kur’an, tarih oluşturmak için başvurulan kaynaklardan ayrılmaktadır. O eksikliği tamamlanacak bir belge değildir çünkü; eksik değildir[8]. O tutarsızlığı başka bir şey tarafından düzeltilecek belge değildir çünkü; tutarsızlığı yoktur[9]. O verdiği yanlış bilgileri kendinden daha doğru ve daha üstün bir kaynakla düzeltilebilecek bir belge değildir çünkü; düzeltilmesi gereken bir yanlışı olmadığı gibi O’ndan daha doğru ve üstün bir belge de yoktur[10].

 

Gösterilen Dini Kaynakların Belge Değeri!

Sadece O’nun belge değerini ortaya koymak bile insan gücünün çok üstündeki bir kitabı, değersiz bir müellifin derlemesi gibidir. Kur’an’ı diğer kaynaklarla aynı kategoride değerlendirmek, daha en baştan doğruya ulaşmak için izlenilen yöntemin sahih olmadığını, bu yolla edinilecek bilgilerin, verilecek haberlerin doğru bir sonuca götürmeyeceğini göstermektedir.

Müslüman alimler arasında sünnet’in (rivayetin) de Kur’an’a eşit hatta bazı durumlarda Kur’an’ın üstünde delil değeri taşıdığını söyleyenlerin olduğu herkesin malumudur. İnsanları böyle bir anlayışa sevk eden etken, Kur’an’ın eksik, kapalı, anlaşılması zor bir kitap olduğu düşüncesidir. Kıssalarda zaman ve mekân belirtilmemesi, bazı ibadetlerin (namazın rekât sayıları ve hangi şekle göre kılınacağı, zekâtın yüzde kaç verileceği gibi) şekillerinin hiç olmaması bu anlayışı besleyen deliller olarak sergilenir. Meselenin özüne bakıldığında, rivayetlerin Kur’an kadar (bazı durumlarda O’nun da üstünde) delil değeri taşıdığını söyleyenler, bu düşünceye Kur’an üzerinden vardıklarını söylemektedirler[11]. Yani onları böyle bir anlayışa Kur’an sevk etmiş ve hatta emretmiştir.

Meselenin tartışma boyutunu bir yana bırakıp sünnet (rivayet) dediğimiz olgunun nasıl ve ne şekilde oluştuğuna, menşei’nin kim ya da kimler olduğuna, yapısını nelerin oluşturduğuna baktığımızda Kur’an’a eşdeğer olmadığı gün gibi ortadadır.

Eşdeğer değildir çünkü; Kur’an’ın hiçbir kelimesi diğerlerinden ayrılabilecek yapıda değildir. Bunun yanında Kur’an ayetleri Sahih, Hasen, Mürsel, Munkatı, Mütevatir şeklinde herhangi bir tasnife tabi tutulamaz. Kur’an delil değerini bizzat kendinden almaktadır, ortadadır ve incelemeye açıktır. Kur’an’ın içinde rivayetlerde olduğu gibi tasnife tabi tutulacak bir kelime dahi yoktur ve olamazda…

Oysa ki Rivayet üzerinden Allah resulüne atfedilen sözlerin değerini, o sözleri telif eden müelliflerin uyguladığı yöntemler belirler. Üstelik bu yöntemler her müellifte farklılık gösterir. Bu yüzden hadis kitaplarında aynı mevzu ile ilgili Allah resulüne atfedilen ve birbirinden farklı şeyler söyleyen hadisler vardır. Bunlardan hangisinin doğru olduğu, müelliflerin hangisinin metodunun benimsendiğine göre farklılık arz eder.  Bir hadisin uydurma olduğu o hadisi ele alan farklı müelliflerin belirlediği metot üzerinden anlaşılır. Metotlar farklılık arz ettiği için kimi müellife göre uydurma olan bir hadis, kimi müellife göre pekâlâ sahih olabilmektedir. Hadis külliyatında bunun binlerce örneği vardır.

Kabul edilmesi zor gelse de bir sözün Allah resulü tarafından söylenip söylenmediğini belirlemek müelliflerin ilmi durumuna ve insafına kalmaktadır. Her ne kadar titiz bir çalışma yapılmış olsa da rivayetler onları derleyenler tarafından tasnif edilmişlerdir. Hadisleri derleyenler hakkında övünçle bahsedilen “falan kitabına aldığı hadisleri 300.000 hadis arasından titiz bir çalışma sonucu derleyerek almıştır. Kitabına aldığı 5.000 hadis bu titiz çalışmanın sonucudur”şeklindeki bir yaklaşım, çalışmanın titizliğini ortaya koyduğu kadar, çalışmanın sakatlığını da ortaya koymaktadır. Müellifin kitabına aldığı hadisler ortada vardır ama almayıp attığı 295.000 hadis ortada yoktur. Atılan bu hadislerin Allah resulüne ait olup olmadığı müellifin kendisi tarafından belirlenmiştir ve bu hadisler ortada olmadığı için doğru mu yoksa yanlış mı yaptığını anlamak mümkün değildir.

Hadisler ne kadar güvenilir ve doğru olursa olsun eninde sonunda değerlerini müelliflerden almaktadırlar. O hadislere Kur’an kadar değer vermek, aslında Allah resulüne değil, Allah resulüne atfedilen sözleri kendisine göre derleyip tasnif eden müelliflere Kur’an kadar değer vermek anlamına gelmektedir.

Bunun yanında hadislerin tutarlılığı, birbirini açıklayıp tamamlaması, kendi içinde değil yine müelliflerin belirlemesiyledir. Oysa Kur’an kendi sözlerinin tutarlılığına delil olarak yine kendi sözlerini getirmektedir[12]. Yani Kur’an’ın tutarlılığı herhangi bir müellifin çalışmasına bağlı değildir. Biraz daha açacak olursak; Bir hadisin Allah resulüne ait olup olmadığı müelliflerin kendilerinin belirlediği metotlara göre yaptıkları çalışmaların sonucunda oluşmaktadır. Oysa Kur’an’ın Allah kelamı olup olmadığı yine Kur’an’la anlaşılabilecek bir şeydir.

Hadislerin delil değerinin en az Kur’an, hatta bazı durumlarda O’ndan daha fazla olduğunu söyleyenler mevcuttur. Bazı Kur’an ayetlerine dayanarak Allah resulünün Kur’an dışında söylediklerinin de vahiy olduğunu söylemeleri ise meselenin en tutarsız tarafıdır. Bu nasıl vahiydir ki hadis müellifleri olmasaydı öğrenemeyecektik! Bu nasıl vahiy ki insanlar tarafından sahih, mürsel, munkatı, uydurma gibi tasnife tabi tutulabilmektedir. Allah resulünün dilinden çıktığı farz edilen Kur’an harici sözleri de vahiy olarak görmek çok büyük bir bühtandır. Allah’ın vahyetmesi kendisi ile Resulleri arasındaki çok özel bir tecrübedir. Buna herkesin muttali olmaması gerekmektedir. Ama Allah’ın vahyettikleri herkesin müttali olması gerekli şeylerdir. Yani Yüce Allah’ın vahyetmesi gizli ve ulaşılamazdır ama vahyettikleri asla gizli ve ulaşılamaz olamazlar.[13]Yoksa vahyetmenin bir anlamı kalmazdı. Dolayısıyla bu durumda olan bir kaynağın Kur’an gibi aynı kategoride olması asla mümkün değildir.

Diğer yandan hadisler, raviden raviye nakil şeklinde gelmiştir. Nakledilen bu sözlerin doğruluk dereceleri ravilerin doğruluk derecesi ile ölçülmektedir. Ravinin güvenilmezliği beraberinde sözün güvenilmezliğini getirmektedir. Yani söze doğruluk değerini veren, sözü taşıyan olmaktadır. Bu durumda Allah resulünün söylediği sözler kişilere değil, kişiler o söze değer katmış olmaktadır. Oysa Kur’an’ı ister sahtekâr taşısın ister doğru insan taşısın ne sahtekarın sahtekarlığı o söze zarar verir, ne doğrunun doğruluğu o söze bir değer katar. Kur’an’ın tüm sözlerinin değeri Kur’an üzerinden anlaşılır. Kur’an’da (haşa) bir yalan varsa bile bu yine Kur’an’la anlaşılır. Yani tüm varlık bir araya gelip Kur’an’a (haşa) uydurma dese bu Kur’an’a asla zarar vermez. Ama bir hadisin ravileri arasında 3 tane yalancı olması hadise çok büyük zarar verir.

İşin bir başka boyutu ise hadis külliyatındaki tüm hadislerin Allah resulü tarafından söylendiğini tespit etsek bile, Resulün sözü ile Allah’ın sözünü sanki dinde iki otorite varmış gibi ortaya koymanın imkansızlığıdır. Bir kere Allah resulü, her insanın tabi olduğu zaman ve mekâna bağımlı bir varlıktır. Söz söylediğinde zaman ve mekândan bağımsız bir söz söylemesinin imkânı yoktur. O’nun sözünün kapsayıcılığı ne kadar geniş olursa olsun Allah’ın sözlerine eşdeğer bir kapsayıcılığa ulaşması mümkün değildir.

Allah konuştuğu zaman Alemlerin Rabbi olarak konuşmaktadır. Alemlerin Rabbinin konuşması sahibi ve yöneticisi olduğu tüm varlıkla uyumlu olmak zorundadır. Aynı zamanda bu konuşmalar her şeyi ve herkesi kapsamak durumundadır. İnsanlarla ilgili konuşmalarında, insanların göremediği başka varlıklarla çelişen konuşmalar yapması O’nun şanına ve Rabliğine yakışmayacaktır. Böyle bir şeyin olması sahibi olduğu varlıkları çelişkisiz yönetemeyeceğini gösterir ki Allah bundan münezzehtir.

Allah Resulü’nün ise söz söylediğinde, tüm varlığı göz önünde bulundurarak konuşması mümkün değildir. Birinin kalkıp Allah resulü de Allah gibi tüm varlığı gözeterek söz söylemiştir demesi, Allah resulünü Allah’a ortak koşmaktan başka bir anlama gelmeyecektir. İlla da bir söz bir diğerine arz edilecek ve ne kadar eksik ve kapalı olduğu belirlenecekse, hadisler Kur’an’a arz edilmek zorundadır. Eksik olanı tamamlayan, kapalı olanı açan, anlaşılmaz olanı anlaşılır kılan Kur’an’dan başka bir şey yoktur. Kur’an Allah resulüne indirilmeseydi O’nun ne Kur’an’dan ne de içinde bahsedilenlerden Kur’an’ın anlattığı gibi haberdar olması mümkün değildi.

Yusuf 12/3

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَٰذَا الْقُرْآنَ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ

Şimdi, vahyettiğimiz bu âyet kümeleriyle sana hikâyelerin en güzelini anlatacağız. Oysaki daha önce sen bundan tamamen habersizdin. 

Bu durumda Kur’an haberdar etmez ise asla bilinemeyecek konular üzerinde Allah resulünü açıklayıcı olarak görmek mümkün olabilir mi?

Şura 42/52

وَكَذَٰلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا ۚ مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَٰكِنْ جَعَلْنَاهُ نُورًا نَهْدِي بِهِ مَنْ نَشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا ۚ وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

İşte sana da bu yolla emrimiz olan ruhu vahyettik. Yoksa sen bu Kitab’ın ve bu imanın ne olduğunu bilmezdin. Ama onu bir nur yaptık, düzenimize uyduğunu gördüğümüz kullarımızı onunla yola getiririz. Elbette sen (Kur’an’ı tebliğ etmekle) doğru yolu gösterirsin.

Tüm bu nedenlerden dolayı, Kur’an’ın anlattığı kıssaları anlamak için; daha en baştan Kur’an’ı eksik vehmedip bunu rivayetlerle, selef ulemasının görüşleriyle, İsrailiyat ile tamamlama yöntemine girişmek, bugün Kur’an’ı anlama çabasında olan bizleri asla doğru bir sonuca götürmeyecektir. Kur’an’ın anlattığı kıssaların anlaşılabilmesi için Allah’ın; rivayet, ulema görüşleri, İsrailiyat tarafından tamamlanması gereken bilinçli boşluklar bıraktığını düşünmek, Kur’an’a eksiklik izafe etmektir.

Konunun detayına girildiğinde Kur’an kıssaları hakkında en fazla yönlendirmenin İsrailiyat eliyle olduğu görülecektir. Kur’an’ın indiği ortamda kimsenin müracaat etmediği İsrailiyat, nasıl olduysa birkaç yüzyıl sonra kıssaların vazgeçilemez kaynağı durumuna gelmiştir. Telif edilen tüm İslam tarihi eserleri, kıssaları anlatırken İsrailiyatı temel kaynak gibi kullanmışlardır. İlk bakışta bunda herhangi bir sorun görülmese de İsrailiyatın ana kaynakları olan Tevrat ve İncil’e Kur’an’ın biçtiği değer göz önüne alındığında, ortada çok büyük bir sorun olduğu anlaşılacaktır.

Tevrat ve İncil’i Yüce Allah’ın vahyettiği hususunda herhangi bir şüphe söz konusu edilemez. Bu durum Kur’an’da çok sayıda ayet ile bildirilmiştir.

Maide 5/46

وَقَفَّيْنَا عَلَىٰ آثَارِهِمْ بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِ ۖ وَآتَيْنَاهُ الْإِنْجِيلَ فِيهِ هُدًى وَنُورٌ وَمُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ

Sonra onların izinden Meryem oğlu İsa’yı, önündeki Tevrat’ı tasdik etsin diye gönderdik. Ona da içinde bir rehber ve nur olan İncil’i, önündeki Tevratı tasdik etsin, çekinerek korunanlar için bir rehber ve doğru bilgi (öğüt) olsun diye verdik. 

Maide 5/68

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلَىٰ شَيْءٍ حَتَّىٰ تُقِيمُوا التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ ۗ وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِنْهُمْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًا ۖ فَلَا تَأْسَ عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

De ki “Ey Ehl-i Kitap, Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirilmiş olanı tam olarak yerine getirmedikçe temelsiz kalırsınız.” Rabbinden sana indirilen (Kur’an), onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttıracaktır. Artık o kâfirler topluluğuna üzülme. 

Bu yönüyle Tevrat ve İncil, Kur’an ile aynı kategoride olan kitaplardır. Yani hepsini de Allah indirmiştir. Onların da Allah tarafından vahyedilen kitaplar olduğunu söyleyen Kur’an, buna rağmen o kitapları kendisiyle aynı kategoriye koymamaktadır. Bunun sebebi o kitapların bizzat takipçileri tarafından tahrif edilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu tahrifler dört başlık altında toplanmaktadır.

Tahrif;

Maide 5/13

فَبِمَا نَقْضِهِمْ مِيثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً ۖ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ ۙ وَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِهِ ۚ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلَىٰ خَائِنَةٍ مِنْهُمْ إِلَّا قَلِيلًا مِنْهُمْ ۖ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْ ۚ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

Sözlerinden caydıkları için onları dışladık (lanetledik), kalplerini katılaştırdık. Kelimelerin anlamlarını yerlerinden kaydırarak tahrif ederler. Kendilerine hatırlatılan gerçeklerden nasip almayı unuttular. Pek azı müstesna onların yaptıkları bir hainliği haber alırsın. Yine de onları bağışla ve aldırma çünkü Allah, güzel davrananları sever. 

Gizleme;

Maide 5/15

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ ۚ قَدْ جَاءَكُمْ مِنَ اللَّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبِينٌ

Ey Ehl-i Kitap (Kitaplarında uzman olan kişiler!) size, Kitap’tan gizlediğiniz birçok şeyi açıklayan, birçoğuna da dokunmayan Elçimiz (Kitabımız) geldi. Size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi. 

 

Değiştirme;

Araf 7/162

فَبَدَّلَ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ قَوْلًا غَيْرَ الَّذِي قِيلَ لَهُمْ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِنَ السَّمَاءِ بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ

İçlerinden yanlış davranış gösterenler, sözü kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler. Yanlış davranmalarına karşılık biz de onlara, üstlerinden bir sıkıntı verdik. 

 

İnsan Sözü Karıştırma;

Bakara 2/79

فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَٰذَا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ لِيَشْتَرُوا بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا ۖ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ أَيْدِيهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ

Fakat elleriyle kitap yazan, sonra geçici bir çıkar için “Bu Allah katındandır” diyenlerin çekeceği var. Hem yazdıklarından dolayı çekecekleri var hem de kazandıklarından dolayı çekecekleri var

Takipçileri tarafından bu şekilde bir tahrifata uğrayan Allah’ın indirdiği o kitaplar ile Kur’an’ın ilişkisi tek bir boyut üzerinde olmak zorundadır. O da tasdiktir…

Maide 5/48

وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ ۖ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ ۖ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ عَمَّا جَاءَكَ مِنَ الْحَقِّ ۚ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا ۚ وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلَٰكِنْ لِيَبْلُوَكُمْ فِي مَا آتَاكُمْ ۖ فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ ۚ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ

Gerçekleri içeren bu Kitabı sana, önceki Kitapları tasdik edip denetleyici özellikte indirdik. O halde aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen doğruları bırakıp onların arzularına uyma. Her birinize bir şeriat (kitap) ve bir yöntem (hikmet) verdik. Allah sizi tek bir toplum (tek bir nebînin ümmeti) yapmayı tercih etseydi yapardı. Oysa verdiği şeylerle sizi yıpratıcı bir imtihandan geçirmek için (böyle yaptı). Öyleyse (tartışma yerine) iyi işlerde yarışın. Tekrar hayata dönünce hep birlikte Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları size bildirecektir. 

İşte bu ayet Kur’an ile diğer kitaplar arasında olması gereken ilişkinin denetlemek (مُهَيْمِنًا عَلَيْهِ  / Müheyminen aleyh) ve tasdik etmek (مُصَدِّقًا  / Musaddık) üzere olması gerektiğini belirlemektedir. Biri bu ayette Kur’an için, diğeri Haşr 59/23 de Allah için (Esma-ül Hüsna) olmak üzere Kur’an’da iki defa kullanılan Müheymin (مُهَيْمِنًا) kelimesi; Kuşların yavrularını korumak amacıyla üzerine kanatlarını örtmesi anlamına gelen (ه م ن) HMNkelimesinden türemiştir. Bir tehlike durumunda güvenlik veren, koruma sağlayan, işleri denetleyen, kontrol eden, gözeten anlamlarına gelmektedir.

Kur’an’ın önceki kitaplarla olması gereken ilişkisini belirleyen ikinci kelime Musaddık (مُصَدِّقًا) ise söylenen ile akılda olan şeyin uyuşması anlamındaki (ص د ق) SDKkökünden türemiş bir kelimedir. Kur’an’da bu kökten türemiş 155 kelime bulunmaktadır. “Musaddikan” şeklinde ise 13 kullanım mevcuttur. Bunlardan 8 tanesi Kur’an, 4 tanesi İncil, 1 tanesi Yahya (as) için kullanılmaktadır. İncil’den önce gönderilen, Musa’ya verilen kitap ve Tevrat için böyle bir kullanım yoktur.

Tasdik kelimesi genelde kendinden öncekini onaylamak anlamında kullanılmaktadır. Bu kullanım kafa karışıklığına sebep olduğu gibi meselenin anlaşılamamasına da neden olmaktadır. Mesela aşağıdaki ayete verilen mealde olduğu gibi “Musaddık” (مُصَدِّقًا) kelimesine “kendinden öncekini onaylamak” anlamını vermek içinden çıkılmaz bir bir yanlış anlaşılmaya sebep teşkil etmektedir.

Bakara 2/41

وَآمِنُوا بِمَا أَنْزَلْتُ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُوا أَوَّلَ كَافِرٍ بِهِ ۖ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا وَإِيَّايَ فَاتَّقُونِ

Sizin yanınızda olanı onaylayıcı olarak indirdiğime (Kur’ân’a) inanın. Onu görmezlikten gelenlerin ilki olmayın! Âyetlerimi geçici bir bedele karşılık satmayın! Yalnız benden çekinerek kendinizi koruyun! 

Yukarıdaki mealde olduğu gibi “musaddık” kelimesini “onay vermek” şeklinde çevirmek de Kur’an’dan önce indirilmiş, şu an elde bulunan Tevrat ve İncil’in mevcut yapılarını onaylamak, ondaki her şeyi kabul etmek anlamına gelmektedir. Üstelik ayette “yanınızda olanı” denilerek bugün Yahudi ve Hıristiyanların elinde bulunan kitapların kast edildiği, yoruma mahal bırakmayacak bir çeviri olmaktadır.

Fakat öte yandan Kur’an o kitapların “tahrif, insan sözü karıştırma, değiştirme, gizleme” yollarıyla Allah’tan indiği haliyle durmadığını, bozulduğunu da söylemektedir. Bu hususlar göz önüne alındığında Kur’an’ın o kitaplarda olanların tamamına onay vermesi söz konusu olamayacaktır.

Tevrat da tıpkı Kur’an gibi Yüce Allah’ın, varlığı altı günde yarattığını söylemektedir. Ama Kur’an bu yaratma esnasında Allah’a herhangi bir yorgunluk dokunmadığını (Ahkaf 46/33) söylerken Tevrat Allah’ın yedinci günde dinlendiğini (Yaratılış 2;1-3) söylemektedir. Tevrat’ta olduğu halde Kur’an’ın onay vermesinin mümkün olmadığı şeyler sadece bununla sınırlı değildir.

  • Nuh’un içki içerek sarhoş olup çırılçıplak bir halde kendini kaybetmesi. (Yaratılış 9;18-25)
  • Lut’un içki içip kendi öz kızlarıyla cinsel ilişkiye girerek onları hamile bırakması. (Yaratılış 19;30-38)
  • İbrahim’in yalan söylemesi. (Yaratılış 12;10-20)
  • İbrahim soyu olan İsmail’den herhangi bir elçinin gelmesinin imkânsız olması. (Yaratılış 17;1-23)
  • Yakup’un babası İshak’ı aldatarak Nebilik mirasını ikiz kardeşi Esav’dan çalması. (Yaratılış 27;1-40)
  • Firavun ve kavminin Yusuf’tan habersiz olması. (Çıkış 1;6-10 – karşılaştırma Kur’an 40/30-36)
  • Tanrının Şabat’ı emretmesi ve uymayanların öldürülmesi. (Çıkış 31;12-18)

Bunlar ve bunlardan başka Tevrat’ta olan daha birçok anlatım asla Kur’an’ın onay vermeyeceği şeylerdir.

İncil de bundan aşağı kalmamaktadır. En başta elde bulunan mevcut İncil’e onay vermek, İsa’nın (haşa) Allah’ın oğlu olduğuna onay vermek anlamına gelecektir. Oysa bırakın onay vermeyi, Kur’an, bunların hepsini şiddetle tekzip etmektedir.

Bu durumda Kur’an’ın kendinden öncekileri tasdik etmesi, kendinden öncekilerde olan her şeye onay vermesi anlamına gelmemelidir. SDK(ص د ق) fiilinin manasının dilde olanla, akılda olanın aynı şeyleri kast etmesi anlamına geldiğini söylemiştik. Bundan yola çıkarak tasdik kelimesinin anlamının tam olarak Münafikun suresinde bulunduğunu söyleyebiliriz.

Münafikun 63/1-2

إِذَا جَاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ ۗ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَكَاذِبُونَ

Münafıklar (iki yüzlüler) sana geldiklerinde derler ki “Biz şahidiz; gerçekten sen Allah’ın elçisisin.” Allah, elbette senin kendisinin elçisi olduğunu biliyor ama Allah şahit, münafıklar kesinlikle yalancıdırlar.

اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ۚ إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Bu gibi sözleri kalkan edinip Allah’ın yolundan çekilirler. Yapıp durdukları şey ne kötüdür! 

Yüce Allah bu iki ayette “biz şahidiz ki sen Allah’ın Resulüsün” diyen münafıkların yalancı olduklarını buyurmaktadır. Oysa münafıkların “sen Allah resulüsün” demelerinde bir yalan yoktur. Yalan olan onların dilindeki söz değil kalplerinde olandır. Çünkü onlar dilleriyle “sen Allah resulüsün” demelerine rağmen kalpleriyle O’nun resul olduğunu onaylamamaktadırlar.

Yüce Allah onların dilleriyle söylediklerini “Allah elbette senin kendisinin elçisi olduğu biliyor”diyerek onaylamış ama onların kalplerini ise tekzip etmiştir.

Tıpkı bunun gibi “tasdik” etmek demek sadece onay vermek anlamına gelmemektedir. Tasdik etmek yalanı tekzip, doğruyu onaylamakdemektir. Tasdik ancak bu ikisi olduğunda gerçekleşmektedir. Ancak onay denilince, akla bir şeyi olduğu haliyle kabul etme anlamı gelmektedir. Kur’an’ın kendinden öncekileri tasdik eden bir kitap olması, kendinden öncekilerin bozulmuş halini tümüyle onaylama manasına gelmesi mümkün değildir.

Tıpkı bunun gibi Kur’an’ın kendinden önceki kitapları tamamen tekzip etmesi de imkansızdır. Haklarında doğru olmayan şeyler söyleniyor olsa da; Âdem, Nuh, İbrahim, Lut, İshak, Yakup, Yusuf, Musa, Harun, Davut, Süleyman, Eyüp, Yunus Tevrat’ında konusudur. Tevrat’ı inkâr etmeyen, tam tersi onu tamamlamak ve tasdik etmek için gönderilen İncil ise Zekeriyya, Yahya, İsa ve Havarileri konu edinmiştir. Bu isimlerin hepsi aynı zamanda Kur’an’ın konusudur. Tevrat ve İncil’i tamamen tekzip etmek bunları da tekzip etmek olur!.. Böyle bir durumda tekzip edilen kişilerin Kur’an’da yer bulması bu tekzibin tutarlı olamayacağı anlamına gelir.

Kur’an’ın kendinden önceki kitapları tamamen onaylaması veya tamamen inkâr etmesi zaten tasdik anlamına gelmemektedir. Doğru yaklaşım; bu kitaplardaki doğruları onaylamak ve dört şekilde (İnsan sözü karıştırma, tahrif, değiştirme, gizleme) uğradıkları haksız saldırıları ortaya çıkarıp tekzip etmek olmalıdır. Ancak böylelikle Kur’an’ın öncekileri tasdik etmesi söz konusu edilebilir.

Kur’an’da bahsi geçen birçok Allah elçisinin kıssası önceki kitaplarda da geçmektedir. O kitaplarda geçen bu kıssalar Kur’an süzgecinden geçmeye muhtaçtırlar. Bu işlem yapılmadan o kitapları Kur’an kıssalarını anlamada başvurulacak kaynaklar arasında saymak mümkün değildir. Zaten o kitaplardaki bilgiler Yüce Allah’ın gönderdiği şekliyle kalmış olsaydı, Kur’an’ın yeni baştan o kıssalara yer vermesi ve bu kadar ayet ayırmasına gerek kalmazdı.

Tevrat ve İncil’de anlatılan kıssalara Kur’an’ın ayırdığı ayet sayısı 3000 den fazladır. O kıssalara bu kadar ayet ayrılması daha önceki kitaplarda olanların yanlışlarının ortaya çıkarılıp tekzip edilmesi, doğruların ortaya çıkarılıp onaylanması içindir. Sadece kıssalar değil, önceki kitaplardaki her bilginin Kur’an süzgecinden geçmedikten sonra herhangi bir başvuru kaynağı olması imkansızdır.

Ne yazık ki elimizdeki İslam Tarihi kaynaklarının müellifleri böyle bir işlem yapmamış, Kur’an’daki kıssaları eksik, tamamlanması gereken anlatımlar olarak görmüşler ve bu eksiklikleri de İsrailiyat ile tamamlamaya kalkışmışlardır. Onları böyle davranmaya sürükleyen sebebin, Kur’an’ın kıssa anlatmada kullandığı metodunun olduğu anlaşılmaktadır.

Kur’an’ın sadeliği, Tevrat’ın detaycılığı!

Kur’an; kıssalarında çoğunlukla mekân ve zaman belirtmediği gibi özellikle vahye karşı durmuş kişileri de isimleriyle anmadığını belirtmiştik. Diğer taraftan Tevrat ve İncil; Kur’an’ın izlediği bu metodun tam tersi olarak zaman ve mekân konusunda inanılmaz detaylar verdiği gibi, vahye karşı duranlar da dahil kıssada geçmiş her ismi anar.

Mesela; Adem’in yaratıldığı ve yaşadığı yer ile ilgili şu detaylara bakalım. Kur’an Adem’in yaşadığı yere sadece “cennet” (bahçe) derken, Tevrat neredeyse haritadaki koordinatlarını vermektedir.

Aden’den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu. İlk ırmağın adı Pişon’dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar.  Orada iyi altın, reçine ve oniks bulunur.  İkinci ırmağın adı Gihon’dur, Kûş sınırları boyunca akar.  Üçüncü ırmağın adı Dicle’dir, Asur’un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat’tır. Yaratılış (2;10-14)

Kur’an Adem’in iki oğluyla ilgili herhangi bir isim vermeden kısacık (Maide 5/27-32) bir kıssa anlatırken, Tevrat Adem’in iki oğlunun tüm soyunu saymaktadır.

Kayin karısıyla yattı. Karısı hamile kaldı ve Hanok’u doğurdu. Kayin o sırada bir kent kurmaktaydı. Kente oğlu Hanok’un adını verdi. Hanok’tan İrat oldu. İrat’tan Mehuyael, Mehuyael’den Metuşael, Metuşael’den Lemek oldu. Lemek iki kadınla evlendi. Birinin adı Âda, öbürünün ise Silla’ydı. Âda Yaval’ı doğurdu. Yaval sürü sahibi göçebelerin atasıydı.  Kardeşinin adı Yuval’dı. Yuval lir ve ney çalanların atasıydı. Silla Tuval-Kayin’i doğurdu. Tuval-Kayin tunç ve demirden çeşitli kesici aletler yapardı. Tuval-Kayin’in kızkardeşi Naama’ydı. (Yaratılış 4/17-22)

Kur’an Adem’in kaç yıl yaşadığından hatta ölümünden bile bahsetmezken, Tevrat sadece Adem’in değil, O’nun çocuklarının dahi kaç yıl yaşayıp öldüğünü bildirmektedir.

Adem soyunun öyküsü: Tanrı insanı yarattığında onu kendine benzer kıldı. Onları erkek ve dişi olarak yarattı ve kutsadı. Yaratıldıkları gün onlara “İnsan” adını verdi. Adem 130 yaşındayken kendi suretinde, kendisine benzer bir oğlu oldu. Ona Şit adını verdi. 4 Şit’in doğumundan sonra Adem 800 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Adem toplam 930 yıl yaşadıktan sonra öldü. 

Şit 105 yaşındayken oğlu Enoş doğdu. Enoş’un doğumundan sonra Şit 807 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.  Şit toplam 912 yıl yaşadıktan sonra öldü. 

Enoş 90 yaşındayken oğlu Kenan doğdu. Kenan’ın doğumundan sonra Enoş 815 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Enoş toplam 905 yıl yaşadıktan sonra öldü. 

Kenan 70 yaşındayken oğlu Mahalalel doğdu. Mahalalel’in doğumundan sonra Kenan 840 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.  Kenan toplam 910 yıl yaşadıktan sonra öldü. 

Mahalalel 65 yaşındayken oğlu Yeret doğdu. Yeret’in doğumundan sonra Mahalalel 830 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.  Mahalalel toplam 895 yıl yaşadıktan sonra öldü. 

Yeret 162 yaşındayken oğlu Hanok doğdu.  Hanok’un doğumundan sonra Yeret 800 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.  Yeret toplam 962 yıl yaşadıktan sonra öldü. 

Hanok 65 yaşındayken oğlu Metuşelah doğdu. Metuşelah’ın doğumundan sonra Hanok 300 yıl Tanrı yolunda yürüdü. Başka oğulları, kızları oldu.  Hanok toplam 365 yıl yaşadı. Tanrı yolunda yürüdü, sonra ortadan kayboldu; çünkü Tanrı onu yanına almıştı. 

Metuşelah 187 yaşındayken oğlu Lemek doğdu. Lemek’in doğumundan sonra Metuşelah 782 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Metuşelah toplam 969 yıl yaşadıktan sonra öldü. 

Lemek 182 yaşındayken bir oğlu oldu. “RAB’bin lanetlediği bu toprak yüzünden çektiğimiz eziyeti, harcadığımız emeği bu çocuk hafifletip bizi rahatlatacak” diyerek çocuğa Nuh[a] adını verdi. Nuh’un doğumundan sonra Lemek 595 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Lemek toplam 777 yıl yaşadıktan sonra öldü. 

Nuh 500 yıl yaşadıktan sonra Sam, Ham, Yafet adlı oğulları doğdu.(Yaratılış 5/1-32)

Tevrat’ın bu şekilde verdiği detaylar hemen hemen tüm kıssalarında vardır. Tevrat’ın detaylara verdiği bu önem ve kesinlik, gerçekten hayret edilecek boyuttadır. Tevrat’ın bu detaycılığı sadece zaman, mekân ve isim belirtmek ile sınırlı değildir. Mesela yapılacak ayin sırasında kullanılacak eşyalardan, eşyaların hangi ham maddeden yapılacağından, eşyalar üzerinde kullanılacak sembollerden, ayin sırasında kimin nerede durup hangi parmağını kullanacağından, kahinlerin giyeceği elbiseden, elbiselerin hangi iplikten dokunacağından, üstündeki motiflerin şeklinden, motiflerin yapılacağı ipliğin renginden bile bahseden detayları vardır.[14]

Tevrat’ın bu müthiş detaycılığının karşısında Kur’an’ın hemen hemen hiçbir kıssasında detay vermemesi, Tevrat’ı Kur’an kıssalarını detaylandırmak için başvurulacak kaynak olarak görmeye yol açabilir. Ancak yukarıda belirtilen gerekçeler sebebiyle Tevrat’ın verdiği tüm bu detayların ve ondaki her bilginin Kur’an’ın tasdik (onay ve tekzip)’ine muhtaç olduğu açıktır.

Tüm bunları göz önüne aldığımızda, İslam tarihini oluşturmak için başvurulan kaynakların aslında kaynak olmadığı ortaya çıkmaktadır. İbn Kesir’in (aslında tüm tarihçilerin) yukarıda alıntılanan ve masum gibi duran cümlesi, tarih oluşturmak için girilen yolun ne kadar yanlış olduğunu göstermektedir. Özetleyecek olursak;

Kur’an;Doğruluğunda asla şüphe olmayan, herhangi bir eksikliği de bulunmayan, kendi doğruluğuna yine kendisi delil olan, kimsenin değerinden bir şey eksiltmeye ve artırmaya güç yetiremeyeceği kaynaktır.

Rivayet;Değerini müellifleri tarafından belirlenmiş metotlara göre alan, zayıf, uydurma, sahih gibi tasnife tabi tutulan, güvenirliliği rivayeti taşıyanın güvenirliliğine bağlı olan bir kaynaktır.

İsrailiyat; Takipçileri tarafından tahrif, gizleme, değiştirme, insan sözü karıştırma gibi ihanetlere maruz kalarak doğru bilgileri üzerinde bile şüphe oluşmuş, doğrusunun yalanından ayrılması için Kur’an’ın tasdik (doğruyu ortaya çıkarıp onayına, yalanı ortaya çıkarıp tekzib)’ine muhtaç bir olgudur.

Bu üç kaynağın yapıları, yapılandıranı, içeriği, dinamiği, dokusu, metotları, özellikleri asla birbiriyle uyuşmamaktadır. Öyleyse bu kaynakların aynı kategoride sayılıp birbirini tamamlayan unsurlar haline gelebilmesi nasıl düşünülebilir? Bu kaynaklar arasındaki eksiklikleri kim nasıl tamamlayacaktır? Yerine oturmayan bir bilgi kim tarafından nihai şekle sokulacaktır?

Bu tespitlerde ortaya çıkan ve asıl garip durum şudur ki; her yönüyle mükemmel olan Kur’an eksik görülmüş ve her yönüyle eksiklikten kurtulamayan diğer kaynaklar tamamlayıcı, eksik giderici olarak ileri sürülmüştür. Kur’an kıssaları hakkında başka kaynakların tamamlayıcı olacağını düşünmek bile daha en başından Kur’an’ın yetersiz ve eksik olduğunu kabul etmektir. Kur’an kıssalarının rivayet, İsrailiyat ve ulema görüşleri birlikteliğiyle daha anlaşılır kılınacağını, bu bilgi kaynaklarının Kur’an’la uyum içinde olacağını düşünmek diğer bilgi kaynaklarına zarar vermeyecektir. Çünkü Kur’an her şeye değer katan bir kitaptır. Şüphesiz bu girişim Kur’an’a da zarar veremeyecektir ama Kur’an’la yolunu bulmaya, yanlışlardan kurtulup doğruyu bulmaya çalışan Müslümanlara büyük zarar verecektir ve vermiştir de…

Kur’an’da kıssaları anlatılan, özellikle İsrail oğullarına gönderilen Yakup, Yusuf, Musa, Harun, Davut, Süleyman, Yunus, Eyüp, Zekeriyya, Yahya, İsa (a.s.m) gibi Allah resullerinin tamamı İbrahim’in torunları olmasına rağmen, İsrailiyat üzerinden anlatılan kıssalarda ne bunların namazda kıble olarak Kabe’ye döndükleri ne de Allah’ın insanlar üzerinde hakkı (Ali İmran 3/96-97) olan Hacc görevini yerine getirdikleri tespit edilememiştir. Kur’an’da; Musa kıssası bağlamında iki defa (Ta-Ha 20/12 – Naziat 79/16) geçen Mukaddes Tuva Vadisi yeryüzünün tek kutsal yeri olan Mescidi-l Haram olarak gösteriliyorken, İsrailiyat ve rivayetler üzerinden anlaşılan kıssalarda bu yer Lübnan veya Sina yarımadasında kimsenin tam olarak tespit edemediği bir yere dönüşmüştür. Yine Musa kıssası bağlamında geçen İsrailoğulları’na vadedilmiş Arz-ı Mev’ud’u (Maide 5/19-26) Kur’an, Mekke vadisindeki “Kutsal Topraklar” olarak anlatırken, İsrailiyat üzerinden bu yer tam bir Yahudi uydurması olan Harran ile Lübnan dağları arasında kalan topraklara dönüşmektedir.

Daha birçok mesele Kur’an kıssalarında rivayet ve İsrailiyat’ın Kur’an’ın yanına kaynak olarak konmasından dolayı ya yanlış anlaşılmış ya da hiç anlaşılamamıştır.

Allah’ın tüm resullerine birini diğerinden ayırmadan iman (Bakara 2/285) etmekle yükümlüyüz. Fakat birçok Allah resulünün kıssasının İsrailiyat ve rivayetler üzerinden anlaşılması; özellikle Yakup ile Muhammed (as) arasındaki İsrail oğullarına gönderilen elçilerin sanki Kur’an’da anlatılan İslam’la değil de Kıblesi, Haccı, hükümleri, helalleri, haramları, özel günleri başka olan bir İslam’la muhatap oldukları izlenimi oluşturmuştur. Kur’an birçok yerde tüm elçilerin aynı yol üzerinde (Mesala; Enam 6/83-95) olduğunu söylemesine rağmen bu ayrım bilinç altına yerleşmiştir.

Kur’an kıssaları üzerinde İsrailiyatın en fazla rol oynadığı kıssalar Kur’an’da anlatılan İsrailoğulları kıssalarıdır. Bilindiği gibi Kur’an’da en fazla ayet İsrailoğulları’na tahsis edilmiştir. Kur’an’ın birçok yerinde kıssanın farklı yönleri farklı anlatımlarla kronolojik bir sıra gözetilmeden defalarca anlatılmıştır. İslam tarihçileri bu kıssaları, yanlarına rivayet, İsrailiyat ve ulema görüşlerini de katarak eserler telif etmişlerdir. Ancak İslam tarihi boyunca, kıssaları sadece Kur’an üzerinden anlamaya yönelik hiçbir çalışma yapılmamıştır. Anlatılan kıssalarda geçmediği sanılan mekân, zaman ve isimlerin tespitinin Kur’an üzerinden mümkün olabileceğine dair de bir çalışma yapılmamıştır. Kıssaları anlama da çok önemli bir role sahip mekân ve zaman tespitleri hep İsrailiyat üzerinden yapılmıştır.

 

Ramazan DEMİR

 

[1]Kur’an’da kronoljik bir sıra takip edilerek anlatılan tek kıssa Yusuf kıssasıdır. 12. sure tamamen bu kıssaya ayrılmıştır. Kur’an’da 27 defa geçen Yusuf isminin ikisi hariç (6/84 ve 40/34) hepsi 12. surede geçer.

[2]Firavun kelimesinin anlamı kaynaklarda “büyük ev” olarak geçmektedir.

[3]Mesela; 36/13-31 arasında anlatılan “karye ve resuller” kıssası.

[4]  İbn Kesir. El Bidaye ve’n- Nihaye. Büyük İslam Tarihi. C.1 s.353

[5]Allah Resulüne atfedilen söz, fiil ve takrirler.

[6]Önceki alimlere ait aktardığı rivayetler, görüşler, anlatımlar.

[7]İsrailiyat sadece Yahudi ve Hıristiyanların tahrif ettikleri Tevrat ve İncil değildir. Bunun yanında onlardan gelen riaveyetler, onların alimlerinin görüşleri, Talmud gibi bir nevi Yahudi hadis derlemesi olan yardımcı kitapları, Mişna ve Gemara gibi Yahudi fıkıh ve ilmihal kitapları da İsrailiyat kavramının kapsamına girmektedir.

[8]Maide 5/3

[9]Nisa 4/82

[10]Yunus 10/37

[11]Bu düşünceyi savunanlar özellikle Kur’an’da bir çok yerde geçen “Allah’a ve Resulüne itaat edin” ayetini delil getirmektedirler. Bkz: Nisa 4/59; Maide 5/92; Ahzap 33/33; Muhammed 47/33

[12]Bakara 2/26

[13]Bkz; Tekvir 81/24

[14]Örnek olarak Çıkış 25-26-27-28-29-30-31 bölümlerine bakılabilir.

1 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*