İNSAN KLONLAMANIN İLK YARATMA ve AHİRETTEKİ YENİDEN YARATILMA İLE İLGİLİ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

NOT: Bu yazıda yer verilen bilim alanındaki çalışmalar, magazinsel veya tartışmalı bulunabilir. Ya da bazı kısımlar eksik aktarılmış olabilir. Yazının asıl hedefi yaradılış süreciyle ilgili, İsrailiyatın belirlediği ve kabul gören ortak paradigmanın tartışmaya açılmasıdır. Zira başlangıcı erkek üzerinden temellendirmek; sorunlu ve bir o kadar da -özellikle nesep konusunda- Allah’ın ilke olarak belirleyip insana gösterdiği doğrular ile çelişen bir durumdur. Bu konuda kapsamlı bir çalışma yürütülmektedir…

Rum asıllı Profesör Michael Zavos tüm dünyada tepkilere neden olan insan klonlama çalışmalarını yapmak için kendisi himaye edecek korumayı hiç beklemediği yerden bulmuştu. Bu koruma ve serbest çalışma imkanını ona sunan Hizbullah lideri Ayetullah Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallah olmuştu. 2002 yılından beri hizbullahın kendisine sağladığı ortamla çok gizli laboratuvarlarda çalışmalarını yürüten Zavos, geçen 15 yılda insan klonlamak için sayısız girişimlerde bulundu.

Bir kadının kendi DNA sını kullanarak yine kendisini hamile bırakma deneyini yaptı. Bu deney şu şekilde olmuştu. Kadından alınan spermin içi boşaltılıyor. Daha sonra kadının vücudundan (genelde kolların pazu kısmındaki yumuşak dokulardan) alınmış hücrelerden kadının kromozomları kopyanlanıyor. Yani kadının spermleri içinde bulunan 23 kromozomun kopyası elde ediliyor. Daha sonra bu hücreler içi boşaltılmış sperm hücresinin içine enjekte ediliyor. İçine kadından alınmış tıpkısının aynısı olan iki tane 23 kromozomlu hücreye 5 saniye boyunca alternatif akım ve 20 milisaniye boyunca da alternatif akım üzerinden elektrik veriliyor. Bu şekilde sperme cinsel ilişkiye girdiği hissi veriliyor. Cinsel ilişkiye girdiğini zanneden sperm böylelikle bölünmeye başlıyor ve klonlamanın ilk adımı atılmış oluyor. Daha sonra bu hücre kadının rahmine yerleştiriliyor. Böylelikle kadının rahminde kendisinin tıpkısının aynı özellikleri taşıyan hamilelik süreci başlamış oluyor

Deneylerin başarılı olabilmesi için spermin kritik eşik olan 120 hücreye kadar bölünmesi gerekmektedir. İnsan oluşumu işte bu 120 bölünmeyle başlamaktadır. Fakat Dr. Zavos bu 120 bölünmeyi (bilindiği kadarıyla) hiç yakalayamadı. Doktor Zavosun kadın rahmine yerleştirdiği sperm ancak 50 civarında bölünmeye kadar ulaştı. Sonrasında bu bölünme durdu ve rahimdeki hücre öldü.

Doktor Zavos bu başarısızlıktan sonra 4 çift üzerinde bu deneyini tekrarladı. Bu deneyde kobay olmaya razı olan çiftlerden ikisi Müslümandı.

Klonlamanın bir adım gerisinde duran yapay döllenmenin uzun zamandır yapıldığı herkesin malumudur. Yapay döllenme sonucu hamile kalıp doğum yapan kadın oranı hiç azımsanamayacak kadar çoktur. Yapay döllenme şu şekilde gerçekleşmektedir.

Yumurtalarının döllenmesinde herhangi bir problem olmayan bir kadın ile sperm donörlerinden alınmış (ki bu donörlerde de engel yok) spermler laboratuvar ortamında dölleniyor ve döllenen bu sperm, kadının rahmine yerleştirilip hamile kalınma süreci başlatılmış oluyor.

Evli çiftler açısından yapay döllenmenin tercih edilmemesinin ana nedeni, yapay döllenmede kullanılan ve evli çiftlerden birinin devre dışı bırakıldığı gen transferidir. Evet kadın hamile kalıyor ama karnındaki bebek hiç bilmedikleri yabancı bir insanın genlerini taşımaktadır. Evet kadın başka bir erkekle cinsel ilişkiye girmemiştir yani kocasını aldatmamıştır. Fakat yapay döllenmede olmayan tek şey kadının başka bir erkekle cinsel ilişkiye girdiğinde duyduğu şehvet duygusudur. Bunun haricindeki her şey tıpkı cinsel ilişkiye girmiş gibi işlemektedir. Hamilelik süreci şu şekilde bir zincir halindedir.

  • Topraktaki elementlerin suyla birleşerek bitkilere transferi
  • Bitkilere transfer edilen elementlerin şekil değiştirerek hayvanlarda et (hayvanların bitki yemesiyle) bitkilerde meyve, tahıl, sebze gibi yiyeceklere dönüşmesi
  • İnsan geçen elementlerin vücudun çok çeşitli ve karmaşık aşamalarından geçtikten sonra çok şeyle birlikte bir parça sperme dönüşmesi.
  • Erkek ve kadında farklı şekillerde sperme dönüşen elementlerin cinsel birliktelikle bir yumurtaya tarnsfer edilmesi.
  • Yumurtanın içinde doğru bir şekilde dizilen iki farklı kromozomun oluştuğu hücrenin kendi içinde bölünmesi ve bu bölünmenin 120 hücreye ulaşmasıyla hamilelik sürecinin başlaması.

Yapay döllenmede bu süreç olduğu gibi vardır. Olmayan tek şey kadınla erkeğin bir yatakta olmaması hatta birbirini hiç tanımamasıdır. Yoksa kromozomlar sperm kiminse onundur.

Klonlama da böyle değildir. Özellikle evli çiftler klonlamayı, doğacak bebeğin kendi genlerini taşıdığı için tercih etmektedir.

Çiftler arası klonlama ise şöyle gerçekleşmektedir. Kadından alınan ve döllenmesinde engel olmayan spermin içine erkeğin vücudundan alınan gen hücreleri (23 kromozom) enjekte ediliyor ve hücreye elektrik verilerek bunun bir cinsel ilişki olduğu hissi veriliyor. Böylelikle sperm döllendiğini zannediyor. Bu durumda döllenen yumurta ya babanın ya da annenin tıpkısının aynısı oluyor.

Doktor Zavos bu klonlamada da başarıya ulaşamadı. Klonladığı çiftlerden hiçbiri hamilelik sürecine gelemedi.

Zavos deneylerini insan ve inek spermleri üzerinden devam ettirdi. İnek spermleri içine insan geni enjekte ederek oluşturacağı hamilelik sonucunda doğacak olanın inek mi yoksa insan mı olacağı konusunda kendisinin de bir bilgisi yok. Spermin o saniyenin trilyonda bir anında gerçekleştirdiği döllenme anında nelerin olabileceği hususunda kendisine sorulan bir soruya Zavos çu cevabı vermişti. “BEN TANRI DEĞİLİM.”

İnsan üzerinde denenen ama henüz bir başarı elde etmeyen klonlama aslında onlarca yıldır hayvanlar üzerinde uygulanmaktadır. İlk defa klonlandığı bilinen koyun DOLİ şu anda binlerce klonu olan bir sürüye ulaştı bile. Özellikle Brezilyada ineklerin ile spermleri son derece kuvvetli olan boğaların klonlandığı ve klonlanma sonucu elde edilen hayvanların çok daha verimli olduğu artık bilinen bir hadisedir.

Klonlama tarihi aslında sanıldığından çok daha eskilere gitmektedir. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde özellikle domatesler üzerinde uygulanan klonlama başarıya ulaşmıştır. Binlerce dönümlük domates seralarında tat, renk, koku, en, boy, içerik olarak her yönüyle birbirinin aynı olan domatesleri yeryüzünde yemeyen kalmamıştır. Klonlama sadece domatesle kalmamış hemen hemen her yediğimiz sebzeye sıçramıştır. GDO lu ürünler dediğimiz ürünler aslında klonlanmış ürünlerdir.

Binlerce hastaya umut olan Kök hücre tedavisi aslında klonlamadan başka bir şey değildir. Bir deri dokusundan alınan bir hücre laboratuvar ortamında kendisinin tıpkısının aynısı olan binlerce hücreye dönüştürülmektedir.

İnsanlığın ulaştığı bu seviye ister istemez hayatın ilk başlangıcına ve ölümden sonraki yeniden dirilme hususunda insanı düşüncelere sevk etmektedir. İlahiyat çevrelerinin (sadece Müslümanlar değil, Yahudi e hıristayan ilahiyatçıları da dahil) hayatın başlangıcı ile ilgili yüzlerce yıldır aşılmaz bir duvar gibi insanların önüne gerdikleri çamurdan Adem, ademden eşi havva, ikiz doğumlarda doğan çocukların ensest ilişki ile türedi saçmalığı kimseyi ikna edememektedir. Kaldı ki bu saçmalığın Kur’an’dan tek bir delili yoktur.

Klonlama, yapay döllenme, tüp bebek gibi üreme yöntemlerine ulaşan insanlığın ilahiyat çevrelerinin sunduğu adem ve havvadan sonra da ensest ilişki sonucu üremeden bahseden teorilere ikna olması artık imkansızdır. Üstelik böyle bir teoriyi Allah’a mal etmek Allah’a eksiklik isnat etmek demektir.

İnsan insan olduğu ve Yüce Allah ile karşılaştırıldığında gücü ve imkanlarının son derece sınırlı olması durumunda bile insanların üremesi için; kendi kendisi (adem den havvanın yaratılması bir nevi insanın kendisiyle ilişki kurmasıdır) ile ve enset ilişki (ikiz doğan kardeşlerin çaprazlama evliliği) dışında yollar buluyor da Allah tüm imkanlarına rağmen bulamıyor mu? Gücünün sınırsızlığına rağmen bir adem yaratan neden bin adem yaratmıyorda insanlığı, asla kabul edilmesi mümkün olmayan ilişkiler sonucu üremeye mahkum ediyor?

İşte bu ve daha yazması çok uzun süren onlarca nedenden dolayı insanlığın ilahiyat çevrelerinin sunduğu şekilde ademden türediği tezi Allah’a eksiklik atfetmektir. Kaldı ki Kur’an şunu demektedir.

(Yasin 36/81)

أَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِقَادِرٍ عَلَىٰ أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ ۚ بَلَىٰ وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ

Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini yaratmanın ölçüsünü koymamış mıdır? Koymuştur elbette. O, bilgili yaratıcıdır. 

 Geleneksel yaratılış teorileri üstünde bundan daha fazlasını söylemek kelime israfıdır.

Geleneksel yaratılış teorisini red etmek işin çok küçük bir kısmıdır. Asıl soru bundan sonra gelmektedir.

Bitkilerin, hayvanların ve insanlığın ilk oluşumu nasıl olmuştur?

Bu soruya Kur’an’dan cevap bulmak her Müslümanın üzerine düşen görevdir…

1300 yıldır yapıldığı söylenen ve çalışmalar sonucu ortaya konulan; İnsanlık Ademden türedi miti aslında Yahudilerin insanlığa hem de ellerinde bulunan tertemiz vahyi tahrif ederek söyledikleri en büyük yalanlardan biridir. Yusuf (a.s)’dan sonra durmadan insanlığa yalan söyleyen ve bu yalanlarıyla büyük oranda insanlığı aldatmayı beceren İsrail oğulları, yalanlarını örümcek ağı gibi örmeye varlığın yaratılmasıyla başlamışlardır.

Onlara göre varlık 24 saat dilimlerine ayrılmış 6 günde yaratılmıştır. Bir çok saf Müslüman Kur’an’da da bir çok yerde tekrarlanan varlığın altı günde yaratıldığı ayetlerini de tıpkı Yahudiler gibi anlamışlardır. Zamanın dünya üzerinde bile göreceli olduğunu “gün” denilen kavramın her gök cisminde farklı olduğunu unutarak Yahudilerin aptalca söylemlerini Kur’an’ın da onayladığını söylemişlerdir. Oysa Yahudi bu yalanı söylerken hedeflediği şey varlığın yaratılmasını anlamak değil, firavunun uydurduğu ve kendilerinin de maymunca taklit ettikleri Şabat’ı meşrulaştırmaktı. Altı günde (ki bu gün kavramı 24 saat demektir) varlığı yaratan tanrı yedinci gün dinlenmiştir. İşte dinlenmenin adı Şabat’tır.  Şabat ise Yahudiler ve Tanrı arasında yapılan sözleşmenin içine konduğu zarf gibi bir anlam taşımaktadır. Şabat’a uymamak Tanrı ve Yahudiler arasında yapılan anlaşmanın içine konduğu zarfı yırtıp atmaktır. Tanrının dinlendiği yedinci günde insan olarak çalışmak Tanrıya ihanettir. Yahudi seçilmiş olduğu için o günde kutsal bir tatil yapacak, dünyanın geri kalanı (ki hepsi Yahudi hizmetçisi olduğu için) ölümüne çalışacaktır.

Yahudi, yalanlarına Âdem’i ortaya atarak başlamıştır. Devamında Âdem’in Tanrı tarafından bir heykel ustası elinden çıkmış gibi çamurdan şekillendirilmesi ve onun kaburga kemiğinden cinsel ilişki kuracağı eşini var etmesi gelir. Devamında da kardeşlerin ensest ilişki kurması!..

Bu Yahudi yalanını Allah Resulünün tertemiz ağzına yerleştirip Hadis diye dokunulmaz hale getirerek yüzlerce yıldır maymunlaştırılan Müslümanların, artık ellerindeki tertemiz vahye dönmeleri ve sorabilecekleri her soruya sadece vahiyden cevap arama zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir.

Aslında Kur’an ile kurulması gereken ilişki son derece basit ve herkes tarafından rahatlıkla uygulanabilir bir ilişkidir. Hayatın tüm alanlarıyla ilgili vahyi öncelemek. Vahyi öncelemenin adı vahyi hidayet rehberi olarak kabul etmek demektir.

(Bakara 2/2)

ذَٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ۛ فِيهِ ۛ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

İşte o Kitap budur; içinde şüpheye yer yoktur. Müttakîler için rehberdir. 

İnsan sadece bilinmeyenlerle alakalı hidayete ihtiyaç duyar. Kelime anlamı olarak hidayet; daha önce gidilmemiş bir yolu gitmiş birini kervan kafilesinin önüne geçirip onun peşinden gitmek demektir. Araplar yaz ve kış kervan yolculuklarında çok sık değişen çöl kumları içinde kendilerini doğru hedefe götürecek yolu hafızasına kazımış ve adları “hadi” olan develeri kullanırlardı. Bu develer yer şekilleri ne kadar değişirse değişsin doğru yolu mutlaka bilirlerdi. Allah onlar muhteşem bir navigasyon becerisi vermişti ki hala öyledirler. Bu develere yük yüklenmez, kırbaç vurulmaz, kaba davranılmazdı. Hatta bu develerin yanında yürüyen bakıcıları develerin hoşlandığı şarkılar söyler, onların gönlünü alacak sözler söylerlerdi.

Bu günkü dille Hidayet kelimesine herkesin anlayacağı bir anlam yükleyecek olursak eğer sanırım en doğru kelime navigasyon olacaktır. Kur’an insanın gideceği hedefe en doğru, en kestirme, en güvenli, en açık, en trafiği olmayan, en ucuz yolu gösteren navigatördür. Bu insanın aklına gelecek veya gelmeyecek her konuda böyledir. İlim, bilim, teknoloji, fizik, kimya, tarih vs ne kadar alan varsa hepsinde böyledir. Bireysel olarak iyi insan olmak için gidilecek yolda da toplumsal olarak doğru ve mutlu bir tolum kurma yolunda da bu böyledir. Kur’an her şeyin kitabıdır. Kur’an’a hayat kitabı deyip hayatın bilimini, tarihini, sosyolojisini, hukuk yapısını Kur’an’ın kapsamı dışında saymak Kur’an’ı ve dolayısıyla Yüce Allah’ı dışlamaktır.

Ne yazık ki bu dışlanma yapılmış ve yapılmayada devam edilmektedir. 600 sayfalık 6236 cümlelik, yaklaşık 80.000 kelimelik ve hepi topu 330.000 harfen oluşan bir kitabın insanlığın sonu gelmez isteklerine, sorunlarına cevap veremeyeceği, sonsuz evrende sayısız gök cismini, cisimlerin bağlı bulunduğu tabiat ilkelerini kapsıyamayacağı düşünülmüştür. Varlığın ilk yaratılması ile ilgili Big Bang teorisini anlatan teorilerin, araştırma ve deneyleri kitaplıkların almadığı bir bilimin Kur’an’ın içine sığmayacağı, insan vücuduyla ilgili milyonlarca yazılmış kitabın bahsettiklerinin sayfa sayısı belli Kur’an’ın içinde olamayacağı algısı Müslüman zihinlere çivi gibi çakılmıştır. Ne yazık ki bu çiviyi sökmek mümkün gözükmemektedir. (Bu insan çabasıyla sökülmeyebilir ama Yüce Allah öyle bir söker ki!)

Bilim, tıp, astronomi, tarih, sosyoloji vs hakkında yazılan kitapları üst üste koysak her halde buradan aya kadar uzayan bir kule olur. Bu doğrudur. Şimdi bu kadar bilgi 600 sayfalık bir tek kitabın içine nasıl sığacak. Üstelik dünyadan aya kadar oluşturduğumuz kitap kulesinin üstüne her gün binlerce yeni kitap ekleniyor ve eklenmeye devam da edecek. Kitap güncelliğini yitirdiği için bunu daha modern bir soru haline getirelim.

Bu gün bilgi kağıtlara yazılmaktan ziyade elektronik ortamlarda saklanıyor. Saklanan bu bilgiler kitaplarda sayfa sayısıyla ölçülürken elektronik ortamlarda Kb, Mb, Gb, Tb gibi terimlerle ölçülüyor. İnsanlığın en baştan bu güne, bu günden son güne kadar ürettiği bilgileri bu elektronik ortamdaki terimlerle ölçecek olsak trilyon üzeri trilyon Tb den daha fazla olur herhalde. Bu kadar çok bilgiyi bilgisayar hafızalarında saklamak için her halde milyarlarca sayıda bilgisayar ve en az Türkiye büyüklüğünde bir saha lazımdı. (belki de daha fazla). Şimdi bu kadar bilgi Kur’an’ın içine sığar mı?

Bu soru bile aslında aptalca bir sorudur. Nedeni o trilyon üzeri trilyon Tb lik bilgiyi depolayan insandır. İnsan ona ihtiyaç duyar. Ama konuşan ve bilgiyi depolayan Yüce Allah ise, Kur’an bile son derece fazladır. O, Kur’an’ın içine her şeyi koyar ve tüm detaylarıyla açıklar. İnsanın ulaşabileceği ve ulaşamayacağı tüm bilgileri hem de çok ayrıntılı biçimde koyar.

Buna ikna olamayana şöyle soralım. Yüce Allah’ın kendi şanına yakışır bir şekilde her şeyi kapsayan bilgiyi depolaması için kaç Tb lik bir hafıza gereklidir.

Kur’an’ın içinde her şeyin açıklamalarıyla birlikte olmadığını düşünmek, Allah’a eksiklik isnat etmektir.

Bu açıklamalardan sonra konumuza dönelim. Bu gün bilim, insanın üremesi için neredeyse erkeği devre dışı bırakmanın eşiğine gelmiştir. Kimbilir belki yarın spermi de laboratuvar ortamında oluşturacak ve insanın üremesi için insana ihtiyaç kalmayacaktır.

Bu insanlık için bile mümkün haldeyken her şeyi yoktan var eden Allah, topraktaki elementlerden spermi, o spermin döllenmesi için de başka bir spermi neden yaratmasın? Bir anne rahmine ihtiyaç duymadan döllenmeyi, neden toprağın bağrında ya da kelime anlaşılsın diye toprağın rahminde meydana getirmiş olamasın ki?  Toprağın rahminde oluşan o ilk nüvelerden ilk annelerin, o ilk annelerdende erkeğe ihtiyaç olmadan insanlığın türemiş olması neden düşünülemez?

Üstelik bunun asla red edilemeyecek bir örneği Kur’an’da detaylıca anlatılmışken!

İsa’nın annesi herhangi bir erkeğe ihtiyaç olmadan hamile kalmıştır. Bu gün laboratuvar ortamında yapılan klonlamanın, Yüce Allah tarafından Meryemin rahminde yapmış olabileceğini düşünmek bu kadar mı zor!..

Kur’an’da insanın elementer kökeniyle ilgili olarak anlatılan tüm ayetlere insan beşer farkını gözeterek ve bu gelişmeleri de göz ardı etmeden bakmak yeni ufukların habercisidir.

Elbetteki bu konular tam manasıyla Kur’an’ı her konuda kendisine navigasyon olarak kullanan genetik, fizik, antropoloji, anatomi, tıp, kimya vs gibi ilimlere vâkıf Mümin ilim adamlarının işidir. Yoksa ilahiyat fakültesi anfilerinde, medreselerin içinde, tekkelerde, vakıf ve derneklerde durmadan ihtilaf üreten, başkaca herhangi bir üretimi olmadığı için kene gibi Müslümanların sırtına yapışıp varlıklarını idame ettiren ilahiyatçı, şeyh, lider, kanaat önderi gibi adlarla adlandırılanların işi değildir. Egolarını ilah edinmiş bu gibilerin din konularında piyasadaki değeri düşmeden; Müslümanların gelişmesi, ilimin ve bilimin yükselmesi mümkün olamayacaktır…

 

Ramazan Demir

 

Beğendiyseniz başkalarına da ulaştırın!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*